Şu An Okunan
Venedik Günlükleri 2019 #2

Venedik Günlükleri 2019 #2

Venedik Film Festivali’nin ikinci gününde, Altın Aslan adaylarından Brad Pitt’li bilimkurgu Ad Astra, Noah Baumbach’ın yeni draması Marriage Story ve Haifaa Al-Mansour imzalı Suudi Arabistan yapımı The Perfect Candidate ilk gösterimlerini yaptı.

Eren Odabaşı 

Venedik Film Festivali’nin ikinci gününde, çağdaş Amerikan sinemasının Avrupa’da en sevilen yönetmenlerinden ikisinin yeni filmleri izleyici karşısına çıktı. Bunlardan ilki, Cannes gediklisi diyebileceğimiz James Gray’in imzasını taşıyan ve başrolünü Brad Pitt’in üstlendiği Ad Astra. Gray kariyerinde ilk kez yüz milyon doları aşkın bütçeyle, bir stüdyoya bağlı olarak çalışıyor fakat bu iddialı bilimkurgu filminin ele aldığı temalar yönetmenin daha küçük ölçekli filmlerini izlemiş olanlar için hiç de yabancı değil. Üç yıl önce Kayıp Şehir Z (Lost City of Z) filmiyle yolcuyu tüketen, saplantı hâline gelmiş sonuçsuz bir yolculuğu, bitmek bilmez bir arayışı perdeye taşıyan yönetmen bu kez uzayda geçen benzer bir yolculuğa odaklanıyor. Yaklaşık otuz yıl önce uzayda yaşam formu aranan büyük bir görev için Neptün’e doğru giden efsanevi astronot Clifford McBride (Tommy Lee Jones), dünyayı tehdit eden bir dizi gizemli elektrik patlamasından sorumlu tutuluyor ve oğlu Roy (Pitt) babasıyla iletişime geçmek üzere çok gizli bir göreve gönderiliyor. Ad Astra “evrende yalnız mıyız” gibi tanıdık bir soruya son derece etkileyici bir yanıt öneriyor, uzay yolculuğunun psikolojik boyutunu (en çok da yalnızlığı ve bencilliği) ustaca betimliyor ve görsel açıdan nefes kesici bir deneyim sunuyor. Gray’in böylesine duru ve karakter odaklı bir bilimkurgu çekmesi, bu tarz filmlerden karmaşık ve sürprizli öyküler ya da hayalperest bir gelecek tasviri bekleyen izleyicileri hayal kırıklığına uğratacaktır. Ama Ad Astra’yı suçluluk, aile bağları, saplantı gibi konularda söyledikleri üzerinden okumak, filmi son derece ilginç ve derin hâle getiriyor.

Ancak Gray’in yapmak istedikleri ile filmin yapılış süreci arasında muhtemelen bir uyumsuzluk olduğunu ve bunun da Ad Astra’ya kimi fazlalıklar eklediğini belirtmek gerek. Sonuçta stüdyo denetiminden geçen ve gişe beklentisi yüksek bir filmden söz ediyoruz, dolayısıyla filmin ilk yarısında pek de gerekli olmayan aksiyon sahneleri var (özellikle bir araştırma gemisinden gelen acil yardım çağrısıyla ilgili sahneler filme hiçbir şey katmıyor). Ayrıca filmin son bölümü ve Roy’un dış ses aracılığıyla anlattığı bazı şeyler film boyunca başarıyla kurulan tükenmişlik ve çıkışsızlık hissini zedeliyor. Roy’un babasıyla ya da sadece iki sahnede görünen Ruth Negga’nın canlandırdığı karakterle kurduğu karanlık ilişkiler geçiştirilirken, Liv Tyler’ın oynadığı eski eşe fazlasıyla dramatik sahnelerde uzunca yer ayrılıyor. Tüm bu sebeplerle Ad Astra’ya yeni bir bilimkurgu başyapıtı demek mümkün değil. Yine de pek çok bölümünde izleyiciyi derinden sarsan ve uzay yolculuğu filmleri külliyatına değerli katkılar yapan bir film bu. Kusursuz değil belki fakat açılıştaki elektrik patlamasından Mars’taki bir gölde geçen sahnelere kadar çok sayıda akılda kalıcı ve etkileyici sekans barındırdığı da yadsınamaz.

Festivalin şu âna kadar en beğenilen filmi ise, çok büyük ihtimalle ödül listesinde de adını göreceğimiz Marriage Story oldu. Noah Baumbach, ismiyle hem Ozu’ya hem de Bergman’a atıfta bulunan yeni filminde, on yıllık evliliğin ardından boşanma sürecinde olan fakat biri New York’ta diğeri Los Angeles’ta yaşadığı için oğullarının velayeti konusunda anlaşamayan bir çiftin öyküsünü anlatıyor. Filmin adının ‘Boşanma Öyküsü’ değil de ‘Evlilik Öyküsü’ olması manidar; zira karakterleri arasındaki derin sevgiyi hiçbir bölümünde göz ardı etmeyen, en yürek burkucu anlarında bile zarif bir mizah duygusunu elden bırakmayan, karakterlerinin birbirinden kopuşundan ziyade birbirlerine kazandırdıklarıyla ilgilenen bir film bu. Buna uygun biçimde film, iki karakterin birbirlerinin sevdikleri yönlerini listeledikleri mektuplar vasıtasıyla açılıyor. Baumbach insanın gözünü yaşartan kavgaları, çıldırtıcı bürokratik ve hukuki süreçleri hakkını vererek perdeye taşıyor ama yaşamın sıradan görünen detaylarını da aynı ölçüde etkileyici biçimde betimliyor. Saç kesme, ayakkabı bağlama, yemek pişirme, oyun oynama gibi gündelik aktiviteler Marriage Story’de insan ilişkilerine dair ipuçlarına dönüşüp yeni anlamlar kazanıyor. Bu tarz detayları çok boyutlu hâle getiren diğer nokta da, New York’ta yaşayan bir yönetmen ve aktris eşi hakkındaki bu filmin Baumbach’ın kendi hayatından izler taşıması.

Filmin en çok övülen yönü ise başrol oyuncuları Scarlett Johansson ve Adam Driver’ın performansları olacak kuşkusuz. Baumbach çok sayıda yakın plan kullanarak ve çarpıcı monologları kesintisiz uzun planlarda perdeye taşıyarak oyuncularına geniş alan sağlıyor. Hem Johansson’ın hem de Driver’ın bu fırsatı müthiş değerlendirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Boşanma avukatı Nora’yı canlandıran Laura Dern ise yardımcı oyuncular arasında en çok öne çıkan isim (filmin en vurucu esprisi de Dern’e verilmiş, Nora’nın boşanma sürecindeki cinsiyet bazlı hukuksal eşitsizlikleri Bakire Meryem üzerinden açıkladığı harika bir sahneye özellikle değinmek gerek).

Venedik’te Altın Aslan adaylarından Haifaa Al-Mansour imzalı Suudi Arabistan yapımı The Perfect Candidate de izleyiciyle buluştu. Fazlasıyla basit ve tahmin edilebilir bir öykü anlatan film, günümüze uygun bir feminizm mesajını oldukça didaktik biçimde yinelemenin ve Suudi yaşantısına dair detayları bölgeye yabancı Batılı izleyicilerin kolayca anlayıp sindirebilecekleri bir dille işlemenin ötesine geçmiyor. İyi niyetli ve düzgün kotarılmış olsa da The Perfect Candidate yukarıda bahsettiğim eserlerin hayli uzağında kalan bir film. Bana kalırsa yarışmanın şimdilik en zayıf halkası.

Venedik Günlükleri #1

Venedik Günlükleri #3

Venedik Günlükleri #4

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.