Strazburg 1518: Modern Dans, Modern Histeri

,

Jonathan Glazer karantina günlerinde çektiği yeni kısası Strazburg 1518’de, yüzyıllar öncesinin dans vebası ile hâlihazırda mücadele ettiğimiz pandemi psikolojisi arasında köprü kuruyor. 

Cem Hakimoğlu

Takvimler 1518’i gösteriyor, bundan beş yüz yıl öncesi. Strazburg’da o sene dünya tarihinin belki de en ilginç toplu ölüm vakalarından biri yaşanıyor. Yaklaşık dört yüz kişi sadece dans ettiği için bitap düşerek hayatını kaybediyor. İlk olarak genç bir kadının karşı konulamaz bir biçimde dans etmeye başlamasıyla dikkat çeken, daha sonra kişiden kişiye yayılarak büyük çaplı bir ölüm dansına dönüşen durumun perde arkası günümüzde bile yalnızca tahminlerle doldurulabilmiş durumda.

Bu ‘dans vebası’ geniş bir yelpazede teorilere konu olmuş: Kimileri “günahkârların cezalandırılması”ndan bahsederken kimileri de olayı gıda zehirlenmesine bağlamış. Ancak modern tarihçiler olayın stres kaynaklı bir toplumsal histeri krizi olduğu kanısına varmış durumdalar. O yıllarda Roma İmparatorluğu’na bağlı olan Strazburg halkının gerek Katolik Kilisesi’nin baskıları gerekse ekonomik sıkıntılar altında iyice ezilerek önce psikolojilerinden, sonra da canlarından olmaya başladıkları düşünülüyor.

Yönetmen Jonathan Glazer yola tam da bu noktadan çıkarak yeni kısa filmi Strazburg 1518’de (Strasbourg 1518, 2020), yıllar öncesinin dans vebası ile hâlihazırda küresel olarak mücadele ettiğimiz pandemi arasında avangard bir köprü kuruyor ve kendini eve kapamanın yarattığı histerik ruh hâlini yenilikçi bir dille ekrana taşıyor. Yaklaşık on dakikalık film boyunca farklı modern dans sanatçılarının boş odalardaki performanslarını izliyoruz. Soluk renkli duvarların arasına hapsolmuş bir hâlde, göremediğimiz bir şeyden arınmak istermişçesine dans edişlerine tanık oluyoruz.

Dansçılar pandemiye eşlik eden histerik ruh durumunu düşündürecek figürler sergiliyor ve hepimizin bu krizin birer parçası olduğumuza işaret ediyorlar. Kıyafetlerimizi çıkarıp çıkarıp yeniden giydiğimiz, ellerimizi durmadan yıkadığımız ve geleceği düşünürken kendimizi oradan oraya attığımız bir kriz ve akıllarımızda aynı boğucu melodi: Dünya nereye gidiyor, ben nereye gidiyorum?

Mica Levi imzalı, ritmi hızlı, bilinçli bir rahatsızlık hissi uyandıran gıcırtılarla bezeli müzik ise hızla değişen duygularımızla, aklımıza çekiçle çakılmış düşüncelerle ve onların üzerimizde yarattığı baskıyla özdeşleşiyor. Tıpkı dansçılar gibi, arınmak istesek de bir türlü başarılı olamadığımız; düşünceler aklımızın içinde dönerken bizim de bulunduğumuz odanın dört duvarı arasında ‘dans edip durduğumuz’ söylenebilir.

Bir dansçının hızlı kesmelerle bir gece karanlığında bir de gün ışığı altında dans ettiğini görüyoruz. İki farklı zamanda çekilmiş bu sekans, modern histerimizin bize dinlenmek için zaman bırakmadığını, katarsis ânının ise bir türlü gelmediğini anımsatıyor.


Strazburg 1518MUBİ Türkiye’de yayında.