Şu An Okunan
Altyazı Yazarları Seçti: 2020’nin En İyi Filmleri

Altyazı Yazarları Seçti: 2020’nin En İyi Filmleri

Altyazı yazarları 2020’nin en iyi filmlerini seçti. Pandeminin gölgesinde geçen bu zorlu yılı, hafızalarımızda iz bırakan filmlerle uğurluyoruz.

Sundance, Rotterdam ve Berlin gibi büyük festivallerle sinema açısından vaatkâr başlayan 2020, pandeminin etkisiyle Mart ayından itibaren salonların kapanmaya başladığı, sektörün taşıyıcısı konumundaki gişe canavarlarının vizyon tarihlerinin sürekli ertelendiği, setlerin durduğu, festivallerin büyük çoğunluğunun fiziksel olarak düzenlenemediği zorlu bir yıl oldu. Yine de, çevrimiçi gösterimlere kayan festivallere ve dijital platformlarda gösterime giren yapımlara bakıldığında, hatırı sayılır miktarda etkileyici film izleyebildik.

Altyazı yazarlarının seçimleriyle oluşturduğumuz ‘2020’nin En İyi Filmleri’ listesi bu yıl Şenay Aydemir, Burcu Aykar, Ekrem Buğra Büte, Hasan Cömert, Ali Ercivan, Engin Ertan, Berke Göl, Ahmet Gürata, Selin Gürel, Aslı Ildır, Coşkun Liktor, Eren Odabaşı, Müge Turan ve Eray Yıldız’ın oylarıyla şekillendi.

Liste için oy kullanan yazarlarımızın kişisel listelerine ulaşmak için tıklayın.


10. Sound of Metal

Bir bateristin işitme duyusunu kaybedişini anlatan Metalin Sesi, meselesini kusursuz denebilecek bir ses tasarımıyla anlatıyor. Sesin eksilişi, geri dönüşü, yükselip alçalışları, karakterle mesafemizi sanki gizli –ama manipülatif olmayan– bir elle yönetiyor. Şaşırtıcı şekilde, müzikle, seslerin felsefesiyle çok da fazla ilgilenmeyen bir film bu. Odağını bilinçli olarak bir karakterin bağımlılığı, hattâ genel olarak bağımlılığın kendisi üzerinde tutmayı tercih ediyor. Tüm hayatı boyunca sakince, sessizce durup bir ânın huzurunu hissedememiş Ruben’la bizi baş başa bırakıyor. Onun huzursuzluğuna ortak ediyor. Ruben, sanki kafa sesini bastırmak için olabilecek en gürültülü müziği icra ediyor. Yaşamını, bir metronomla kontrol etmek ister gibi ritüellerin hükmüne veriyor. Bu ritüeller kesintiye uğradığı anda eski alışkanlıkları, bağımlılıkları yüzeye vuruyor. Ruben’ın tek başına, hiç kimseye, hiçbir şeye bağımlı olmadan, sırf yaşadığı, orada ânı hissettiği için mutlu olabilmesinin yolunu arıyor Sound of Metal. Bu kavrayışı üst perdeden değil de, karakteriyle beraber keşfe çıkarak vermeye çalıştığı için kıymetli bir film. Abbas Bozkurt


9. Mank

David Fincher’ın son uzun metrajı Kayıp Kız’dan (Gone Girl, 2014) altı yıl sonra izleyiciyle buluşan Mank, uzun süredir yolu gözlenen bir tutku projesi. Yönetmenin babası Jack Fincher’ın 90’larda kaleme aldığı senaryoya dayanan film, Orson Welles klasiği Yurttaş Kane’in (Citizen Kane, 1941) yazım sürecine parçalı, mimetik ve şaşırtıcı derecede politik bir bakış atıyor. Bir yandan zamansal geri dönüşlere dayalı senaryo kurgusuyla, dönemin anlayışını yeniden üreten oyuncu yönetimiyle, eskitilmiş estetiğiyle Yurttaş Kane’in dünyasını taklit ediyor, diğer yandan da onu çok daha kapsayıcı bir bağlamın yansıması, zemini hâline getiriyor. Senarist Herman J. Mankiewicz aracılığıyla 1940’ların Hollywood’una, dönemin önemli muhalif figürlerinden Upton Sinclair’a, propaganda filmlerine, ABD’deki sosyalizm ihtimaline ve yaratıcının, yazarın tüm bunlardaki rolüne dair tonla cevapsız soruyu masaya bırakan Fincher, kendisinin de azade olmadığı, belirleyiciliği günümüzde de süren bir ilişkiler ağını, etik çelişkileri ve toplumsal atmosferi deşifre ediyor. Mank, parçalı hikâye yapısı, pek çok anda bilgiyi anlatının önüne koyan tavrı ve politik angajmanının sarihliğiyle Fincher filmografisinin en ayrıksı parçalarından birisi. Ayrıca detaycılığı, tavizsizliği ve görkemiyle belki de yalnızca Fincher’ın çekebileceği bir film olarak şimdiden hafızalarda –ve Yurttaş Kane mitolojisinde– yerini almış durumda. Ekrem Buğra Büte


8. Nomadland

Altın Aslan ödüllü Nomadland, ekonomik zorluklar ve işsizlik sebebiyle yoğun göç veren, posta kodu bile kullanımdan çıkan bir hayalet kasabada açılıyor. Filmin ana karakteri Fern, kasabadan ayrılıp eski karavanında yaşamaya, kendisi gibi evsiz insanların mesken tuttuğu kamplarda dolaşmaya, düşük maaşla geçici işlerde çalışmaya başlıyor. Dolayısıyla Nomadland boyunca toplumsal eşitsizliklere ve ekonomik sistemin aksaklıklarına dair pek çok detaya tanık oluyoruz. Sadece sosyal boyutlarıyla değil, bireysel anlamda da dokunaklı ve önemli bir öykü bu üstelik; Fern derin bir kayıp duygusuyla başa çıkmaya çalışan, orta yaşlı, yalnız bir kadın. Yani Hollywood’un genellikle ihmal ettiği, ancak yan rollere uygun bulduğu bir karakter. Yönetmen Chloé Zhao, evsizliğin “yuvasızlık” anlamına gelmediğini vurgulayıp Fern’ün yolculuğunda güçlü bir özgürlük hissi yakalıyor, toplumun “düşkünler” olarak etiketlediği karakterleri insancıl bir üslupla betimliyor. Nomadland baştan sona ince bir hüzünle örülü fakat ele aldığı temaların ağırlığına rağmen karamsar ya da boğucu bir film değil. Uçsuz bucaksız yolların, gün batımındaki binlerce muhteşem rengin, dingin doğal güzelliğin her sahneye işlediği ferah ve hayat dolu bir film bu. Eren Odabaşı


7. Lovers Rock

Lovers Rock, Steve McQueen’in Londra’daki Karayipler göçmenlerinin politizasyon tarihine odaklanan beş bölümlük mini dizisi Small Axe’in sadece bir parçası. Ama dub, reggae ve blues şarkılarının göçmen cemaati üzerindeki etkisine kulak kesilen oldukça özel bir parça bu. Kamera seyirciyi, ana karakter Martha’yla birlikte 1980’lerde Batı Londra’da verilen bir blues partisinin içine sokuyor ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bir başka ritüelin, kilise ayininin evvelinde bırakıyor. McQueen partinin de bir nevi ayin olduğunu ima ediyor belki ama bunu yüceltici bir tonla değil, nostaljiyi siyasileştirerek yapıyor: Erotizm, kadın dayanışması, aile baskısı, erkek şiddeti, beyazların sabotajlarına karşı özsavunma, müziğin birleştirici etkisi, haç ve dub, hepsinin bir arada var olduğu bir gece ayini bu. Ama bunları kenara bırakıp, Lovers Rock’ı iki şarkı aracılığıyla da anlatabiliriz: ‘Silly Games’de bahsi geçen aptalca oyunlar sadece aşk oyunları değil; dizinin ilk bölümü Mangrove’da kazandığı anlamla, hukuk sisteminin siyahlar üzerinde oynadığı oyunlara da işaret ediyor. ‘Kunta Kinte’ ise yeni bir yere göç eden köleleştirilmiş bir Afrikalı ama aynı zamanda Babylon’u yakan devrimin şarkısı. Fırat Yücel


6. Undine

Yönetmenin bir önceki filmi Transit’te (2018) uyumlu bir ikili oluşturan Paula Beer ve Franz Rogowski’yi yeniden bir araya getiren Christian Petzold imzalı Undine, kendisini terk eden sevgilisini “öldürmek zorunda kalacağını” söyleyen müze rehberi Undine ile yeni tanıştığı endüstriyel dalgıç Christoph arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Petzold neredeyse doğaüstü denebilecek bir kazayla başlayan bu tutkulu ilişkiden mitolojik metinlere referanslarla örülü, yer yer fantastik, gizem dozu yüksek bir anlatı çıkarıyor. Undine’nin mesleği üzerinden Berlin’in geçirdiği mimari ve kültürel dönüşüme de değinen film iki ana karakterinin perspektifleri arasında gidip gelirken takıntı, aşk ve ölüm gibi temalar etrafında geziniyor, gerçek ile rüyanın birbirine karıştığı bir muammaya dönüşmeyi başarıyor. Berke Göl


5. Günler

Tsai Ming-liang’ın Sokak Köpekleri’nden (Jiao You, 2013) beri çektiği ilk uzun metrajlı kurmaca filmi, yönetmenin gündelik işlerin aleladeliği içinde insan sıcaklığını arayan, bunu da çok uzun sabit planlardan ödün vermeden yapan sinemasını özleyenler için büyüleyici bir geri dönüş niteliğinde. Biri kentin göbeğinde bir dairede, diğeri yeşillikler içindeki bahçeli evinde yaşayan iki başkarakterin birbirinden bağımsız, ağır ağır akan ve çok kısa süreliğine temas eden öykülerini anlatıyor Günler (Rizi). Bu anlık temas, bir şefkat ve arzu ihtimalini içinde barındırmakla birlikte, yönetmenin elle tutulur kıldığı yalnızlığın altını daha da çiziyor sanki. Birinin yağan yağmuru uzun uzadıya seyredişine bakıyoruz, diğerinin meşakkatli yemek pişirme sürecini izliyoruz sabırla. Her ikisi de –tüm Tsai Ming-liang filmlerinin kahramanları gibi– kâh kentin keşmekeşinde, kâh karanlık bir orman yolunda uzun uzun, yalnız başlarına yürürken, biz de hem yoruluyor hem dinleniyoruz. Günler fiziksel, neredeyse dokunabileceğiniz bir tefekkür niteliğinde. Berke Göl


4. Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum

Buda’nın insan zihnini oradan oraya zıplayan, aralıksız biçimde gevezelik eden sarhoş maymunlarla dolu bir yer olarak tasvir edişinden ve huzur namına maymunları terbiye etme önerisinden yola çıkacak olursak, Charlie Kaufman filmlerinin dev kadrolu birer maymun sirki olduğunu, terbiyecinin ise katiyen ortada görünmediğini söyleyebiliriz. Bu durumun delişmen kara mizahçısı olarak hayatımıza giren Kaufman, Synecdoche, New York’tan (2008) bu yana zihnin dolambaçlı ve birçok kez de çıkmaz sokaklarında gezindikçe büyüyen varoluşsal kaygıları komediden ziyade dramın alanında değerlendirmeye meyletmiş görünüyor. Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum (I’m Thinking of Ending Things) bu eğilimin trajik zirvesi. Anlatıcı “genç kadın”ın zihninde geçen filmin duygusal tonu, ses bandından neredeyse hiç eksik olmayan soğuk rüzgâr uğultusunun birebir karşılığı. Film bu monokrom tonu, zihnin ‘ân’a meydan okuyarak geçmiş, gelecek ve sanrılar arasında gidip gelebilme yetisini kılavuz edinerek sonsuz genişlik ve çeşitlilik arz eden bir parkura çeviriyor. Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum, ‘yeni sevgilinin ailesiyle tanışma’ komedilerinin tam olarak zıttı; hayal kırıklıkları üst üste konarak inşa edilmiş, içgörünün derinleştikçe ‘iç körlüğü’ne dönüştüğü, benzersiz bir korku filmi. Yeşim Tabak


3. Uncut Gems

Uncut Gems, en son Soygun’la (Good Time, 2018) akıllarda yer eden Safdie Kardeşler’in kendine has, etkileyici sinemasının bir anlamda zirvesi. Bir yerlerden tanıdık olsa da başka hiçbir şeye benzemeyen, belli türlere en yaklaştığı anlarda uzaklaşan, kategorize edilmeye direnen nefes nefese bir film bu. Sinemada yüzlerce suç ve gerilim öyküsünün mekânı olan New York’u kuyumcular çarşısı ve Yahudi cemaatinden mükellef bambaşka bir ‘yeraltı’ olarak tarif eden Uncut Gems’de, oynadığı popüler filmlerle bir süredir pek ilgi görmeyen Adam Sandler âdeta devleşiyor. Sandler’ın baştan sona her detayıyla müthiş bir biçimde taşıdığı Howard, iflah olmayan kazanma hırsıyla hayatın ona artık dur demeye getirdiği her tür işareti göz ardı ederken yenilmeye ve terk edilmeye neredeyse mecbur. Kelimenin tam anlamıyla kan ve ter içinde geçen hikâye, baş döndüren kamerası ve kurgusu, çoğunlukla aynı uğultunun parçası olan üst üste binen diyalogları ve müzik tasarımıyla seyirciyi de tıpkı Howard gibi ‘sınırda’ tutuyor. Değişim değerinin türlü metaya havale edildiği dünya düzeninde iri cüssesinin altındaki kırılganlığı beş para etmeyen, sevgisini veya öfkesini tıpkı elinde dolaştırdığı değerli taşlar gibi rehin alıp rehin veren bir adamın hayatı üzerine oynadığı kumar bizi yerimize mıhlıyor. Övgü Gökçe


2. Never Rarely Sometimes Always

Eliza Hittman’ın üçüncü uzun metrajı Never Rarely Sometimes Always sebep-sonuç ilişkilerine, etik problemlere odaklanan benzerlerinden ayrılan bir kürtaj hikâyesi. Çünkü başkarakteri Autumn’un ne zaman ne yaptığıyla değil, erkek egemen toplumun zorbalığına karşı verilen mücadele ve gösterilen dayanışmayla ilgileniyor Hittman; geri kalanı zaten biliyorsunuz, diyor. Film, ismini aldığı muayene prosedürünü tersine çevirmenin, Autumn’un on yedi yaşında bir kadın olarak yaşadıklarını işaretlenebilecek şıklardan öte bir yerde tanımlamanın derdinde. Karakterin büyük bir iştahla baktığı, afiyetle yediği, çekinerek dokunduğu her şeyi yakın planda içip yutan kamera ve Julia Holter’ın rüyavari müzikleri, filme duyusal bir sinema dili kazandırıyor. Skylar’ın kasadaki müşteriye verdiği “Sadece bir gözlem” yanıtı, tüm basitliğiyle koca filmi sırtında taşıyor aslında; Hittman bildiklerimizi olmuş olabilecekler düzeyinde tutuyor, Autumn’la empati kurmaktan ziyade duygudaş bir düzleme davet ediyor bizi. New York’a girerken parçalı ışıkla tedirgin gözlerini izlediğimiz Autumn, final karesindeki ayrılışta, tüm o yorgunluğuna rağmen umuda benzer pasparlak bir rahatlama ışığıyla kaplıyor kadrajı… Eve dönüşün değil, evden başlayarak dünyayla mücadele edebilmiş olmanın zaferiyle. Eray Yıldız


1. First Cow

Kelly Reichardt’ın birçok filminde birlikte çalıştığı Jonathan Raymond’ın ilk romanı ‘The Half-Life’ın serbest bir uyarlaması olan First Cow, tıpkı Kestirme Yol (Meek’s Cutoff, 2010) gibi, bir tür western. 1800’lerin ortasında, aşçı Cookie (John Magaro) ile Çinli göçmen King Lu (Orion Lee) arasında gelişen dostluğu ve ikilinin kurabiye satma girişimlerini hikâye ediyor. Üçüncü başrol, rütbeli bir toprak sahibine ait olan ve kurabiyelerin imalatı için sütü çalınan inek Evie. Reichardt, Amerika’nın olduğu kadar erkekliğin de kurucu mitlerinden sayılabilecek western türünü bir kez daha alaşağı ediyor. Çinli göçmenlerin, hayvanların, kadınların başrollerde kendilerine yer bulamayacakları bir türün içinden, savaş nidaları ve dört nala koşan atlar yerine korka korka hareket eden, yemek pişiren erkeklerin gündelik hayat ritminde bir hikâye çıkarıyor. Bir kovboy olmaktan ne kadar uzak olunabilirse, Cookie ve King Lu o kadar uzaklar; günümüz Amerika’sının genç hipster girişimcilerine daha çok benziyorlar hattâ. Altına hücum yerine bir piyasa ekonomisi hikâyesi aynı zamanda First Cow. Reichardt’ın ülke toprağını eşelerken el ele kemiklerini bulduğu bu ikiliye yaklaşımındaki şefkat kadar; tarihi hiç çaktırmadan, mizahi bir şekilde altüst edişindeki inceliği de, yetkinliği de büyüleyici. Senem Aytaç

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.