Şu An Okunan
Venedik Günlükleri 2019 #7

Venedik Günlükleri 2019 #7

Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Joaquin Phoenix’li Joker’e giderken, Polanski’nin J’accuse’ü de Jüri Büyük Ödülü’nün sahibi oldu. Yarışmanın son gününde gösterilen Coetzee uyarlaması Waiting for the Barbarians ise, ödül alamasa da yarışmanın en iyilerinden biriydi.

76. Venedik Film Festivali Arjantinli usta yönetmen Lucrecia Martel başkanlığındaki jürinin dağıttığı ödüllerle sona erdi. Jürinin hem kimi sürprizler içeren hem de festivalin genel nabzına uyan dengeli bir ödül listesi oluşturduğu söylenebilir. Venedik’te her gün güncellenerek basına dağıtılan ya da internette yayınlanan dört farklı yıldız tablosu söz konusu –en azından ben dört eleştirmen grubunun değerlendirmelerini içeren tablolar gördüm festival boyunca. Roman Polanski imzalı J’accuse bütün tablolarda ya birinci ya da ikinci sırada yer alıyordu, bu filmin ikinci sıraya indiği tablolarda birincilik, başrolünü Joaquin Phoenix’in üstlendiği Joker’deydi. Bu açıdan bakınca jürinin en büyük iki ödülü bu iki filme vermesi hiç şaşırtıcı değil. Martel gibi anaakımın çok dışında bir yönetmenin Altın Aslan gibi prestijli bir ödülü büyük bütçeli bir süper kahraman filmine vermesi kâğıt üstünde tuhaf görünebilir ama filmin topladığı beğeniye bakılırsa oldukça mantıklı bir tercih bu.

Daha önceki günlüklerde belirttiğim gibi Joker birinci sınıf teknik işçiliği sayesinde etkileyici bir seyir deneyimi sunuyor ve çoğu zaman çocuksu aşırılıklarla dolu olan bir türe ciddi, karanlık, taze bir soluk kazandırıyor. Maalesef film Joker’i zorlu şartların kurbanı bir anti-kahraman olarak betimliyor, bu yüzden bence filmin suç kavramına yaklaşımı ve ideolojik bakışı sorunlu. Açıkçası Joker gibi bir karakterin suç makinesi bir psikopat olarak değil de acıyıp desteklememiz beklenen bir anti-kahraman olarak çizilmesi beni rahatsız etti. Ama Joker’in En İyi Film ödülünü almasını sevinçle karşılayan geniş bir kitlenin varlığı da yadsınamaz. Törenin ardından yapılan basın toplantısında Martel kararın oybirliğiyle alınmadığını ve “demokratik bir tartışma yaptıkları için şanslı olduklarını” belirtti. Martel’e göre Joker’in en dikkat çekici yönleri büyük bir stüdyo prodüksiyonundan beklenmeyecek riskler alması ve “kötü adam” ya da “düşman” olarak tek bir kişiyi değil de “bütün sistemi” hedef göstermesi. Kuşkusuz mantıklı argümanlar bunlar ama Altın Aslan için yeterli olduklarına emin değilim.

Jüri Büyük Ödülü’ne layık görülen J’accuse aynı zamanda Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği’nin (FIPRESCI) verdiği ödülü de kazandı. Bu filmin ele aldığı temalardan, olgun sinema dilinden daha önce söz etmiştim. Jürinin Polanski hakkındaki tartışmaları bir kenara bırakıp filmin hakkını teslim etmesi sevindirici ama bu ödül kaçırılmış bir fırsat olarak da nitelenebilir bir bakıma. Zira daha önce Berlin’de Altın Ayı, Cannes’da Altın Palmiye kazanmış olan Polanski üçüncü büyük festivalden de birincilik ödülünü almayı kıl payı kaçırdı görünüşe bakılırsa. En İyi Yönetmen ödülünü kazanan Roy Andersson kuşkusuz dünya sinemasının en ne-i şahsına münhasır isimlerinden biri; Andersson’un minimal ama özenle tasarlanmış kompozisyonları, karamsar ve durağan mizah duygusu, birbirinden bağımsız görünen skeçleri birleştirme becerisi İsveçli ustanın filmlerini tek bakışta ayırt edilir hâle getiriyor. Yönetmenin yeni çalışması About Endlessness eski Andersson filmleriyle kıyaslandığında görece minör kalıyor ve daha önce görüp sevdiğimiz şeyleri yineliyor. Ama yönetmenin önceki işlerinden bağımsız olarak kendi başına değerlendirildiğinde About Endlessness’ın mizansenine kimsenin olumsuz bir eleştiri getirebileceğini sanmıyorum.

En İyi Kadın Oyuncu ödülünün Gloria Mundi’yle Arianne Ascaride’e verilmesi sürpriz olarak değerlendirildi. Senaryosundaki problemler yüzünden çok sağlam bir film değil bu ama Ascaride’in performansı gerçekten çok iyi. Ascaride’i Robert Guédiguian’ın bir önceki filmi Deniz Kıyısındaki Ev’de (La Villa, 2017) gösterişli bir rolde, ailesinin yanına dönen çok ünlü bir aktris olarak izlemiştik. Gloria Mundi’nin ilk yarım saati boyunca geçimini zar zor sağlayan temizlik işçisi anneyi yine Ascaride’in canlandırdığını anlamadığımı itiraf etmeliyim. Ascaride her rolün altından kalkan usta bir oyuncu ve Gloria Mundi’nin kalbinde onun performansı var. Zaten festival jürileri de toplumsal mesajlı ve dokunaklı bu tarz filmleri ödüllendirmeyi genel olarak çok seviyorlar. Bu sene kadın oyuncu kategorisi çok kalabalıktı. Saturday Fiction’la Gong Li, La Vérité’yle Catherine Deneuve, Marriage Story’yle Scarlett Johansson da rahatlıkla ödül kazanabilirdi. Ama jürinin tercihi de oldukça yerinde bana kalırsa. Festivalin en beğenilen filmlerinden olan Martin Eden ise filme ismini veren karakteri canlandıran Luca Marinelli’ye çok hak edilmiş bir En İyi Erkek Oyuncu ödülü getirdi. Bu kararın yegâne tartışmalı ve üzücü yanı, jüri üyesi Mary Harron’ın basın toplantısında yaptığı açıklamalar oldu. Harron festival kuralları Altın Aslan sahibinin başka bir ödül almasını yasakladığı için Joaquin Phoenix’e ödül veremediklerini söyleyerek Marinelli’nin başarısına bir nebze gölge düşürdü.

Beni en çok mutlu eden tercih Yonfan’ın No. 7 Cherry Lane’le En İyi Senaryo ödülünü kazanması oldu. Aslında görselliğin bu kadar ön planda olduğu bir filmin senaryo ödülü alması biraz garip ama film neredeyse baştan sona şiirsel bir dış sesin anlatımıyla ilerliyor ve birbirinden yaratıcı rüya sahneleri içeriyor. Bu sebeple jürinin bu tercihi de anlaşılabilir, en azından filmin Venedik’ten eli boş dönmemesi sevindirici.

Jüri Ödülü’nü alan yarı sahte belgesel Mafia is No Longer What it Used to Be, 1992 yılında Palermo’da mafya-siyaset ilişkilerini açığa çıkarırken bombalı saldırıyla öldürülen iki yargıcı ve onları anmak için yapılan törenleri konu alıyor. Film halkın mafya konusundaki sessizliğini eleştirmekte, toplumsal belleğin zayıflığından yakınmakta haklı ama her şeyi çok basitleştiren, mafya meselesinin sırf tek yönünü anlatan, karakterleriyle alay ederek kendini haklı çıkarmaya çalışan bir belgesel bu. İtalyan yapımı bir Michael Moore filmi de diyebiliriz. Yine de film tarihî sürece daha hâkim olan ve filmin mizahını çok eğlenceli bulan İtalyan eleştirmenler tarafından oldukça beğenildi. Genç bir oyuncuya verilen Marcello Mastorianni ödülü ise çoğu filmde genç oyuncuların bulunmamasının da etkisiyle Babyteeth filmindeki rolüyle Toby Wallace’a verildi. Ödülün filmin başkarakterini canlandıran Eliza Scanlen’a değil de onun erkek arkadaşı rolündeki Wallace’a verilmesi ise küçük bir sürpriz olarak değerlendirilebilir.

Waiting for the Barbarians

Jürinin ıskaladığı filmler arasında Noah Baumbach’ın övgülere boğulan Netflix prodüksiyonu Marriage Story başı çekiyor. Venedik jürisi es geçmiş olsa da bu filmin Oscar yolunda sayısız ödül toplayacağını şimdiden öngörebiliriz. Yarışmanın son gününde gösterilen Waiting for the Barbarians ise beni derinden etkiledi ve bir anda seçkideki favorim hâline geldi fakat maalesef jüri tarafından ödüllendirilmedi. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi J. M. Coetzee’nin klasikleşmiş romanından kendi uyarladığı film; ismi, yeri ve dönemi belirtilmeyen sömürgeci bir imparatorluğun sınır bölgesinde geçiyor. İmparatorluğun ötekileştirme, düşman yaratma, düşman bellediğini yok etme politikasını eleştiren film, David Lean epiklerini anımsatan bir mekân kullanımına ve yönetmen Ciro Guerra’nın ustalıkla öyküye yedirdiği gerçeküstücü dokunuşlara sahip. Film sömürgeciliğin vahşetini güçlü biçimde perdeye taşıyor ama bu zaten daha önce defalarca yapılmış bir şey. Waiting for the Barbarians’ın esas çarpıcı, huzursuz edici yönü ise sömürgeci zihniyetin görünüşte şiddetli ya da yıkıcı olmayan daha derin bir boyutunu da elle tutulur kılması. Tabii yerliler güç sahibi olmak için her türlü insanlık dışı yolu kullanan komutanların elinde çok acı çekiyorlar. Ama acımasız komutanlara karşı yerlileri koruyan isimsiz sınır görevlisinin kibar, insancıl yaklaşımı ve yardımseverliği de sömürülen yerliler için aynı ölçüde sorunlu. Çünkü bu tarz bir “iyilik” de aslında haksız bir sahiplenme, kendini üstün görme hâlinden kaynaklanıyor ve sömürgeciliğin temelindeki sahip-köle ilişkisini yeniden kurmaya yarıyor yalnızca. Sömürgecilik hakkındaki varsayımlarımızla oynayan bu nüanslı ve sarsıcı filmin Venedik sonrasında geniş kitlelere ulaşabilmesini ve festival karmaşasından uzakta eleştirmenler tarafından etraflıca tartışılmasını diliyorum.

Venedik Günlükleri #1

Venedik Günlükleri #2

Venedik Günlükleri #3

Venedik Günlükleri #4

Venedik Günlükleri #5

Venedik Günlükleri #6

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.