Şu An Okunan
Karantina Söyleşileri #1: Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti

Karantina Söyleşileri #1: Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti

Son olarak Sibel filmiyle çok sayıda ödül kazanan yönetmen ikilisi Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti, Fransa’da geçirdikleri karantina günlerini, çevrelerindeki hayatın dönüşümüyle ilgili gözlemlerini, özledikleri alışkanlıklarını anlatıyorlar.

Söyleşi: Sinan Yusufoğlu

“Yeni bir film çekeceğiz, insanların birbirinden korkmadığı, herkesin birbirine sarılabildiği bir film.”

Salgın günlerinde nasıl hissediyorsunuz? 
Harold Ramis’in Bugün Aslında Dündü (Groundhog Day, 1993) filminde gibi hissediyoruz. Bir günü diğerinden ayırmak gittikçe zorlaşıyor, gün denen şey de sanki birkaç saatten ibaretmiş gibi, bir anda geçip gidiyor. Tabii ki sağlık sorunlarıyla boğuşmadığımız, musluğundan su akan bir evimiz ve karnımızı doyuracak yiyeceğimiz olduğu için şanslıyız. Salgın haberlerinin yavaş yavaş hayatımızın tüm bileşenlerini kontrolü altına almasına seyirci kaldık ilk haftalarda ama sonradan, aynı filmdeki karakter gibi “en iyisi bir müzik aleti çalmayı öğrenelim, madem her gün aynı gün” diyerek kendimize ulaşılması zor hedefler koyduk, en azından gerçekleştiremesek bile sınırlarımızı zorlayıp, bu zor dönemden daha güçlü çıkabiliriz belki diye.

Belirsizlik değil de aksine tam da bir belirlilik döneminden geçtiğimizi düşünüyoruz. İstenen istenmeyen, bilinen ama görmemezlikten gelinen tüm gerçekler bir anda gün yüzüne çıkıverdi. Dünya çapında kimin ülkesini iyi yönettiği, kimin yönetimden zerre kadar anlamadığı, hangi toplumun ne kadar medeni olduğu, zor zamanlarda dayanışmanın önemini ne kadar hızlı kavrayabildiği bir anda gözler önüne serildi. En önemlisi de kriz anında birey olarak nasıl tepki verdiğimizi gördük, bu hayati bir deneyim aslında ve ancak yaşanarak öğrenilecek bir şey… Tabii ki böylesini beklemiyorduk, daha meteorlu, envai çeşit uzaylılı bir dünyanın sonu senaryosuna hazırlanmışız boşuna. Evde oturup marketten aldıklarımıza dezenfektan sıkmak hiç de sinematografik değil, bu kıyamet senaryosunun senaristi her kimse birisi uyarıversin, bu senaryoyla bu filme finansman bulmak çok zor.

Karamsarlık ise eğlence parklarında yuvasından fırlayan sincapların kafasına oyuncak çekiçle vurarak puan kazandıran makine gibi, nereden ne zaman çıkacağı belli olmuyor. Aslında düşmeyi, düşünce de artistik puanlar yüksek gelecek şekilde kalkmayı başımıza vura vura öğretti bize sinema sektörü ama her karamsarlığa kapıldığımızda ikinci uzun metrajlı filmimiz Ningen’in (2013) başrol oyuncusu Masahiro Yoshino’nun sözleri aklımıza geliyor. Çekimler sırasında yaşanan tsunami felaketinin ardından, ailesi, yakınları ve tüm ülke için endişelenen, korku ve çaresizlikten eli kolu tutmayan çekim ekibinin karşısına dikilip şunları söylemişti:

“Siz sanatçılar, kriz ânında hep ilk gözden çıkarılanlar olursunuz. Yaptığınız mesleğin hayati değeri olmadığı düşünülür, oysa ki en büyük sorumluluk sizin. “Peki ya bundan sonra ne olacak?” sorusuna cevap verebilecek kişiler sizsiniz ve sırf bu nedenle de hayıflanmaya veya karamsar olmaya hakkınız yok. Şu sahneyi bir daha çekelim, daha iyi bir performans sergileyeceğime inanıyorum.” Modern zaman samurayları lazım şu aralar, her ülkeye birkaç tane.

Bu salgın insanın iç hesaplaşması ve hayatını gözden geçirmesi için yeni bir “imkân” yaratabilir mi sizce?
Görünmeyen düşmanla hesaplaşmak mümkün olmayınca ve gün içinde en çok karşılaştığınız kişi aynadaki yansımanız olunca tabii ki insan tüm hayatını istemese de gözden geçiriveriyor: Elimizdeki oyun hamurundan iyi bir şey yapabildik mi, daha iyisini yapabilir miydik, neyi nerede yanlış yaptık da tüm dünyanın tek derdi tuvalet kâğıdı oldu diye sormalı aynaya, bakalım ne cevap verecek.

İki haftadır, var olduğunu unuttuğumuz kişilerle görüntülü konuştuğumuz oluyor. İyi tarafı şu, dünyanın dört bir yanında istisnasız herkes aşağı yukarı aynı durumu yaşıyor; din, dil, ırk fark etmeden benzer tepkiler gösteriyor. Kötü tarafı ise, kimlerin bataryanız zayıfladığında size güç katabildiğini, kimlerin elinden sizin enerjinizi tüketmekten başka bir şey gelmediğini üzülerek fark ediyorsunuz. Hayatta tek başına başarılabilecek şeylerin aslında ne kadar da az olduğunu, doğru kişileri etrafınızda toplayabilmenin ne denli elzem olduğunu görüyorsunuz. Ama tabii bunu fark edebilmek için dünyanın sonunun gelmesini beklememek daha iyi.

Fransa’da durumlar ve genel psikoloji nasıl? 
Fransa bir ayı aşkın süredir kısmi karantina uyguluyor, dışarı çıkma şartları kısıtlı ve polis kontrolüne açık: Temel ihtiyaçlar, yaşlı bir aile yakınına yardım, ayrı yaşayan çiftler için çocukların bir ebeveynden diğerine teslimi ve köpek gezdirmek dışında evden çıkmak yasak, çıkanın da ikamet adresinden 1 kilometre ileriye gitmesi yasak. Spor amaçlı koşan veya yürüyenler ancak sabah 10:00’dan önce veya akşam 7:00’den sonra renkli jogging kıyafetlerini giyip çıkabiliyorlar. Zemin katta oturan ailenin, önünden geçenin paçasını kapan agresif kanişi hiç bu kadar popüler olmamıştı. Binadaki gençler köpeği gezdirebilmek için birbiriyle yarışıyor, köpeğin de hâlinden belli, yorulmuş, artık gezmek istemiyor.

Durum genellikle sakin ve medeni diyebiliriz. Tabii çiçeklerden akan su balkonumu batırdı diye dellenip komşunun kapısını kıranlar, evde toplaşan gençlerin yaptığı gürültüye dayanamayıp polis çağıranlar, aynı apartmanda oturan hemşire virüs bulaştıracak diye işkillenip evden taşınmasını talep edenler, her yerde birtakım kısa devreler, sonrasında kendinden utanacaklar oluyor.

Ama sanırım herkese en büyük darbeyi, Paris’in hiç de alışılagelmeyen pırıl pırıl güneşi vuruyor. Günlerce güneş görmemenin normal olduğu, sanatı ve sanatçıyı geliştirdiği iddia edilen Paris’in yüzünüze sürekli floresan ışık tutup hastane ambiyansı yaratan parlak gri gökyüzü, son beş haftadır Akdeniz kıyı kentlerine taş çıkartacak kadar mavi ve güneşli. Azıcık güneş görünce kendini yarı çıplak sokağa atan Paris’liler de olmayınca, boş sokaklar gerçekten çok korkunç gözüküyor, bazı semtlerde geyikler ördeklerle oynaşıyor. Bir terslik olduğu belli ama belki de 24 saat aralıksız egzoz dumanı yutan, tepesinde saat başı elliye yakın uçak dönen Paris, insanlar olmayınca günlük güneşlik oluyordur, bilemiyoruz.

Haftalardır “kıyamet sonrası” bir atmosferde yaşıyoruz. “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gibi radikal bir söylem de hâkim. Sizce bu günler geçince dünyada bir şeylerin değişme ihtimali var mı?
Umarız bir şeyler değişir. “Herkes aklını başına toplasın, yoksa çok fena olacak” uyarısını görmezden gelmek artık mümkün değil. Dünyanın birçok yerinde bilimin, sağlık hizmetlerinin önemini haftalarca sokaklarda eylem yaparak devlete millete anlatmaya çalışan ama bunun karşılığında cop ve gaz hediye edilen, halk desteği görmeyen sağlık çalışanları bugün kahraman olarak gösteriliyor. Üstelik “Değerimizi bilmediniz, çalışmıyoruz, ne hâliniz varsa görün” demeden gerçekten kahramanca çalışmaya devam ediyorlar. Sadece bu bile büyük ve ani bir değişiklikle karşı karşıya olduğumuzun ve bu durumun aynı oranda büyük fırsatları da beraberinde getireceğinin kanıtı. Bir yandan da insanlık tarihi boyunca hiçbir kriz Büyük Buhran’ın yarattığı sayıda milyoner yaratmamış, umarız bu insanlık ayıbını tekrar yaşamak, bu durumun bir parçası olmak zorunda kalmayız.

Sosyal mesafe büyük ihtimalle uzun bir süre hayatımızın parçası olacak. Maskeli eldivenli birbirine fazla sokulmayan, herkesin birbirinden korktuğu yeni bir türe evriliyor olmamız mümkün. Ama sosyal mesafe kılıfı altında zihinsel mesafe tuzağına düşmemek için de çaba göstermemiz gerekiyor. Zaten bir nevi tecrit ve soyutlanma çağında yaşıyorduk, internet yalan yanlış bilgilerle kişilerin gerçeklikle bağını koparıp, dünya çapında korku dalgaları yaratma mekanizmasını çoktan oturtmuştu. Sosyal medya vitrini, dükkânın içindeki malların kalitesini ölçmeye imkân vermediği gibi, sadece vitrin üzerinden değerlendirilmek de esas alınıyordu. Sadece “görünür” olmak yerine, asgari şartlarda mutlu bir hayat yaşama fikrine neden yeterince değer verilmediğini düşünebiliriz belki. Hayatta kalma refleksi ve krizin tekrarlanmasını önlemek adına konulacak sıkı kurallara rağmen, birbirimizden vebalı görmüş gibi kaçmak yerine birbirimize nasıl yardım edebileceğimizi düşünecek cesaret ve insanlığa ihtiyacımız var. Dayanışmanın önemini eğitim müfredatına yerleştirmek, toplumun vazgeçilmez bir değeri hâline gelmesini sağlamak anlamlı bir adım olabilir. 

Sibel

Bu salgın ve karantina günleri bitince ilk olarak ne yapacaksınız? Neleri özlediniz?
Yeni bir film çekeceğiz, insanların birbirinden korkmadığı, herkesin birbirine sarılabildiği bir film çekebilmek için yanıp tutuşuyoruz diyebiliriz. Son filmimiz Sibel’de (2018) yabancıdan korkmayan, değişik olana endişeyle yaklaşmayan tek karakter Sibel’di, amacımız Sibel’leri çoğaltabilmek.

Ailemizi görebilmek istiyoruz, umarız bunu en kısa zamanda yapabiliriz, sınırlar açıldığı gün gerekirse karayoluyla. Şu sıralar aileden uzak olmak çok zor, özellikle anne babalar 65 yaşın üzerinde olduğundan yanlarında olamamak, yardım edememek insana üzüntü ve suçluluk pinponu oynatıyor. Onun dışında, küçücük evimizin kapasitesini zorlayan boyutta arkadaş yemekleri düzenleyip, dağ gibi istiflenmiş bulaşıkları kim yıkayacak şimdi diye hayıflanmayı özledik. Bir masa etrafında bir düzine kişi oturup yemek yiyip gevezelik etmek, arkadaşın boşalan tabağını bardağını doldurmak, sayıları gittikçe artan minikleri tanımaya çalışmak ne büyük keyifmiş, kıymetini bilememişiz. Bir de parklar, bahçeler gözümüzde tütüyor, bu sene kiraz çiçeklerini göremedik, umarız seneye.

Kapanan sinema salonları, iptal edilen festivaller, dijital platformların yükselişi derken sinemanın geleceğini de konuşur olduk. Özellikle bağımsız sinemanın geleceğine dair neler düşünüyorsunuz?
Bağımsız sinemanın geleceği bizim yaşadığımız zaman diliminde zaten hiçbir zaman iyimserlikle bahsedilebilecek durumda değildi. Sinemaların, festivallerin ardı ardına tarih olması bizim normalimiz. “Aaaa yönetmen misiniz? Ne hoş, şu platformda var değil mi? Hemen seyredeyim” diyenimiz hiç eksik olmadı, “Platformda yok ama sinemada oynuyor şu an” dediğimizde de önümüze zaman-çocuk-iş-pahalı kare asının çıkacağını bile bile oynamaya devam ediyorduk zaten. Bugün virüs de eklenince, kare as oldu floş royal. Ama bizim elimizde nostalji kartı var, ona güveniyoruz. Varken kimsenin yüz vermediği büyük ekranda, yüzlerce kişi hep beraber film seyretmek özlenecek mutlaka. Sevgilisiyle hiç sinemaya gitmemiş gençlerden oluşan bir toplum düşünmeyelim, yazık olur.

Karantinada vaktiniz nasıl geçiyor? Neler okuyor ve izliyorsunuz?
Bir aydır yüz yüze gelebildiğimiz tek insan grubu olan komşularımız, yeni senaryomuza yoğunlaştığımızı öğrenince şaşırıyorlar. Hattâ bir tanesi yarı alay yarı merakla “Titanik’in orkestrası gibi, gemi batana kadar çalacaksınız değil mi?” dedi. Nereden bilsin, senaryo yazımı ve kurgu sırasında, aylarca eve kapanıp sadece temel ihtiyaçlar için dışarı çıkmanın bizim belirli aralıklarla yaşamaya alışkın olduğumuz bir süreç olduğunu. “Yeni parça yazıyoruz, gemi batmadan onu çalacağız” dedik.

Akvaryum

Hep bir acele içinde olurduk, üst üste binen son başvuru tarihleri, yetiştirilmesi gereken dosyalar, yapılması gerekenler, hiçbirine istediğimiz gibi yoğunlaşamadığımız, elimizden gelenin en iyisini yapmaya vaktimizin olmadığı projeler… İlk defa peşimizden atlılar koşturmuyor, on yedi senedir ilk kez biraz frene basmaya, oturup düşünmeye vaktimiz oldu. “Her yeni kelime gücüne güç katar, öğrendiğin her dil seni daha da güçlendirir, beş dil konuşan aç kalmaz, sırtı yere gelmez” demişti rahmetli Kemal dedem, bugünlerde rahmetlilerin sözleri bir nevi anlam şelalesi, onları dinliyoruz.

Okunacaklar adı altında üst üste istiflenmiş kitaplar sessizce bizi süzüyor, biz de onlarla göz göze gelmemeye çalışıyoruz. Maalesef senaryo yazma süreci insanın istediğini istediği zaman okumasına olanak vermiyor ama Madeleine Miller’in ‘Ben, Kirke’si ve Sona Ertekin’in ‘Arızanın Merkezine Seyahat’i karantinamıza keyifle eşlik ettiler, bahsetmeden geçemeyeceğiz.

Televizyonumuz yok, dizi meraklısı da değiliz ama her akşam en az bir film seyrediyoruz. Yeni projemizin birçok yönü var, aşk, savaş sanatları, müzik, dans. Klasiklerden yenilere bu konulara eğilen filmleri gözden geçiriyoruz. Önceleri filmlere bambaşka bir gözle bakıyorduk: “Aaa hemen öpüştüler, hani maske, hani karantina?” şaşkınlığı engellenemiyordu, şimdi ona da alıştık. Çocukluğumuzda seyredip de beğendiğimizi hatırladığımız, bizde öyle ya da böyle iz bırakmış filmleri seyrediyoruz. Yağmur Altında’yı (Singin’ in the Rain, 1952) seyrettik seneler sonra, o filmden zamanında hiçbir şey anlamadığımız, daha yönetmen olmamış aklımızın sadece dans sahnelerini hatırladığı ortaya çıktı.

Andrea Arnold’un gerçekten müthiş bir filmografisi var, Kırmızı Sokak (Red Road, 2006), Akvaryum (Fish Tank, 2009) ve American Honey’yi (2016) arka arkaya seyrettik, yönetmenin bakışının, film yapma arzusunun seneler içinde evrilişine tanık olmak bir ayrıcalık. Yeşim Ustaoğlu’nun Pandora’nın Kutusu (2008) filmi yaşlanmayan bir film, biz yaşlanıyoruz ama o film her seyredişte başka bir şey anlatabiliyor seyirciye. Hong Konglu yönetmen Ann Hui’yi keşfettik. Yirmiyi aşkın filmi var, basit bir durumdan müthiş bir duygu seli yaratabiliyor, örneğin A Simple Life (2011) ismi gibi sade ama hafızanıza kazınıveriyor. Sophie Letourneur’ün sinema dili öylesine taze ve eğlenceli ki! Kısa filmlerinden başlayarak tüm filmlerini seyrettik, keşke sinema finansmanı makinesi kendisine hak ettiği ilgiyi gösterebilse.

11 Mart 2020 tarihinde, Tsunami felaketinin onuncu yıl dönümünde vizyona giren ama üç gün sonra karantinanın ilanı ve sinemaların kapanması nedeniyle seyircisine ulaşamayan, dünya çapında bir salgının bundan elli sene sonra insanlık üzerindeki etkilerinin sorgulandığı, afişine de maskeyle öpüşen bir çifti taşıyan Judith Cahen ve Masayasu Eguchi’nin bilimkurgu-belgesel tadındaki Le Coeur du Conflit (Çatışmanın Kalbi) isimli filmi ise umarız yönetmenlerinin geleceği görme kabiliyetini ve yapılan hataları sorgulama cesaretini hiçe saymadan bir gün seyircisiyle buluşabilir.

 

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.