Şu An Okunan
İnsan ve Canavar: Perdedeki Führer

İnsan ve Canavar: Perdedeki Führer

Hitler’in sinemadaki temsil biçimlerine dair süregelen tartışma, Taika Waititi imzalı Tavşan Jojo’yla (Jojo Rabbit, 2019) bir kez daha gündeme geldi. Son dönemde Hitler’in sinemayla ilişkisi üzerine belgeseller çekmiş olan sinema yazarı Rüdiger Suchsland, Riefenstahl’dan Chaplin’e, Lubitsch’ten Mel Brooks’a uzanarak ‘bir film karakteri olarak Hitler’e yakından bakıyor.

Bu yazı Altyazı’nın 193. sayısında yayımlanmıştır.

Rüdiger Suchsland* 
Çeviren: Yeşim Tabak

“Hitler ilk pop-stardı.”

—David Bowie

 

Hitler şaka gibiydi. Gülünçtü, aslına bakarsanız. En azından sinemada, en başından beri öyleydi. Onu perdeye taşıyan ilk filmler bile komediydi: Charlie Chaplin’in Büyük Diktatör’ü (The Great Dictator, 1940) ve Ernst Lubitsch’in Olmak ya da Olmamak’ı (To Be or Not to Be, 1942), Alman faşisti çok farklı biçimlerde bir maskara gibi gösterdi. Ve bu, bugüne kadar da öyle kaldı: Er ist Wieder da (2015) isimli, 2015 yapımı çok başarılı bir Alman filmi var. Yönetmen David Wnendt, başrol oyuncusu Oliver Masucci’yi Hitler üniforması içinde ve bazen bir gizli kamerayla, günümüz Berlin’ine gönderiyor. Bu “Hitler” sokaklarda Neo-Nazilerle de buluşuyor, sol-liberal genç politikacılar ve lümpen kesimle de. Sonuç, baştan çıkarıcılığa dair şeytani, maske düşürücü ve çok komik bir hiciv. Hitler böylece bir gülme konusu olmayı sürdürüyor.

Görünen bu. Ama Hitler’in sinemadaki temsilinin bu “beyaz” tarihi tam olarak doğru değil. Çünkü elbette, Chaplin ve Lubitsch’ten çok önce de, Hitler dünyadaki sinema perdelerinin gediklisiydi. Görüntüleri Alman Propaganda Bakanlığı tarafından kontrol edilip onaylanan haber filmlerinde, ama aynı zamanda sinemada: Leni Riefenstahl, dünyaca meşhur ve stil açısından hayli etkili propaganda filmleri İradenin Zaferi ve Olympia’da (1938), Alman Führer’i rejimin yıldızı olarak tasvir etmişti. Bilhassa da İradenin Zaferi’nde (Triumph des Willens, 1935), Nazi Partisi’nin –bugün hâlâ geçerli olan faşist propaganda prototipi– Nürnberg mitingine dair filminde, Hitler bir figür olarak, filmdeki “normal” insanlardan ayrışmış bir “süper-insan” personası olarak kullanılır. Filmin başında Hitler gökten bir Mesih gibi, bulutların arasından bir uçakla yere iner. Riefenstahl’ın modern araçlar ve devasa bir bütçeyle çalışan son derece hünerli koreografisi, Hitler’i politik bir pop konserinin yıldızı gibi, siyaseti ise teatral bir gösteriye dönüşmüş hâlde gösteriyor. Önce Hitler’i görmüyorsunuz bile, sonra ise yalnızca arkadan görüyorsunuz –etkisi her şeyden önce hayranlarının yüzlerinde izlenebiliyor. Ve bu etki yönetmen tarafından aynı zamanda erotizm yüklü hâle getiriliyor. Sonra da, Hitler büyük sahnede tek başına duruyor: yüzleri “bizim” sinemada ne düşünmemiz gerektiğini yansıtan destekçilerinin, takipçilerinin, “hayranlarının” önünde. Seyirci ve halk ve parti destekçileri geometrinin içinde eriyor ve bu çerçevenin içinde o, Nazilerin seyircisini eğlendirdiği, bir taraftan da şuursuzca kendi yönetimlerinin sahnelenmiş yapısına işaret ettikleri sayısız revü filmindeki karakterleri andırıyor.

Bu noktada, Hitler artık bir insan evladı değil, insanüstü bir figür. İlginç biçimde, Riefenstahl’ın filmleri kendi başlarına bir kategori oluşturuyor. Bu filmler dışında Nazi sinemasında Hitler’i göstermiş tek bir örnek yok. Sovyet sinemasındaki Stalin’den (onun kendi aktörü bile vardı) veya Hollywood’daki Amerikan başkanlarından farklı olarak, Hitler İkinci Dünya Savaşı bitene kadar kurmaca bir karakter olarak yer almadı Alman sinemasında.

Bunun, rejimin Hitler’in en güçlü etkiyi bir konuşmacı olarak ve gerçek hayattaki gerçek performanslarda veya radyoda bıraktığı gerçeğini bilmesiyle bir ilgisi olmalı. Görsel olarak hiç de propagandasını yaptığı uzun, sarışın, güçlü Cermen erkeğine benzememesi, çoğu insana cazip görünmeyişi, hattâ “beceriksiz” ve en fenası da gülünç bir hâlinin olmasıyla.

Bu da aynı zamanda, Nazilerin hiçbir Hollywood yıldızından Chaplin’den olduğu kadar nefret etmemiş olmalarının sebebi. Chaplin’in Hitler’le ilişkisinin önemli bir geçmişi var: Alman memleketinin gördüğü en özgür devlet olan Birinci Cumhuriyet (1918-1933) zamanında Charlie Chaplin muhtemelen Almanya’daki en popüler film yıldızıydı. 1931’de Berlin’i ziyaret etti Chaplin. Herkes onu alkışlayıp kucakladı, sadece Naziler huzursuz oldu ve hattâ onun Yahudi olduğu yalanını ortaya attılar. Bu nefretin sebebi elbette, Hitler’le onun tuhaf, yüzeysel –büyük oranda o “diş fırçası bıyığı”na dayalı– benzerliğiydi.

Diğer taraftan, Hitler’den nefret eden ve sinemada ona karşı ciddi filmlerle savaşanlar, tam da Alman göçmenlerdi. M: Bir Şehir Katilini Arıyor (M, 1931) ve Doktor Mabuse’nin Vasiyeti (Das Testament des Doktor Mabuse, 1933) gibi Anti-faşist Alman filmlerinden sonra Fritz Lang Hollywood’da da birçok anti-Nazi filmi çekti. Sonraki filmleri Hangmen Also Die! (1943) ve Ministry of Fear’de (1944) Hitler artık bir kişi olarak yer almıyordu ama ciddi anlamda nefret edilesiydi. Sinemada Hitler’i bir kişi olarak ciddiye almak, daima bir önemsizleştirme gibi görüldü.

POST-DEMOKRASİ ZAMANLARINDA HİTLER
Bu konudaki en kötü ve en uydurma fikir, Hitler’in ve Nazilerin “insani” gösterilebileceği ve “iyi Naziler” diye insanların olabileceği. Hitler elbette insandı. Ama bizim belleğimizdeki konumunun esası, hayatının, onu çoğu insandan farklı kılan kısımlarına dayanıyor. Aklımızdan geçebilen, aslında hepimizin “Hitler” olmuş olabileceği fikri ahlaki açıdan ne kadar da tiksindirici. Böyle bir şey söyleyen biri, tarihî deneyimi ve Almanya’da bile bir sürü “normal” insanın Hitler’e karşı çıkarak uyum sağlamak yerine göç etmeyi tercih etmiş olduğu gerçeğini reddetmiş olur.

“İyi Naziler”i hayal etmek de bir o kadar yanlış. Evet: Parti üyesi olup da kendi hayatında hoşgörü sergileyen, barış istediğine inandıkları için Hitler’i destekleyen ve ırkçı ve anti-semitist olsa da Yahudilere ve Araplara insanca davranan kişiler vardı mutlaka. Ama faşizmden bahsederken bu istisnaları ve bireysel durumları mı kastediyoruz? Nazi rejiminin baskın gerçeği nedir? İstisnaları ve iyi Hitler Gençliğini, SS doktorlarını veya “Nazi üniformalı Yahudiler”i vurgulayan bir sinema, sansasyoncu ve spekülatiftir; hattâ çoğu kez de revizyonist ve göreceliliğe dayalı bir sinemadır.

Chaplin ve Lubitsch’in Hitler hayattayken yapılmış Hitler filmlerine geri dönelim. İki filmin de ilginç ortak yönleri var: Hitler’i gösteriyor ama göstermiyorlar. Çünkü ikisi de, “ikili” hikâyeler anlatıyor. Lubitsch’in filminde Hitler üniformalı bir aktör görüyoruz ve olaylar 1939’un Polonya’sında geçiyor –ki 1942’de bu hiç de iyi bir şaka değildi. Chaplin’in filmi bir doppelgänger hakkında; diktatör Tomainia diye bir ülkenin yöneticisi Anton Hinkel’e dönüşüyor. İki filmde de, espri büyük oranda acı ve çok muğlak dil oyunlarına dayanıyor. İki film de dünya çapında başarı kazanıyor ve iki yönetmen de sonradan, faşist cinayetlerin gerçek boyutunu bilmiş olsalar bu filmleri (bu şekilde) yapmamış olacaklarını söylüyorlar.

Açık olan şu ki, beyazperdede bile olsa, Hitler tasavvur edilemiyor. Bununla beraber, Hitler’in sinemada her şeyden çok hicivle gösterilebileceğine inanılması da dikkat çekici. Âdeta Hitler’e ölümüne gülmeyi denemek gibi bu. Jerry Lewis’in Which Way To The Front?’u (1970) olsun, Mel Brooks’un Yapımcılar’ı (The Producers, 1967) ve daha sonraki Lubitsch yeniden çevrimi To Be or Not to Be (1984) olsun, genel eğilim bu yönde. Almanya’da da öyle. Heinz Schubert’in Hans Jürgen Syberberg’in Hitler: Ein Film aus Deutschland’ındaki (Hitler, A Film From Germany, 1977) yahut Udo Kier’in Christoph Schlingensief’in 100 Jahre Adolf Hitler’indeki (1989) Hitler yorumları örneğin… Schlingensief’in filmi, Führer’in sığınağındaki son bir saat hakkında çiğ ve müstehcen bir kaba komedi. Sadece on altı saat içinde çekilen filmde ensest ve entrika, gürültü ve hengâme gösteriliyor. Helmut Dietl’ın 1992 tarihli Schtonk!’u (1992) ise, aynısını biraz daha ehlileştirilmiş biçimde yapmayı deniyor. Fassbinder oyuncusu Armin Müller-Stahl da yönetmen olarak imza attığı tek işi olan Conversation with the Beast’te (1996) aynı kulvarda ilerliyor. Müller-Stahl filmde yaşlı Hitler olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca (Harald Juhnke ve Otto Sander dâhil) altı adet Hitler dublörü söz konusu. Belli ki, canavar Hitler’in hakkını vermek için bir kişi yeterli değil. Alman yapımı komedi Neues vom Wixxer’i (2007) ve Dani Levy filmi Mein Führer’i (2007) de anabiliriz burada.

Bu filmler, sinemadaki bir Hitler dalgasına tepkiydi. Bruno Ganz Çöküş’te (2004) Hitler’i oynadığında, Hitler birdenbire sözümona “senin benim gibi biri” oluvermişti. Sadece, senin ve benim soykırımcı olmadığımız gibi bir fark söz konusu ve bu fark, Hitler’in Alman kurt köpeğine iyi davranmış olması ya da makarnayı domates sosuyla yemeyi hepimizin seviyor olmasından daha önemli. Sığınaktan bahsetmişken, Speer und Er’deki (2005) Tobias Moretti’yi de eklemiş olalım. Sığınaktaki son, İngilizleri de büyüledi: Alec Guinness Hitler’in Son 10 Günü’nde (Hitler: The Last Ten Days, 1973) Anthony Hopkins ise Sığınak’ta (The Bunker, 1981), Berlin’deki Hitler’i çoktan canlandırmışlardı.

DEMAGOGLAR YÜKSELİRKEN
Sinemada yüzlerce Hitler var. G.W. Pabst, Führer’in sığınaktaki son günlerini ta 1955’te, Der Letzte Akt’ta (The Last Ten Days, 1955) perdeye taşımıştı. Bu filmde rol alan Albin Skoda, sinemadaki ilk Alman Hitler’di. Alman seyircisi kısmen çaresizce gülmüştü ki, aslında filmin istediği bu değildi. Çünkü Hitler hiçbir şekilde gülünecek bir konu değil. Hayatta olduğu dönemde, Hitler şakaları yıkıcıydı; sonrasında ve bugüne dek ise, Hitler’i ve Nazileri göstermedeki “kutsal”ı, “ulu”yu tahrip etmek, pathos’u bozmak, kötü ve zevksiz olmak yıkıcı olabilir. Sadece kara mizah, faşizmin kasvetli ve şeytani karakteriyle başa çıkabilir –bu yüzden Demir Gökyüzü (Iron Sky, 2012) görece başarılı bir Hitler filmiydi.

Bu, özellikle de, dünyanın bazı yerlerinde Hitler’in ve politikalarının yeniden olumlu biçimde değerlendirildiği ve birçok ülkede, Almanya’da ama aynı zamanda 1949’da kurulan genç Batı Alman Federal Cumhuriyeti’nden daha yaşlı cumhuriyetlerde de “post-demokratik” koşulların birdenbire yükselmeye; anti-demokratik partilerin tabanının artmaya; demagogların ve otoriter liderlerin, ajitasyoncuların ve ideologların oy kazanmaya; paranoya, ırkçılık ve hoşgörüsüzlük ideolojilerinin vatandaşların özgürlüklerini ve haklarını kısıtlamaya başladığı günümüz için geçerli. Hitler’in etkisi, görünmez ve tarihselcilikle kuşatılmış olup bilinçaltında var olmaya devam ettiğinde en güçlü.

Bu bir yana, sinemanın Hitler’i ve eylemlerinin canavarlığını gerçekçi ve uygun biçimde yansıtabilmesinin tek yolu, geçmişe bakıldığında –hattâ o dönemin belgesel imgelerinde– tam olarak göründükleri gibi göstermek: dehşet verici, insanlık dışı, gerçek dışı. Uygun janrlar şunlar olabilirdi: korku sineması, zombi filmleri, fantastik sinema ve bilimkurgu. Sinemadaki Hitler’i yeniden keşfetmeliyiz ve bunu yapabiliriz.

* Alman film eleştirmeni; Caligari’den Hitler’e (Von Caligari zu Hitler: Das Deutsche Kino im Zeitalter der Massen, 2014) ve Hitler’in Hollywood (Hitler’s Hollywood, 2017) belgesellerinin yazar ve yönetmeni.

 

 

 

 

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.