Şu An Okunan
Barış Sarhan ile Cemil Şov Üzerine Söyleşi: ‘En Uç Noktasını Görmek’

Barış Sarhan ile Cemil Şov Üzerine Söyleşi: ‘En Uç Noktasını Görmek’

Dünya prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nde yapan Cemil Şov, oyunculuk tutkusu zehirli bir takıntıya dönüşen bir güvenlik görevlisinin fantezilerle dolu, kâh aksiyonlu kâh psikolojik, kısmen grotesk serüveni. Adana’da En İyi Erkek Oyuncu, Engelsiz Filmler Festivali’nde En İyi Film ve Yönetmen ödüllerini alan Cemil Şov’un yönetmeni Barış Sarhan’la filmin katmanları ve yapım süreci üzerine konuştuk.

Söyleşi: Yeşim Tabak

Bu hafta vizyona hem tuhaf hem tanıdık, ‘acı-şeker’ bir yerli film girdi: Cemil Şov. Parlak görselliği, AVM dekoru ve Yeşilçam canlandırmalarıyla, popüler kültürün bir yerlerinden gözümüzün ısırdığı bir dünyada geçiyor. Diğer yandan ise bu dünyadan kendine özgü bir mix yapmış yapmış durumda ve eğlenceden çok, sosyal sıkışmalarla dirsek bağı içinde bir karakter analizi vaat ediyor. İlk kez Sivas’ta (2014) izlediğimiz, buradaki performansıyla Adana’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanan Ozan Çelik’in canlandırdığı Cemil, bir alışveriş merkezinde güvenlik görevlisi. Sıklıkla azar işiten, sorumsuz bir ‘gündüz düşleri’ insanı Cemil. Bu hayli çocuksu adamın aklı fikri, hayranı olduğu “Kâbus” isimli Yeşilçam filminin yeniden çevriminde idolü Turgay Göral’ın (Başar Alemdar, Fuat Kökek) kötü adam rolünü, başrolü canlandırmak. Aynı alışveriş merkezinde çalıştığı Burcu’nun (Nesrin Cavadzade) Göral’ın kızı olduğunu öğrenince, hedefine ulaşmak için bu kanalı da zorlamaya karar veriyor. Her ikisinin de patronu olan Zafer’le (Alican Yücesoy) gizli bir ilişki yaşayan Burcu’nun babasıyla buruk ilişkisi de bu dinamiğin bir parçası. Soykut Turan’ın görüntü yönetmenliğinde çekilen filmin müzikleri, darkwave / synthpop grubu Jakuzi ile de tanınan Taner Yücel’e ait.

Dünya prömiyerini bu yıl Rotterdam Film Festivali’nde yapan Cemil Şov, Barış Sarhan’ın ilk uzun metrajı. Ödüllü bir tasarımcı ve art director olan Sarhan daha önce de Terlik (2009) ve yine Cemil Şov (2015) isimli, bir yerde bu uzun metrajın teaser’ı yerine geçen kısa filmleri çekmişti. Türkiye’deki ilk gösterimi İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde gerçekleşen, 9. Engelsiz Filmler Festivali’nde En İyi Film ve Yönetmen ödüllerini alan Cemil Şov’un yönetmeniyle, filmin vizyonu girişi vesilesiyle söyleştik. 

Kusursuz mizansenleri çeşitli markalar için büyük bir ustalıkla üretip çeken ama kendi uzun metrajına bir türlü girişemeyen bir sürü reklamcı tanıyorum. Tek bir sahne için devasa bütçeler harcanan bir ortamda uzun süre çalışmanın, o mükemmelliyetçilik baskısının getirdiği bir çekingenlik belki de sebebi. İşinin ehli film ekiplerini tanımak avantaj olması gerekirken tersine dönüşüyor âdeta. Senin açından bu eşiği aşmanı sağlayan, kendi dünyanı ortaya koymayı elzem kılan ne oldu ve profesyonel geçmişin nasıl etkiledi yapım sürecini?

Bu eşiği geçme isteği tam da bu filmi yapmamın nedeni zaten. Kalbimden vurdun! Tüm yaratıcılığımı başka birileri (markalar) için kullandığım senelerden sonra kendi kendime kaldığımda ‘peki kendim için yapacağım şey neye benzeyecek’ diyerek donup kalmıştım. Kendimi ifade etme ve tarzımı bulma zorunluluğum o kadar bunaltmıştı ki beni, aslında bununla ilgili bir film yaptığımı filmi yazmaya başladıktan epey sonra anladım. Cemil Şov kendini ifade etme yolunu arayan, dilini bulmaya zorunlu olduğunu hisseden ve bunu da kendine özgü yollarla yapan birini anlatıyor sonuçta. O nedenle de reklamcı olmamın gerilimini tüm süreçte hissettim. Tuhaf bir suçluluk duygusu. Sanki bu ‘ben özelim’ dünyasını ben yaratmışım gibi. Bunu negatif bir şey olarak da söylemiyorum bu arada. İçi boş ama çok şekilli bir şey yapma korkusu beni hep diri tuttu bence. Hâlâ daha insanlar benim reklamcı, tasarımcı geçmişim olduğunu öğrenince filme o perspektiften bakmaya meyilliler. Bence bir sosyolog da hattâ edebiyatçı da film yapsa mesleğinin getirdiği ezberlerin filmi kötü etkileyebileceği korkusu yaşayabilir. Ve bu korku çok çok değerli. Neyse ki bir süre sonra bu durumla barıştım. Tasarımcılığın getirdiği görsel yetenekleri filme daha çok dahil etmem gerektiğine, ancak böylelikle farklı bir şey yapabileceğime karar verdim. Kesin Bruce Lee’nin bunla ilgili bir sözü vardır.

Cemil Şov projesinin çekirdeği nedir? Bir duygu ya da fikir mi yoksa bir resim mi ilk aklında beliren?

Bir kapı! On sene önceydi sanırım. Bir AVM’nin sadece çalışanların girebildiği servis kapılarından biri açık kalmıştı. Arka taraf o kadar döküntü, karanlık ve pisti ki, şaşırıp kalmış, nedenini anlayamamıştım. Ön tarafın gereksiz parlaklığı ve arka tarafın bu karanlık durumunu sadece bir kapı ayırabiliyordu. Bir AVM’nin arka tarafındaki koridorlarda geçen film çok güzel olmaz mı demiştim kendi kendime o an. Senelerimi AVM koridorlarını gezerek geçireceğimi bilseydim belki tekrar bir düşünürdüm.

Engelsiz Filmler Festivali ekibiyle yaptığın söyleşide “ben özelim toplumunda sıkışmış bir karakter” olarak tanımlıyorsun Cemil’i. Bu güncel toplumsal eleştiri tarafının yanında, Cemil’in kendisiyle ilgili hayalinin / rüyasının “Kâbus” isimli filme, metot oyunculuğu gibi başlayan çalışma tekniğinin psikoza dönüşmesini göz önüne alarak, ‘büyük tutku’ ile ‘zehirli takıntı’ arasındaki flu sınır üzerinden de okunabilir film. Sinema çok pahalı ve meşakkatli bir sanat. Kendi filmi yapma sürecinde bu arada kalmışlıkla nasıl bir bağ kurdun?

Gittikçe bir psikanaliz seansına doğru gidiyoruz sanırım. Her yönetmen-yazar karakteriyle bi yere kadar benzer hisler taşır elbette. Sadece ben bunları çok daha enteresan bir dünyada, uç noktalarına kadar giderek anlatmayı tercih ediyorum. Benim hayatımda da yitik krallar, devleştirdiğim figürler, bitmek tükenmek bilmeyen kıyaslamalar var. Kendinden büyük beklentilerinin olması çoğunlukla ruhu kemiren bir şey evet. Filmin süreci çok zordu benim için. Hatta etrafımdakiler için de. Bu yüzden önüme çıkan her engelde filmi daha koyu, daha renkli, daha zor çekilebilir bir hâle dönüştürdüm. Madem öyle işte böyle gibisinden… Belki çocukça bir tepkiydi ama filmin artılarının tutkudan takıntıya evrilen bu meydan okumalarda olduğunu düşünüyorum. Tabii aynı zamanda birileri için de filmin eksileri bunlar. Ama ben memnunum. Buradan öğrendiklerimle ileride yapacaklarıma daha nesnel bakabileceğimi düşünüyorum. 

Cemil ön plana çıkabilmek için kötülüğü ele almak gerektiğine kanaat getiriyor. Birçok insan da böyle düşünür, “millet kötü seviyor abi, kötü olucan” denir. Ama o iş o kadar basit değildir aslında ve filmde de Cemil’in kötüleşme girişimi, öykündüğü Turgay’ınkinden çok daha beceriksizce. Turgay yapınca olup da Cemil yapınca olmayan şey ne sence?

Bu dediklerin aklıma lisede, üniversitede hattâ belki şimdi bile anlaşamadığımız, kötü karakterli dediğimiz ama kızların çoğunun da hasta olduğu erkekleri getirdi. Gerçekten onlarda olan ve bende olmayan şey neydi sorusunu ben de zaman zaman sormuşumdur. Herkes sorar. Fakat çok indirgemeci, gerçeklerin tüm diğer pencerelerini sıkı sıkıya kapamış, sadece kendi penceresinden bakmaya cesareti yeten birinin bakış açısı bu. Cemil böyle biri, omuzlarını kaldırmış bir çocuk. Turgay Göral’ı bir çocuğun en değerli ve sadece kendine ait, kimsede olmayan oyuncağı gibi sahipleniyor. Aynı bir çocuğun kral, komutan ya da ünlü bir futbolcuyu oynadığı gibi çok derinden bir gerçeklikle ama ancak bir çocuğun yapabileceği kadar oynayabiliyor. Diğer yandan Turgay Göral’ın da çok orijinal bir karakter olduğunu düşünmüyorum. Sinemamızda Amerikan filmlerinin her türlü janrını taklit eden çok karakter, film gördük. Turgay da pardösüsüyle, şapkasıyla, duruşuyla taklit bir kötü adam biraz da. Filmin ‘taklit bir karakteri taklit eden biri nasıl kendi sesini bulabilir ki’ diye bir okumasını da yapabilir birileri bu manada. Türkiye’de üretip de orijinalliğe ulaşabilmenin yollarından birinin de kültürümüzdeki taklit yoğunluğunun farkına varıp, bunu konu etmek olduğunu düşünüyorum. Zaten bu özellikle edebiyatımızın başlangıcından beri ana konularından biri.

Cemil’in vitrinde olma takıntısından yola çıkarak… Artık sahiden herkes “on beş dakikalık”, ya da o değilse bile en azından “bir dakikalık” şöhretine kavuştuğuna göre şöhretin de büyük oranda anlamını yitirdiği söylenebilir. Eski sinema yıldızlarına duyulmuş hayranlık ile milyonlarca takipçiye sahip olmak arasında dağlar kadar fark var. Bu sıradanlaşma bizi geç kalınmış bir tevazuya mı, yoksa gerçek anlamda ilham verici figürlerin yokluğunda kişiliksiz yığınlara mı dönüştürüyor, ne dersin?

Bence kendi kuşağından duruma bakarak bir anlam yitimi olduğunu söylüyorsun. Yeni kuşaklar için hayranlık duyma ihtiyacı olduğu yerde duruyor sanki. Türkan Şoray’la ünlü bir fenomen arasında hayranlık biçimi açısından elbette farklar var ama insanların bir yerlere erişilemeyen yıldızlar koyma ihtiyacı hep olacak. Kendi küçüklüğümüzün farkına varmak için bilinçsizce yaptığımız bir şey belki de bu, bilemiyorum. Zamanın bir yerinde daha kişilikli yığınlar varsa bence bunu hiç de geçmişte aramamalıyız. Ancak geleceğe dair ümitlerimiz olabilir sanki.

Filmin ana karakterlerinde ve yaşadıklarında karikatürize bir yan da olmasına rağmen acıları hayli gerçek hissediliyor. Bu dengeyi nasıl tutturdun?

Böyle düşündüğün için çok sevindim. Çünkü filmin bıçak sırtında olan yeri tam da burasıydı. Özellikle son bölümünde Cemil çocukça laflar söylemesine rağmen gerilimi ayakta tutabilmek ve Yeşilçam sahnelerinin parodiye dönüp dönmeyeceği konusu beni çok endişelendiriyordu. Biraz çocukça da olsa Cemil’in acılarını çok ciddiye aldım. Onun yaptıklarının kendi hayatı için büyük bir devrim olduğunu düşündüm. Benim için istediği şeker alınmadığı için ağlayan bir çocuk kadar hüzünlü az şey var bu dünyada. Bir taraftan da işin estetik boyutu var. Özellikle bizim ve bizlere benzer ülkelerin sinemaları son yıllarda oldukça doğal, gerçekçi bir çizgide gidiyor. Sanki arzuların rüyalarda anlatılması ayıpmış gibi. Ya da artistlik yapacak zamanımız yok, durum çok ciddi arkadaşlar gibi bir his. Biraz da tepkiliyim açıkçası bu duruma. Yeni damarların oluşturulması, kapananların açılması gerektiğini düşünüyorum. Bir Amerikan filminde oldukça kabul edilebilir bir oyunculuk tarzı, makyaj ya da kıyafet biz de karikatür olabiliyor. Bu anlamda prodüksiyon sürecinde rol yapma biçimlerinden tutun da Nesrin’e ya da Ozan’a yapılan makyaja kadar her şeyi son noktasına kadar götürmek istedim. Geri basmak benim elimde zaten ama ilk önce en uç noktasını görmeliyim. Sinema çok su kaldırabilen bir sanat. 

Alışveriş merkezi filmde vitrinde olanlar ve olamayanlar arasındaki ayrıma işaret ettiği gibi, Yeşilçam naifliğiyle o dönemi geride bırakıp tam gaz tüketim toplumuna dönüşmeye başladığımız dönemin zıtlığını, “bir devrin kapanması”nın hüznünü de getiriyor akla. Nitekim Turgay da geçmişte yaşayan bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Senin seyirci olarak Yeşilçam’la nasıl bir ilişkin var? Arşiv görüntüsü taklidi yapan sahneler o kadar iyi çekilmiş ki, sıkı bir Yeşilçam hayranı olduğunu düşündürüyor.

Aslında pek de Yeşilçam hayranı değilim. Sadece dersime çok çalıştım. Erken dönem Cumhuriyet opera hayatını anlatan bir film çekseydim ne kadar çalışmam gerekiyorsa o kadar çalıştım. Hattâ ilk başta Yeşilçam’ın 70’lerdeki melodramın dibini gördükleri renkli ve parodisi daha çok yapılagelmiş dönemini ele alacaktık. Fakat o dönemi incelediğimde her türlü estetik kaygının bir kenara atılmış hâli o kadar baskın geldi ki bana, replikasını yapmanın çok daha zor olduğunu düşündüm. Kötü bir ışığı taklit etmek iyi bir ışığı taklit etmekten çok daha zor aslında. Daha sonra bari çekeceksek güzel bir şey çekelim dedik. Kıyafetler, mekân, ışık ve kamera kullanımı 60’larda çok daha özenli Türk sinemasında. Hem böylelikle film noir estetiğini de dâhil edebilirdim. Bazı hayran olduğum sahne yapıları vardı film noir’lardan. Onları çekmek o kadar keyifliydi ki. Mesela bir aktörün silahıyla jaluzileri açıp dışarı bakması ya da tehlikeli bir teslimat sahnesinin polis tarafından basılması. Zaten onları Türk sinemasından çok Amerikan, Fransız film noir’larından çalıştık. Yeşilçam’a bağlı kalmak gibi bir zorunluluk hissetmedim hiç açıkçası. Kendi Yeşilçam’ımı yaratmak istedim. İlk başta çalışmayı düşündüğüm bazı Yeşilçam danışmanlarının bakış açıları çok duvarlı geldiği için hiçbir danışmanlık da almadım. 60’lardaki gibi giyinen bir adamın 70’lerdeki gibi yumruk sallaması neden problem olsun ki. 

Cemil Şov’un günümüzdeki akışı ile ona paralel akan kurmaca Yeşilçam filmini, diğer taraftan filmin hikâye anlatımına görece daha fazla ağırlık veren ilk bölümü ile giderek neredeyse tamamen bir iç dünyanın dışavurumuna dönüşen finalini bir arada düşününce, farklı tarzları bir arada kullanmak eğlenceli bir deneyime dönüşmüş olmalı. Hem ilk uzun metrajını çeken bir yönetmen olarak senin açından hem de görüntü, müzik, sanat çalışması bağlamında nasıl bir prodüksiyon süreci geçirdiğinizden bahseder misin?

Hâlâ bunları nasıl yetiştirebildiğimize inanamıyorum. Ama bence orada ilk başta sorduğun işinin ehli yaratıcılarla çalışmanın faydasını gördüm. İlk başta oldukça tecrübeli görüntü yönetmenimiz Soykut Turan’ı saymalıyım ki, birlikte reklam da çektik ama sinema filmine çok daha başka bir bakış açısıyla gelmişti. Daha sonra tüm dünyayı birlikte ince ince kurduğumuz yapım tasarımcımız Billur Turan. Üçümüzü bir sacayağının üç parçası gibi gördüm. Çok detaylı bir ön çalışma yaptık. Benim için yıllara yayılan, onlarla birlikte ise aylara… Orada da tasarımcı olmamın şansını kullandım ve tüm filmin shooting board’unu kendim çizdim. İşimizi çok kolaylaştırdı tabii bu. Bir de bence en önemlisi filmin ana prodüktörü olduğum için hiç bir karışanım yoktu. İstediğim sahneyi çıkarıyor, istediğim sahneyi ekliyordum. Bir prodüktör belki de bu kadar risk almazdı, bilemiyorum. En nihayetinde sinema üretimi arzu duyduğun şeyleri yapmak için bulunmaz bir alan. O yüzden sevdiğim şeyler eğer bir araya gelirse benim de seveceğim bir film olur dedim. Ne kadar çekmek istediğim sahne varsa senaryoya eklediğim bir film yapma süreci oldu. 


Cemil Şov, 5 Kasım’dan itibaren sinemalarda.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.