Gina Prince-Bythewood ile Söyleşi: İnsanlığı Kendinden Korumak

,

The Old Guard, bir grup ölümsüz askerin öyküsünü anlatan bir grafik roman uyarlaması. Netflix yapımı filmin yönetmeni Gina Prince-Bythewood, projeye nasıl dâhil olduğuyla ve filmin yapım süreciyle ilgili sorularımızı yanıtlarken, kadın yönetmenlerin anaakım sinemadaki konumunda dair görüşlerini de paylaştı.

Söyleşi: Berke Göl

Senaryosunu Greg Rucka’nın kendi grafik romanından uyarladığı, yönetmenliğini Gina Prince-Bythewood’un üstlendiği The Old Guard’ın başrollerini Charlize Theron, Kiki Layne, Marwan Kenzari, Luca Marinelli, Matthias Schoenaerts ve Chiwetel Ejiofor gibi isimler paylaşıyor. Yüzyıllardır dünyanın farklı bölgelerinde mücadele etmiş, insanlığın ortak iyiliği uğruna savaşlar vermiş, hayatlar kurtarmış bir grup ölümsüz askerin Afrika’daki bir kurtarma görevi için yeniden bir araya gelmesiyle başlıyor film. Ancak kısa süre içinde olayların göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkıyor ve Andy (Charlize Theron) önderliğindeki ekip, çokuluslu bir ilaç şirketinin kendilerine karşı kurduğu tuzaktan kurtulmaya çalışıyorlar. Love & Basketball (2000) ve Beyond the Lights (2014) gibi dramlarıyla tanınan yönetmen Gina Prince-Bythewood, kendisiyle telefonda yaptığımız söyleşide bu süper kahraman anlatısının neden ilgisini çektiğini ve hikâyenin günümüz dünyasına yönelttiği bakışı anlatıyor, büyük bütçeli yapımların ve aksiyon filmlerinin kadın yönetmenlere emanet edilmesi konusunda sinema sektörünün hâlâ çok çekinceli davrandığına dikkat çekiyor.

The Old Guard bir grup ölümsüz askeri konu alan bir grafik roman uyarlaması. Önceki filmlerinizde öne çıkan ırk, toplumsal cinsiyet meseleleri burada da var ama nihayetinde çok farklı bir film. Projede sizi kendine çeken neydi? Sonrasındaki süreç nasıl gelişti?
Evet, özellikle ölçek olarak çok daha büyük bir filmdi benim açımdan, heyecan verici bir sıçramaydı. Ama tematik olarak önceki filmlerimden çok da farklı olmadığını düşünüyorum The Old Guard’ın. Ayrıca kadın karakterlere odaklanıyor. Evet, birkaç başrol oyuncusu var ama odak noktasındaki iki karakter kadın. Ayrıca senaryo, bu iki kadını hayattaki amacını bulma çabası içindeki iki karakter olarak kuruyor, ki bu da benim önceki filmlerimde öne çıkan bir temadır.

Önceki filmlerimden farklı, daha büyük bir proje olmasına gelirsek, o konuda Rian Johnson’ın önemli bir desteği oldu. Biliyorsunuz son Star Wars filmlerinden Star Wars: Son Jedi’ı (Star Wars: The Last Jedi, 2017) yönetmişti kendisi. Kendisine projenin ve bütçenin devasalığı altında ezilmemeyi nasıl başardığını sorduğumda Rian “bütçe ne olursa olsun nihayetinde her şey hikâyeyle, hikâyeni nasıl anlatacağını düşünmekle başlıyor” dedi bana. Bu çok değerli bir tavsiyeydi çünkü gerçekten de bir yönetmen olarak odaklanmanız gereken şey bu. Bütçenin yükselmesi elinize daha fazla oyuncak veriyor, size çok daha fazla mekânda çekim yapma olanağı sunuyor ama sonuçta siz hikâyenizi nasıl anlatacağınıza odaklanıyorsunuz.

Ana karakterlerin ölümsüz olduğu bir filmde dramatik gerilimi ayakta tutmak daha zor olmuş olsa gerek.
Senaryoyu ilk okuduğumda ve dönüp grafik romana baktığımda, bu karakterlerin benim için en ilgi çekici yanı, ölümsüz de olsalar bazı zayıf noktalarının olması, yaralanabilmeleri ve hattâ ölebilmeleriydi. Bunun izleyicinin onlarla ilişki kurabilmesini sağlayacağını düşünmüştüm. Karakterlerin hayatının tehlikede olduğunu hissettiğimiz anlar var senaryoda, bu da kahramanların hiçbir şekilde ölmediği tipik süper kahraman filmlerinden farklı bir yere oturtuyor The Old Guard’ı.

Süper kahraman filmlerinin pek çoğuna kıyasla The Old Guard çok daha doğrudan bir politik boyuta sahip. Günümüz kapitalist toplumuna, ilaç endüstrisinin karanlık tarafına yönelik eleştirileri var filmin. Süper kahraman filmleri ve çizgi roman uyarlamaları arasında sizce nasıl bir yere yerleşiyor film?
Baştan projeyi sevmemin sebeplerinden biri de günümüz dünyasına dair bir yorumu olmasıydı. Farklı kültürlerden gelen, toplumsal cinsiyetleri farklı bu savaşçıların bir araya gelip insanlığı kurtarmaya, korumaya çalışması… Koronavirüs salgınıyla içinden geçtiğimiz süreç küresel çapta hepimizin hayatının birbirine ne kadar bağlı olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi bence. Hikâyenin bu boyutunu çok seviyorum. Biz ölümlüler için tarihten ders çıkarmak o kadar kolay değil ama filmdeki karakterler insanlığı kendinden korumak adına defalarca kendilerini feda etmişler. Umarım bu izleyiciye de “benim bu hayattaki amacım nedir? Bu dünyadaki sınırlı zamanımda ben neler yapabilirim?” gibi soruları sordurur.

Peki çizgi roman estetiğini live-action sinemaya aktarırken nasıl bir yaklaşım benimsediniz?
Senaryoyu ilk okuduğumdan beri türe çok daha gerçekçi bir duygu katmak istediğimden emindim. İzleyiciyi bu karakterlerin bildiğimiz dünyada yaşadığına ikna etmek istedim. Seçilen oyuncuların da, filmin görsel yapısının da, aksiyon sahnelerinin de gerçek dünyaya dayanmasını istedim. Bunu yaparken yine de estetik anlamda o epik düzeyi yakalamaktı amacım.

The Old Guard’ın finali, bir devam filmine kapı aralıyor. Bu konuda planlar yapılmaya başlandı mı yoksa bundan bahsetmek için henüz çok mu erken?
Hikâyenin devam edip etmeyeceği izleyicinin filmi nasıl karşılayacağına, bundan sonra olacakları merak edip etmeyeceğine bağlı. Aynı zamanda grafik romanın da yazarı olan senarist Greg (Rucka) baştan beri bir üçleme olarak hayal etmiş bu hikâyeyi ve anlatacak daha çok şey var ama önemli olan izleyicinin devamını görmek istemesi.

Çok yakın zamana kadar büyük bütçeli yapımların, aksiyon filmlerinin yönetmen koltuğunda kadınları çok nadiren görebiliyorduk. Bu anlamda akla gelen en önemli istisnalardan biri, Wonder Woman’la önemli bir başarı yakalayan Patty Jenkins tabii. Siz sinema endüstrisindeki bu değişim eğilimine nasıl bakıyorsunuz? Yakın gelecekte artarak devam etmesini umabilir miyiz?
Hollywood’da, endüstride kadınların böyle filmler çekmek istemediğine dair çok yanlış bir yerleşik algı var. Örneğin ben böyle filmlere bayılıyorum, gidip de büyük bir aksiyon filmi izlemeyi çok seviyorum, o yüzden de karşıma böyle bir film çekme fırsatı çıkınca hemen üzerine atladım. Bu anlamda Patty Jenkins’in hakkını teslim etmek gerekir, onun üzerinde Wonder Woman’da doğru tonu tutturmak konusunda inanılmaz bir baskı vardı. Wonder Woman’ın başarısı pek çoklarımız için yeni kapılar açtı. Bunun devam edebilmesi için bu tür filmler çekme şansını yakaladığımızda iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Ne kadar çok kadın yönetmen bu fırsata sahip olursa kadın yönetmenlerin bu alanda var olması da o kadar normalleşecektir.

Aynı şekilde yapım şirketimiz Skydance’in de hakkını vermek gerek, bu alanda çok iyi filmler yapmışlardı ve bu projede bir kadın yönetmenle çalışmak konusunda kararlılardı. Kadınların endüstrideki konumu açısından çok önemli bir tavır bu.

Kadın yönetmenlerin yakaladıkları fırsatları değerlendirmesinin öneminden bahsettiniz. Peki sizce kadın yönetmenlerin hata yapmasına, kötü film çekmesine erkeklere kıyasla daha mı az tolerans gösteriliyor sektörde?
Kesinlikle öyle. Endüstride yeterli bir dönüşümün sağlandığını söyleyebilmemiz için bir filmi başarısız olan bir kadın yönetmenin kariyerinin bundan etkilenmediğini, bir başka film çekme şansı bulabildiğini görmemiz gerekiyor. Ama umuyorum ki birkaç yıl içinde bu soruyu sormamıza gerek kalmayacak çünkü Hollywood içinde, bu türde başarıya ulaşmış çok daha fazla kadın yönetmen olacak.