Şu An Okunan
Umut Tazeleyen Filmler: Güz Sonatı

Umut Tazeleyen Filmler: Güz Sonatı

“Filmin henüz başında, şaşırırız; kim anne, kim kız? Anne nerede bitiyor, kız nerede başlıyor? Birbirlerine karışmış olduklarını, aralarındakinin bağ değil düğüm olduğunu fark ederiz. Sonra birbirlerini görme biçimlerini.”

Bu yazı Altyazı’nın 174. sayısında yayımlanmıştır.

Ahu Öztürk

“Hayal edebiliyor musun pencerenin dışında çırpınan bir kelebek var…”

Ara ara aklıma gelen bu söz Bergman’ın Güz Sonatı’ndan (Höstsonaten, 1978). Bergman karakterine böyle ‘söyletse’ de, kelimeler onun sorumluluğunda olsa da, ben, uçma provasında bir kelebeğin, uçma ile çırpınmayı karıştıran kanatlarını hayal ediyorum her seferinde. Kozadan çıkmasına çıkmış ama “geri dönecek bir yer var mıdır” diye arkasına bakan bir kelebek… Tıpkı aczi, melek anne tasvirlerinde saklı insan yavrusu gibi… Eva gibi… Pencerenin dışında kalmış bir kelebek olarak Eva’nın annesine çırpınışının filmidir Güz Sonatı.

Filmin henüz başında, şaşırırız; kim anne, kim kız? Anne nerede bitiyor, kız nerede başlıyor? Birbirlerine karışmış olduklarını, aralarındakinin bağ değil düğüm olduğunu fark ederiz. Sonra birbirlerini görme biçimlerini. Onlar da bizimle beraber, piyano çalarken görürler birbirlerini ilk defa sanki. En katışıksız görme nasılsa, tam da ötekinin bakmadığı anda baktığımızda gördüğümüz neyse, o saflıkta. Kız piyano çalar anne izler, anne çaldığında kız. İkisinin gördüğü aynı değildir. İlk orada çarpar onlara, aslında birbirlerinin aksi olmadıkları hissi… Bu his ürpertir bizi, benzemek ne kadar gizli sığınağıysa insanın, ayrışmak da o kadar açıkta bırakır insanı. Oysa Eva, annesiyle arasındaki aynada birbirlerine bakmalarına katlanabilecek kadar acı çekmiştir. Ve filmin bir gecesinde, karanlığın karnında, çok daha ağır bir karşılaşma yaşarlar. Ölesiye korktuğu annesiyle yüzleşir Eva. Annesinin onu kucağına almadan atışını, anneyi orada bir yerde ışıkları hep açık bir ev sanışını, her gittiğinde olmadığını görüp acı duyuşunu, bunu hep deneyip, her zaman kırılışını cesaretle ve korkuyla anlatır. Göbek bağını diliyle keser; annesiyle beraber uzun uzun kanarlar.

Uzakta kalmış bir ülke, gidilecek bir memleket sandığı annesinden usul usul vazgeçer Eva. Orada bir yerde onu bekleyen bir anne hayalini umut sanmaktan aslında. Ve Charlotte’un kendisinin de annesi tarafından hiç sevilmemiş bir kız çocuğu olduğunu anlamamızla, kutsal annenin olmadığını biz de bir kez daha hissederiz. Aslında çok derinlerde bildiğimiz bir şeyi; annemizin bazen –belki de hiçbir zaman– bizi sevmediğini, ağır bir kalp ağrısıyla hissettiğimiz zamanlardaki sallanışımızdan hatırlarız. Bu, insan yavrusu olarak aczimize bir kez daha mıhlasa da bizi, annenin kutsallıktan sıyrılıp insana sayılması annenin değil gerçekliğin kucağına Eva’yla birlikte atar bizi. Budur Eva’nın gerçek doğumu; bize söylediği, anneyle bir daha asla bir ve tam olamayacağımızdır. Tam da bu kırıklığı içtenlikle kabullenişten sonra yürünecek yoldadır o zaman umut.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.