Şu An Okunan
Venedik Günlükleri 2023 #5: Zielona granica, Io Capitano, Holly, Kobieta Z…

Venedik Günlükleri 2023 #5: Zielona granica, Io Capitano, Holly, Kobieta Z…

80. Venedik Film Festivali, bu akşam gerçekleşecek ödül töreniyle sona eriyor. Festivalin son günlerinde seyirciyle buluşan filmleri değerlendirip ödül tahminlerimizle Venedik Günlükleri’nin bu yıl da sonuna geliyoruz.

Büyük stüdyoların yapımlarıyla geçen ilk haftanın ardından gitgide sakinleşen festival atmosferinin Agnieszka Holland’ın Zielona granicası ve ele aldığı konunun aciliyeti sebebiyle epey sarsıldığını söylemek yanlış olmaz. Birçok eleştirmen tarafından Altın Aslan almasına kesin gözüyle bakılan film, kurmaca yapımlar aracılığıyla günümüz dünyasında yaşanan insani felaketleri adil ve öznelere saygı gösterecek biçimde sinemaya aktarmanın ne ölçüde mümkün olduğunu sorgulamamıza imkân tanıyor. 2021 yılında Belarus devlet başkanı Lukaşenko’nun mültecilere Polonya sınırından Avrupa’ya kolayca geçebileceklerini söylemesiyle ortaya çıkan kriz ortamını merkezine alan film, bu umutlarla Belarus’tan Polonya’ya giriş yapmaya çalışan Suriyeli bir aile ve yolculuklarında onlara eşlik eden Leila isimli Afgan bir kadına odaklanıyor öncelikle. Ancak Polonya’daki sınır polisi tarafından durdurulan ve Belarus’a geri gönderilen aile, iki ülke sınırının ortasında gördükleri, insani değerleri hiçe sayan korkunç muamele karşısında yaşam savaşı vermeye çalışıyor. Fakat Holland’ın, bölgede yaşanan bu krize daha geniş bir perspektiften bakmayı hedeflediğini görüyoruz. Filmin açılışında hikâyenin geçtiği yerin ‘Avrupa’ olarak tanıtılmasıysa, bu kapsayıcı bakışın bir izdüşümü âdeta. Holland mülteci ailenin hikâyesine paralel olarak, sınırda polis memurluğu yapan Jan isimli genç bir adamın ahlaki muhasebelerini ve Leila ile Suriyeli ailenin küçük oğlu Nur’u saplandıkları bataklıktan kurtarmaya çalışan psikiyatr Julia’nın aktivist gruplara katılarak mültecilere yardım etme çabalarını da aktarıyor bizlere. Yönetmenin, insanlığımızı sorgulamamıza sebep olan bu dehşet verici olayları anlatırken niyetinin samimi olup olmadığını sormaya gerek yok. Ancak, iyi niyet her zaman ortaya sanatsal ya da politik açıdan hakkaniyetli bir eser çıkmasını sağlamıyor ne yazık ki. Holland, mültecilerin yaşadıkları zulmü tekrar tekrar, seyirciyi artık kayıtsız hâle getirecek kadar abartılı bir biçimde taşıyor ekrana. Olayları farklı bakış açılarından ele alma arzusu ise karakterleri ‘Suriyeli mülteci’, ‘burjuva aktivist’, ‘muhafazakâr polis’ gibi basmakalıp temsillere mahkûm ediyor. Filmin bir noktasında, aktivistlerden birinin, “On yıldır bunlara şahit olmamıza rağmen hiç kimse kılını kıpırdatmıyor” şeklindeki isyanından Zielona granica’nın da nasibini aldığını düşünmemek elde değil. Zira  insanlar ülke sınırlarında, denizlerde, çöllerde hayatlarını yitirmeye devam ederken, iki buçuk saat boyunca vicdanları sızlayan festival kitlesi muhtemelen Zielona granica’yı unutup gidecek. Ve dehşet dolu, acıklı imgelere maruz kalmanın, bunları yaşayan insanlar karşısındaki ahlaki sorumluluklarını tatmin ettiğine inanacaklar.

Io Capitano

Matteo Garrone’nin imzasını taşıyan Io Capitano ise farklı bir coğrafi bölgede, ancak Zielona granica‘ya benzer bir hikâye etrafında şekilleniyor. Film, Senegal’de yaşayan ve kuzeni Moussa ile beraber Avrupa’ya gitme hayalleri kuran on beş yaşındaki Seydou’nun bu amaç uğruna çıktığı yolculukta başından geçenleri konu ediniyor. Seydou ve Moussa’nın yolculuk ettikleri grup kara yoluyla Libya’ya ulaşmaya çalışırken çölde bir başlarına kalıyor, daha sonra Libya’daki köle mafyasının eline düşen Seydou, kuzeninin izini kaybediyor. Uzun arayışlar sonucu Moussa’ya kavuşan Seydou, yaralı kuzenini kurtarmak için, karşılaşacağı risklerden bihaber biçimde bir mülteci teknesinde kaptanlık yapmayı kabul ediyor. Garrone’nin Io Capitano’da, tıpkı Holland gibi karakterlerinin çıktığı yolculuktaki dehşet manzaralarını vurgulamaktan çekinmeyen, acımasız bir realizmi benimsediğini görüyoruz. Ancak filmin belli yerlerine serpiştirdiği rüya sekansları ve mistik temalar, bu yaklaşımla yeterince uyum sağlayamayan bir boyut katıyor filme. Seydou’yu canlandıran Seydou Sarr, karakterinin naifliğini, umut dolu inancını ama aynı zamanda korkusunu ve çaresizliğini de içtenlikle aktarıyor seyirciye. Garrone, onca ölümün ve işkence sahnelerinin ardından Seydou’nun zaferiyle noktalıyor filmini. Ufukta Avrupa gözükürken sevinç içinde haykıran genci neler beklediğini biliyor olmaksa bu zaferi seyirci açısından yalnızca bir yanılsamaya indirgiyor. İmgeler, zihnimizde yer etmiş gerçeklere rağmen, bir rahatlama hissi aşılıyor kalbimize. Seydou’nun haykırışlarının ekranı kaplamasıyla biten film karşısında Garrone’nin, karakterini daha sonra nelerin beklediğini düşünüp düşünmediğini merak ediyor insan. Düşündüyse de biz seyircisine bu hassasiyetini aktaramadığını hissediyoruz ne yazık ki.

Holly

Belçikalı yönetmen Fien Troch’un filmi Holly’nin ise, festivalin son günlerine genelde kötü filmlerin konulduğu iddiasına harika bir karşıt örnek oluşturduğunu söylemek mümkün. Seçkideki tür filmi eksikliğini de gideren yapım, mütevazı hikâyelerin ne denli etkileyici bir biçimde işlenebileceğini gösterir nitelikte. Filmin hikâyesi sınıf arkadaşları tarafından dışlanan ve zorbalığa maruz bırakılan 15 yaşındaki Holly etrafında şekilleniyor. Trajik bir yangının öncesinde bir günde okulu arayıp “çok kötü bir şeyler olacağını” söylediğini öğrendiğimiz Holly’nin akranları tarafından dışlanmasının sebebinin, neredeyse doğaüstü denebilecek hassasiyeti olduğu ortaya çıkıyor. Holly’nin çektiği sıkıntıları fark eden öğretmeni Anna, onun zor durumdaki insanlara gönüllü olarak yardım eden bir ekibe katılmasını sağlıyor. Daha sonra buradaki görevleri sırasında Holly’nin insanları dokunuşuyla rahatlattığı ve huzur verdiğini gözlemleyen Anna, onu yangında hayatını kaybeden öğrencilerin aileleriyle görüştürmeye başlıyor. Ancak, ‘güçleri’ kulaktan kulağa yayıldıkça, onlar sayesinde para kazanabileceğini fark eden genç kız, bu değişimin etkisiyle kendisini ahlaki bir sorgulamanın içinde buluyor.

Troch, film boyunca hiçbir zaman Holly’nin güçlerinin gerçek olup olmadığını açık etmiyor. Dolayısıyla biz de Holly’nin kendinden şüphe ettiği sürece ortak oluyoruz. Holly aslında dünyada kendisine yer edinmeye çalışan, yaşamında bir anlam arayan bir genç yalnızca. Sorunlu bir ailenin, acımasız okul arkadaşlarının ortasında ona atfedilen kimliğe sımsıkı tutunuyor bu yüzden. Troch karakterinin tüm yönlerini seyirciyle paylaşmayan, daha mesafeli bir yaklaşım benimsiyor. Holly’nin gizemli iç dünyasına ve kafasından geçen düşüncelere dair yalnızca ipuçlarına sahip olduğumuz film aynı ölçüde gizemli bir sonla noktalanıyor. Yaşadığı duygusal kimlik bunalımının ortasında ondan asla vazgeçmeyen ve benzer şekilde dışlanan arkadaşı Bart, Holly’nin başka yerlerde aradığı sevgi ve şefkat hissinin aslında yaşamında zaten mevcut olduğunu hatırlatıyor ona. Doğaüstü olaylarla zenginleştirdiği bu ölçülü büyüme hikâyesinin sonunda çok sayıda açık kapı bırakan Troch, tam da seyirciye alan açan anlatı boşlukları sayesinde başarılı bir tür filmine imza atıyor. 

Kobieta Z…

Małgorzata Szumowska’nın sık sık beraber çalıştığı Michał Englert’la ilk kez yönetmen koltuğunu paylaştığı filmi Kobieta Z… de benzer bir şekilde ölçülü ve mütevazı bir anlatı sunuyor seyircisine. Trans kimliklere odaklanan ve cinsiyet uyum sürecini ele alan film, ana karakterinin yaşadıklarının ne kadar normal ve insani bir durum olduğunu vurgulamasıyla festival programlarında çok rastladığımız, duygu sömürüsü üzerine kurulu benzerlerinden ayrılıyor. 45 yıl boyunca erkek bedenine hapsolmuş ve bu süreçte aile babası rolünü üstlenmiş Aniela’nın hayatına tanıklık ettiğimiz film, karakterini hiçbir şekilde ‘ötekilik’ kalıplarına hapsetmiyor. Arkadaşları, ailesi ve profesyonel çevresiyle kurduğu ve bu süreçte evrim geçiren ilişkilerini de gerçekçi ve insani bir biçimde ele alırken Aniela’nın “Herkes gibi normal bir yaşam sürmek istiyorum” çağrısına da sadık kalıyor böylelikle. Kobieta Z…, Aniela’nın yaşamındaki özel alanlarda yaşadığı duygusal değişimlerin yanı sıra, onun Polonya’nın LGBTİ+ haklarını tanımayan bürokrasisi ve hukuk sistemi karşısında çektiği zorluklara da detaylı biçimde yer veriyor. Trans varoluşunun ancak, hem kamusal hem de özel alandaki mücadeleleri beraber ele alarak kavranılabileceğini savunan film, sırtını ana karakterini objeleştirmeye veya ötekileştirmeye yaslayan hesapçı anlatılara ders niteliğinde bir cevap sunuyor.

Małgorzata Hajewska-Krzysztofik’in Kobieta Z…’deki başarılı performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Volpi Kupası için güçlü adaylar arasında yer aldığının altını çizerek ödül tahminlerine geçebiliriz. Bu dalda diğer öne çıkan isimlerse Maestro’daki rolüyle Bradley Cooper’ı gölgede bırakan Carey Mulligan ve Poor Things’i tüm benliğiyle zirveye taşıyan Emma Stone. Poor Things’in ayrıca Altın Aslan ve Büyük Jüri Ödülü için favori adaylardan olduğunu not düşelim. Bertrand Bonello imzalı La bête de bu dallarda şansı yüksek filmler arasında. Erkek Oyuncu kategorisinde öne çıkan bir aday olmasa da Mads Mikkelsen’in Bastarden’deki ölçülü karakter temsili ile Bradley Cooper’ın Maestro’daki Leonard Bernstein yorumunun karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Cooper’ın, yönetmenlik becerilerini vurgulamak için epey çaba harcadığı Maestro’nun ayrıca En İyi Yönetmen ödülüne layık görülmesi de ihtimal dâhilinde. En İyi Senaryo dalındaysa Henry James’in hikâyesine getirdiği etkileyici yorumla La bête’in kazanma şansı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Jüri Özel Ödülü dalındaysa bütün tahminler dün FIPRESCI ödülünü de kazandığı açıklanan Hamaguchi imzalı Aku wa sonzai shinai’ye işaret ediyor. Çıkış yapan genç oyunculara verilen Mastroianni Ödülü’nün favorileri arasındaysa Priscilla Presley’i canlandıran Cailee Spaeny ve Io Capitano’nun Seydou’su Seydou Sarr yer alıyor. 


80. Venedik Film Festivali’ni takip eden Öykü Sofuoğlu’nun festival izlenimleri Altyazı’da. Günlüklerin tamamına ulaşmak için tıklayın: ‘Venedik Günlükleri 2023

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.