Şu An Okunan
Cem Kaya ile Aşk, Mark ve Ölüm Üzerine Söyleşi: Tarihi Müzikle Anlatmak

Cem Kaya ile Aşk, Mark ve Ölüm Üzerine Söyleşi: Tarihi Müzikle Anlatmak

Cem Kaya’nın prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan belgeseli Aşk, Mark ve Ölüm, İstanbul ve Ayvalık Film Festivalleri’ndeki gösterimi sonrası önce vizyonda, daha sonra da MUBI Türkiye’de izleyiciyle buluşacak. Berlin’de Seyirci Ödülü kazanmasının ardından Türkiye’de de büyük beğeniyle karşılanan film, senenin en dikkat çekici yapımlarından.

Söyleşi: Aslı Ildır, Ekrem Buğra Büte


Advertisement

Arabeks (2010) ve Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması (2014) filmleriyle tanıdığımız Cem Kaya’yla, 2017’den beri üzerinde çalıştığı Aşk, Mark ve Ölüm (Liebe, D-Mark und Tod) üzerine konuşmak için bir araya geldik. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli sanatçıların 60’lı yıllardan itibaren günümüze gerçekleştirdikleri müzikal üretime odaklanan belgesel, bu isimlerin Almanya’daki müzik piyasasını nasıl dönüştürdüğünü ve bu dönüşümün sosyokültürel etkilerini ele alıyor. Kaya’yla oldukça zorlu geçen araştırma, arşiv ve montaj süreci ile filmin Almanya ve Türkiye’de aldığı tepkileri konuştuk. Müzikle olan kişisel bağından da bahseden Kaya, Altyazı okurlarıyla filmin ortaya çıkış hikâyesini paylaştı.

Filmin fikri ilk olarak nasıl ortaya çıktı? Oldukça yoğun bir emek var filmde, bu fikri hayata geçirme süreci ne kadar sürdü?

Bu fikir aslında vardı, herkeste vardı, ben bir yerden çıkarmadım kendi başıma. Bülent Kullukçu ve İmran Ayata arkadaşlarımız bir toplama çıkartmışlardı 2014 senesinde. İsmi de ‘Songs of Gastarbeiter’dı, yani ‘Misafir İşçilerin Şarkıları’. Hepimize burada birinci neslin müziğini tanıttılar. Mesela Yüksel Özkasap’ı ya da Metin Türköz’ü tanımıyordum. Çünkü ben 1970’lerde doğdum, 80’lerde büyüdüm ve o zaman onlar zaten yoktu. Bülent’le İmran’ın sayesinde burada yaşayan ikinci ve üçüncü nesil gurbetçiler birden şunu fark etmeye başladılar: “Doğru, bizim müziğimiz burada Türkiye’ye kıyasla farklı evrilmiş”. Hem konu olarak, hem içerik olarak, hem de müzikal olarak farklı evrilmiş. Bunun üzerine Almanya’da bir furya başladı. Bir de Almanya-Türkiye iş anlaşması yıldönümü de geliyordu, o yüzden bu konu çok revaçtaydı, gazeteler yazıyordu. Ozan Ata Canani diye bir sanatçı çıktı ortaya, o toplamanın içindeydi o da. Onun için ikinci bir kariyer başladı, çok meşhur oldu burada.

Bana birsürü yerden teklif geliyordu, “Cem, seninle birlikte şu konuyu yapalım” diye. Ben hiç oralı değildim, hatta bar işletiyordum, umurumda değildi, “Film mi yapacağım?” diyordum. Ondan sonra Mehmet Akif Büyükatalay ve Ufuk Can’la tanıştım, onlar da bu konu üzerine çalıştıklarını söylediler. Ben de artık razı oldum, “Tamam, hadi yapalım beraber” dedim. Ama bu çok uzun bir süreç. Baştan öngörmüştüm ben çünkü daha öncesinde iki tane film yapmıştım buna benzer. “Bu bir buçuk, iki senede yapılacak bir film değil arkadaşlar” diye bir uyarıda bulundum ilk başta, “buna da var mısınız?” diye. Çünkü bunun araştırmasına girersek çok uzun sürecek, bir de çok para isteyecek ve o parayı da bulmak çok büyük bir sorun olacak. Böyle başladık, sonra beş sene sürdü filmi tamamlamak. 2017’de başladık, 2022’de Berlin Film Festivali’nde piyasaya çıktı. Çok da ağır bir süreçti; hem arşiv taraması hem lisanslama süreci, çekimler… Çok ağır bir montaj süreci vardı, bir de ben kendim yaptım montajı. O da çok büyük bir yüktü aslında. Montaj çok uzun sürdü çünkü çok fazla materyal vardı. Arşivler o kadar doluydu ki malzemeyle… Ya da biz fazlasını mı yaptık artık inek öğrenciler gibi, bilmiyorum. Üç beş film daha çıkar, böyle bir durum var.

Uzun süren bir arşiv çalışması olduğu belli. Peki bu yükün altından nasıl kalktın, nasıl bir yöntem izledin?

Altında bir yöntem yok, hayvan gibi çalıştım. Düzenli çalışma saatim günde 12 saat, hatta 16 saate de çıkabiliyor. Çalışıyorum, uyuyorum, uyanıyorum ve çalışıyorum yani, özel hayat yok. Bu senelerce böyle sürdü. Yani iki hafta yaparsın, üç hafta yaparsın, proje bitmek üzeredir vs… Ama bu öyle bir şey değil. İki buçuk yıl başka bir şey yapmadım.

Bir hikâye akışı var ortada, baştan var mıydı bunları hepsi yoksa arşivle mi şekillendi?

Arşivle şekillendi. Başta bir anlatı vardı tabii ki ama o çok naif bir anlatıydı. Çünkü biz bihaberdik olup bitenden. Kendi tarihimizi de doğru düzgün bilmiyoruz, hep kitaplardan öğreniyoruz. Çok okuduk tabii ki, orada zaten aydınlandık biz. Biz gerçekten burada kendi tarihimizi bilmiyoruz, çünkü anlatılmıyor, okullarda öğretilmiyor. Arşivlere gelince de şöyle; mesela birisi bir televizyon belgeseli çekmiş bir konuyla ilgili, 60 dakika ya da 90 dakika. Onu izliyorsunuz ve şey diyorsunuz, “Ya ben bu filmi neden yapıyorum?” Zaten âlâsı yapılmış. Belki müzik üzerine yapılmamış ama bu konunun başka bir yönü üzerine yapılmış. Dolu dolu zaten o filmler, çok da iyi yapılmışlar. Bunlar 70’li yıllarda 16mm çekilmiş, çok da iyi düşünülmüş. O dönemde televizyon farklı bir mecra, televizyon filmleri çok iyi yapılıyor, özellikle Almanya’da. Günümüzle kıyaslanamayacak kadar iyi. Her filmi Werner Herzog yapmış gibi düşünün, bu gibi şeyler düşüyor önümüze sürekli.

Bir de şöyle bir soru var: “Ben bu filmi nasıl katlederim? Bu kadar güzel bir filmin içinden nasıl sadece iki dakikalık bir parça alırım ve kendi salak filmime koyarım?” Gerçekten böyle etik sorunlar da var. Bunu hiçbir söyleşide kimseye anlatmadım.  Diyorsun ki: “Bu bütün olarak güzel, bunun tamamını göstermek lazım. Küratör olup bir festival yapsam da bu filmi göstersem” diyorsun. Ama olmuyor işte. O filmden çok ufak bir parça alıyorsun mesela, bunlarla çalışıyorsun. Tuncel Kurtiz’in bir filmi var E5 Ölüm Yolu (1978) diye, belgesel film. Tuncel Kurtiz İsveç’te yaşarken İsveç Televizyonu paralarıyla Almanya’ya geliyor ve gurbetçilerin sıla yolunu anlatan bir belgesel çekiyor. Gerçekten çok güzel. Oradan çok kısa bir sahne kullandım ben bizim filmde. Bir de yazmıyoruz ya altına hani hangi filmden kullanıyoruz diye, çünkü kolaj film… Hani mideme kramplar giriyor böyle “Asıl bütün filmi göstermek lazım, çünkü bu çok güzel bir film” diye.

Onun dışında arşiv malzemesiyle çalışmanın şöyle de bir boyutu var, çok iyi organize etmeniz lazım. Kendi sisteminize geçirmeniz lazım. Mesela arşiv numaralarıyla geliyor bize tüm filmler, saçma sapan numaralar var üzerinde. İsimleri değiştiriyoruz, tarihi önden yazıyoruz ama ters… Önce sene geliyor, en arkada nereden aldığımız yazıyor, kanal ismi yazıyor… Bir daha bulabilmek adına kendi sistemimize göre yazıyoruz. Bir de tagleme var, doğru düzgün taglemek zorundasınız ki her şeyi ki bulabilesiniz. Mesela Cem Karaca diyelim. Cem Karaca’nın bir tane görüntüsü var.  Mesela diyorum ki “Ya ben bunu görmüştüm, şu arşivde vardı ve bulamıyorum kendi sistemimde.” Niye? Çünkü asistanlardan biri onu yanlış taglemiş. Orada çıldırıyorsun tabii çünkü işi çok titiz bir şekilde yaptığınızda montajdaki işiniz de kolaylaşıyor. Çok malzeme var. Biz de bunu çok titiz bir şekilde yapmaya çalıştık, çok zaman aldı tabii ki. Arşivleri organize etmek çok zaman aldı. Ondan sonra montaj çok daha kolaylaştı tabii ki. Aradığınız şeyi kolayca bulabildiğinizde işiniz kolaylaşıyor çünkü çok malzeme var.

Hem tarihsel hem de politik olarak bir bölümleme var Aşk, Mark ve Ölüm’de. Onu da mı malzeme belirledi yoksa senin kafanda var mıydı öncesinde?

Kafamda vardı ama malzeme şöyle belirledi: Öncelikle biz filmin konseptini şöyle yapmadık, “Burada sanatçılar vardı ve bakın sanatçıları tanıtıyoruz”. Bir sanatçıdan diğerine zıplayıp sıra sıra sanatçıları tanıtalım ve günümüze kadar gelelim gibi bir konsept değildi bu. Baştan buradaki göçün siyasi ve hatta güncel yaşamla olan ilişkisini de anlatmak istiyorduk. Burada göç tarihi için de çok önemli seneler var, mesela 1973 senesi. Petrol krizi patlıyor, işsizlik artıyor, önce göçmenleri çıkartıyorlar, göçmenler geri dönmüyorlar ve hatta burada iş hayatına giriyorlar. Ailelerini getirmeye çalışıyorlar filmde de anlattığım gibi. Birden burada bir tüketim dünyası da doğuyor. Mesela restoranlar açılıyor çünkü işsiz kalanlar Türkiye’ye dönmektense burada iş kuruyorlar. Bir iş kurma furyası da var. Buraya gelen ailelerle beraber bir piyasa oluşuyor, piyasayla beraber yeni tüketim alışkanlıkları doğuyor. Mesela Türk yemekleri lazım, ihtiyaç var yani. Tarihte bu gibi dönemeç noktaları var. 1982 senesinde de var yine. Size bir miktar para veriyorlar Türkiye’ye dönün diye, 10 bin Mark kadar. Öyle bir girişimde bulunuyor Alman Devleti. Bunu alanlar da var mesela, onunla ilgili çok güzel bir film de var. 10 bin Markı alıp da Türkiye’ye geri dönen bir kadının portresi. Çok komik bir belgesel çünkü kadın parayı alıp dönmek istiyor Türkiye’ye, bırakmıyorlar. Sürekli bürokratik bir engel çıkıyor karşısına. Gidecek yani, zaten devlet de gitmesini istiyor ama gidemiyor.

Buradaki bütün tarihimizi de filmin içine katmayı hep düşünüyorduk. Ama arşiv görüntülerini izledikten sonra özellikle istedik, çünkü biz arşivde sadece müzikle ilgili tarama yapmadık, tam bu tarihle ilgili tarama yaptık. O yüzden zaten arşiv çok büyüdü. Sadece müzisyen arasaydık, buradaki eğlence kültürüyle ilgili bir şey yapsaydık belki o kadar büyümezdi ama göçle ilgili her şey hakkında bir arama yaptığınızda, tabii ki inanılmaz bir araştırma içine giriyorsunuz. O yüzden bu ilk baştan konsept olarak vardı ama görüntüler o kadar iyi çıkınca, mesela Ford Grevi görüntüleriyle Cem Karaca görüntüleri… Bunların ikisini bir araya getirme fikri montajda şekillendi. Yani ben bunu öngöremezdim. İşte Cem Karaca’nın o konserini bulacağız, ayrıca müziğini kullanacağız Ford Grevi’nde, hem de konser görüntüsü çıkacak aynı şarkının… Bunları öngöremezdim mesela. Ford grevinden konsere bağlıyoruz ya direkt, orada acayip bir sihir var. Beni bile çıldırtıyor o sahneye, böyle konsere geçince “aaa” oluyorum. Onu arşiv ya da o bulduğumuz görüntüler şekillendirdi.

Zaten müzik kadar aslında sosyoloji metni var filmin. Sosyolojik bir hikâye anlatıyor, yazılmamış bir tarihi yazma gibi bir şeyi var.

Evet, ama yine de çok kişisel. Objektif bir belgesel de değil yani. Yine böyle bir essay, bir kolaj, ‘benim düşündüklerim’  gibi bir şey aslında.

Peki senin daha kişisel yaşamınla ve göçmen kimliğinle nasıl bir ilişkisi var filmin? Bu süreçte sen nasıl değiştin, biraz onu merak ediyoruz.

Çok değiştim, gerçekten. Buradaki seyirci filmi izleyip nasıl değişiyorsa ben de bu süreç içinde öyle değiştim. Buradaki seyirci filmi izleyip ayağa kalkıp coşuyor ya, “Sonunda birisi bizim hikâyemizi anlattı. Dilimizde tüy bitti Almanlara kendimizi anlatacağız diye” gibi bir durum var ya… “Hâlâ görmüyorlar işte, hâlâ bizi hor görüyorlar. Kültürümüzü anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar, tanımak istemiyorlar, görünür değiliz”i değiştiriyor film. İnsanları güçlendiriyor -“empowerment” diyor ya Amerikalı- onu yapıyor. Bu bende de gerçekleşti. Ben tabii bunun daha fazlasını izledim, bu sürecin daha da içine girdim ve çok şey öğrendim. Kendi tarihimi öğrendim. Çünkü ben Almanya’nın tarihini biliyordum hani az buçuk. Nedir işte 68’de RAF çıktı mesela… Mesela buradaki sol muhalefetin içindeki misafir işçilerin rolü hiç anlatılmıyor ki rolleri çok büyük. Çünkü Almanlardan çok daha organizelerdi. İtalyan ve Yunan solcuları mesela, Almanya’da bir sürü şey yaptılar. Yunanistan 1975’e kadar bir diktatörlüktü, İspanya ve Portekiz diktatörlüktü. Yani buraya gelen misafir işçiler çok politizeydiler. Çünkü ülkelerinde çok hardcore bir politik durum vardı. Bir nevi burayı ve buranın antifaşist mücadelesini de şekillendiren… Yüzde ne kadar bilmiyorum ama onlar da bu işin içinde varlar ama tarihte anlatılmıyorlar. Hep Almanlar anlatılır, hep RAF anlatılır. Mesela burada meşhur, Frankfurter Häuserkampf denen bir mücadele vardı. Frankfurt şehrinde evleri korumak için verilen, evlerin yıkılmasına ve kentsel dönüşüme karşı bir mücadele. O mücadelenin başını çeken İtalyan işçilerdi, bu çok net. Ama tarihte bu yazılmıyor bu mesela.

Kişisel demişken bir de şunu sormak istiyoruz, arşiv araştırma meselesine ek olarak senin müzikle olan ilişkin neydi? Kendi kişisel tarihinde müziğin ve filmde anlatılanların nasıl bir yeri var? Senin çocukluğun ve gençliğinden neler var? Anlattıkların arasında senin de deneyimlediğin kısımlar var mı?

Benim müzikle ilişkim… Tabii ki evde çok müzik çalardı, sürekli. Annem çok çalardı. Sonra düğünlere çok giderdik, hatta sadece oturduğumuz yörede değil, yüzlerce kilometre ötedeki düğünlere de gidilirdi. Özel davetiye gerekmezdi düğünlere gitmek için, çünkü düğünler sosyal platformlardı aslında ve herkese açıktı. O yüzden düğünleri çok iyi hatırlıyorum mesela. Türkiyeli müzik dinlemek için zaten düğüne gitmeliydiniz. Üç senede bir bir konser oluyordu belki ama canlı müzik düğünde dinlenilirdi. Müzik restoranları da öyle. Gazino kültürünü Türkiye’de daha çok deneyimledim, çünkü orada da bir dönem yaşadım ben. Almanya’da da bunu gördüm, o kadar değil ama. Benim hayatımda tabii bir de cemevleri vardı. Çünkü orada da çok fazla müzik çalınırdı. Zaten her şey müzik üzerinden şekillenirdi. Sonra gençken hip-hop müziği geldi tabii. O ilk nesil hip-hop’u ben de dinliyordum yani. Çünkü hip-hop bizim için a başka bir ifade biçimiydi. Anne babalarımız arabesk müzikle isyan etti ama o müzik bizim için geçerli değildi. Bize farklı bir müzik gerekiyordu o dönem. O da hip-hop oldu.

O dönem nasıldı hakikaten? Hip-hop kuşağının ilk dönemine şahitlik ettim dedin, nasıldı?

Göçmen gençlerin parası yoktu bir kere. Dikkat et, göçmen gençlerin çoğu DJ falan değil, orta sınıf Alman gençler oluyor hep DJ. Onlar plak alabiliyorlar. Göçmen gençlerin yaptıkları şey breakdance’tı. Çünkü breakdance için hiçbir şey istenmiyordu. Hatta grafiticiler bile… Çok ender Türkiyeli grafitici çıktı, çünkü ona da sprey boya lazım mesela. Öyle bir para yoktu bizde. Bu piyasa şehirden şehre farklı evrildi bir de, o da önemli. Frankfurt’taki piyasayla, yani oradaki gençlikle Berlin’deki gençlik çok farklıydı. Bir de Almanyalar daha birleşmemişti henüz 1980’li yıllarda. Burada jamlerde buluşurdu gençlik. Bir hip-hop jami olurdu bir şehirde, diğer şehirlerden herkes oraya giderdi. Orada Amerika’dan bildiğimiz şekilde, yani toplu bir şekilde dansçılar dans ederdi, hip-hopçular freestyle yapardı, dışarıda grafiticiler grafiti yapardı duvarlara. Böyle bir ortamdı. Bir de gençlik merkezlerinde şekillendi bunların hepsi. Burada gençlik merkezi diye bir sistem vardı, hâlâ da var ama o kadar güçlü değil. Eskiden mesela bir mahallede bir gençlik merkezi olurdu. Oraya giderdiniz ve orada pek çok imkân sunulurdu. Bir plakçalar ya da DJ seti orada vardı mesela, orada çalışırdınız. Karakan var ya hani sonradan Cartel oldular Nürnberg’de. Onlar Nürnberg’de oturdukları mahallenin gençlik merkezinde buluşuyorlardı, orada müziklerini icra ediyorlardı. Gençlik merkezleri akşamlar düzenliyordu, gençlik o akşamlara gidiyordu. Çok genç çocuklar bir de, 14-15-16 yaşlarında, bu işe giriştiler orada. Gençlik merkezlerinde bu jam dediğimiz bu partiler büyüdü ve konserler hâline geldi. O isimler ortaya çıktı. En son Kool Savaş… Ya da ilk Azad çıktı aslında piyasaya, meşhur oldu. O Türkiyeli değil ama göçmenleri temsil eden bir rapçi. Ondan sonra aldı başını gitti.

Peki filmdeki tüm isimlerle ve müzisyenlerle nasıl iletişime geçtiniz? Daha önceden tanıyor muydun? O süreç nasıl yürüdü, tüm o röportaj süreçlerini çok merak ediyorum.

Bir kısmını çok iyi tanıyordum. Çünkü Arabeks’i (2010) çekerken onlarla çekimler yapmıştım. Mesela Muhabbet’i ilk kez 2009’da çekmiştim, tanışıyorduk. Cavidan Abla, Cavidan Ünal, Avrupa’nın divası… Arabeks için Almanya’da bir turlamıştım, onun gittiği gazinolara gitmiştim, orada çekimler yapmıştım. Hatta rakı yakmayı orada ilk kez gördüm. Gördünüz filmde böyle şey yapıyorlar, rakıyı yok ediyorlar. Bilmiyorum Türkiye’de var mı, ben hiç görmedim.

Biz de görmedik hiç.

Belki buraya ait bir şeydir. Hani farklı evrildi dedim ya müzik, bütün kültür farklı evriliyor bir yandan da. İşte orada ilk kez görmüştüm ve çıldırmıştım, demiştim ki “Bunu bir anlatmam lazım” ama işte Arabeks’e giremedi o. Onun dışında Ömer var, Almanya’da kasetçi arkadaşım, ondan zaten kaset satın alıyordum eskiden.

Filmin başındaki kasetçi değil mi?

Evet evet, kanepeyi açıyor ya alttan.. Aynı binada bir alt dairede çekmiştim onu 10 sene önce.  Aynı hikâyeyi yaptık daha kötü bir kamerayla ama ev daha güzeldi, renkli renkliydi. Kasetleri böyle diziyor ya, onu o zaman da onunla yapmıştım. Aynı sahneyi gerçekten bire bir, sadece daha kötü bir kamerayla orada çekmiştim mesela.

Röportajların klasik havasını kırıyor senin bu tip sahnelerdeki pek çok tercihin, çok farklı ve beklenmedik anlar seçmişsin. Onları seçme süreci nasıl oldu? Mesela bir hata gibi duran bir şeyi bilerek koymuşsun ve seyirci en çok o tür anlarda gülüyor.

Ben onları hep yapıyordum, Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması’nda (2014) da var o. Benim şöyle bir problemim var: Anlatımım en başta konvansiyonel bir anlatıya benziyor. Niye? Çünkü konuşan kafa belgeseli.

Hiç öyle değil aslında.

Değil ama format olarak öyle. Açıyorsun, konuşan kafa, diyorsun “Öf yine mi konuşan kafa?” Sonra adam bir şey diyor, “Bir dakika bir dakika ne dedi bu?” oluyorsun. Ben orada kırıyorum konuşan kafayı… Benim zaten bütün düşüncem, “Ben bu konvansiyonel yapıyı nasıl kırarım ki seyircinin önyargısını hemen bozayım”. Konuşan kafa ama bunlar saçmalıyor çoğu zaman. Mesela Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması nasıl başlıyor? Diyor ki Kunt Abi, “Ya dünyada 35 tane konu var” diyor, “Hee, nee” derken löp diye filmin içine alıyor seni. Sonra diğeri geliyor “Yok, 32 konu var” diyor. Oradan “Tamam, bu iyi bir film” diyorsun. “Bunu izlerim”e geliyorsun. Ama hemen ilk saniyede yapman lazım bunu. Bu filmde ne diyoruz? “Ya benim şöyle bir rüyam var, böyle bir hayalim var, NASA beni arasa ve dese ki ‘Ay’da çalar mısın?’”

Şunu söylemeye demeye çalışıyorum: Bunu niye yapıyoruz? Çünkü dakika bir gol bir, “Bakın çok ciddiye almıyoruz kendimizi” demiş oluyoruz, hani “Bu çok eğlenceli bir şey olacak, kaçırmayınız” gibisinden…  O yüzden bu tercihler. İhsan Abi var kasetçi, Yüksel Özkasap’ı anlatırken Yüksel Özkasap’ın şarkılarını unutuyor ya, “Ee, şimdi hatırlamıyorum” diyor. Çok ince bir detay ama çok komik. Normalde koymazsın bu filme, değil mi? O ‘normalde koymazsın’ı hep biraz bypass etmeye çalışıyorum işte. Zaten o yüzden eğlenceli oluyor bence.

Aşk Mark ve Ölüm

Seyircinin önyargısını kırmak istedim dedin ya, gerçekten hem Berlin’deki gösterimde hem de İstanbul’da bu kadar beğenileceğini tahmin ediyor muydun? Seyircinin bu kadar ilişki kurmasını, beğenmesini, gülmesini, hatta ayakta alkışlamasını bekliyor muydun?

Yok, gerçekten beklemiyordum. Ben filmin Almanya’da patlayacağını düşünüyordum, bizim buradaki kolektif hafızamız yüzünden.  “Bunların hepsini beraberce yaşadık ve işte gördük” gibi bir yerden. O yüzden burada daha çok sükse yapacağını düşünüyordum. Yapıyor da. Ama Türkiye’deki tepkileri beklemiyordum, gerçekten beklemiyordum. Bir de soruyorlar bana burada, “Türkiye’de nasıl tepki aldı” diye, ben de “İnanılmaz” diyorum ama anlatamıyorum,  neden?

Sence peki neden, buradaki seyirci nasıl bir ilişki kurdu seninle?

Valla bilmiyorum. İki tane tahminim var böyle. Bir yandan şey diyorum: “Belki herkesin böyle Almanya’ya giden bir amcası, dayısı, bir akrabası vardır, bir Almanya hikâyesi vardır, belki oradan ilişkiyi kuruyorlardır, empati kuruyorlardır.” Ya da Almancılarla ilgili çok önyargı var ya hani. İşte Türkçeyi bozuk konuşurlar, gelirler büyük arabalarıyla hava atarlar, çocukları şımarıktır, “McDonald’s nerede?” diye soran tipler… Bir de gerçekten bir şey var Almancılarda benim de gördüğüm, garip bir naiflik mi diyeyim bilmiyorum ama… Avrupa odaklı bir bakışları var, sanki Türkiye’ye keşfe gelmişler gibi. Bu önyargıları kırdı belki de film.

Peki politik bir dayanışma hissi yaratmasını bekliyor muydun? Milliyetçi bir yere savrulmayan, buralılık hissiyle yoğrulmuş bir tür dayanışma hissi var sanki buradaki seyircide? Belki de bu nedenle böyle bir ilişki kurabilmiştir Türkiyeli seyirci.

Bak bunu hiç düşünmemiştim. Birisi Letterboxd’da şey yazmıştı “Eve gidip Türk bayrağımı ütüleyeceğim” (Gülüyor).

Bir yandan da filmin hiç öyle bir tonu yok, milliyetçi bir ton kesinlikle yok. Film seyircinin buralılık ve Türkiyelilik duygusuyla temiz bir yerden ilişki kurmasını sağlıyor belki de. Bence buradaki insanlar buna çok açlar. Çünkü milliyetçi bir damar olmadan, her şey üstüne boca edilmeden sadece buralılık üzerinden temiz hisler yaşamak bizim çok uzak kaldığımız bir şey. Film bunu veriyor biraz da, temelde herkesin bu kadar coşmasının sebebi bu.

Evet evet, anladım. Günümüz Türkiye konjonktürüne bakılırsa tabii ki. Çok nefret ediyoruz birbirimizden. Öyle bir durum var ya şu an. Filmdeki isimlerle nasıl irtibata geçtiğim meselesine geri döneyim. Bir kısmını tanıyordum önceden ve iletişimi bırakmadım. Bu on sene içinde arada arıyordum hepsini, hal hatır soruyordum. Mesela İsmet Abi de öyle, İsmet Topçu’yu çok uzun zamandır tanıyorum. Diğerleriyle de vakit geçirmek zorunda kaldım. Burada Hasengarten parkı var, emekli müzisyenlerin takıldığı. Onlarla iki sene geçirdim. Ne zaman evde montaj yapamadıysam, Hasengarten parkına gidip onlarla takılıyordum. Bir de baya dost oldum yani o ekiple, 10-15 sene sonra orada ben de oturacağım. Oturacağım derken, sandalyem olacak çünkü herkesin sandalyesi var orada.

O sahnede bir de şöyle bir şey var mesela, onlar da artık ikinci nesil. Onu unutuyoruz, çok yaşlı gözüküyorlar diye ama aslında ikinci nesiller, çatır çutur Almanca konuşuyorlar ama asıl o parkta kök salmış olmalarını çok ilginç buluyorum. Burada her zaman “Ya Alman mısınız, Türk müsünüz?”, “Nereye aitsiniz?” diye sorulur. Bu kimlik olayı Almanya’da hep soruluyor ya. Entegrasyon, asimilasyon bütün bu saçma sapan diskurlar dönüyor burada, üzerimizde baskı yaratılıyor. Ben şunu gördüm süreçte, bu insanların derdi Almanya’yla, Türkiye’yle falan değil. Bu insanların olayı bulundukları yöreyle alakalı. Bu insanlar kendilerini Berlinli hissediyor. Alman falan hissetmiyorlar ama Berlinli hissediyorlar gerçekten. Ama diğer taraftan da adam Dersimli, Erzincanlı, Elbistanlı, Bayburtlu ve bunu orada yaşayabiliyor. O kadar şey ki… Nasıl diyeyim, böyle tüm bunları sorgulamıyor; “Ben şu muyum, bu muyum?”… Böyle konular geçmiyor orada. Yani Müslüm Gürses’i de dinleyip, icra edip yine Berlinli olabiliyor mesela, ben bunu çok güzel buluyorum.

Filmin MUBI üzerinden gösterime girişine ve vizyon gösterimlerine nasıl karar verdiniz? Pandemiden sonra özellikle yerli filmler çok zor vizyona giriyor artık, pek izlenmiyor. Daha çok MUBI’ye vermeye başladı filmlerini yönetmenler doğal olarak. Ama sen her ikisini de yapıyorsun.

Bu benim kararım değildi zaten, yapımcının ve Taskovski Films’in kararıydı. İşler büyüdü garip bir şekilde, onlar aralarında karar verdiler buna ama MUBI çok sevdi filmi, onu diyebilirim. Hatta şey dedi MUBI bize: Bu filmi kurmaca filmmiş gibi vizyona sokmak istiyoruz, reklamını da ona göre yapıyoruz. Çok sevdiler diye galiba, filmi coşkulu bir şekilde almak istediler. Bu beni bir taraftan da oldukça şaşırtıyor. Sonuçta film bir nesne, profesyonel alandaki insanların bu kadar coşkulu bakmaları çok garip. Bir profesyonel olarak “Bu da bir film yani, çok para kazanacağız” falan dersin ama öyle değil işte, herkes çok seviyor.

Filmin kendi meziyetlerinden de kaynaklanıyor bence bu. Çok fazla belgesel çekiliyor ülkede ama bu film belgesele karşı o önyargıyı kırmak için en doğru filmlerden biri. Senin o öznel sesin fazlasıyla etkili, bir nevi “auteur” belgeseli bile diyebiliriz buna ve bu bizde pek olmayan bir şey. Bir yandan da MUBI seyircinin coşkusunu da görüyor, görülmeyecek gibi değil. Burada (Ayvalık’ta) herkes Aşk, Mark ve Ölüm’den bahsediyor, İstanbul’da da bahsediyorlardı. MUBI’nin de bunu fark etmemesi mümkün değil zaten. Seyircinin sahiplenmesiyle olmuş bir şey bu bence.

Vay be, ne yapmışız! Utanıyorum  artık ya, gerçekten. Burada, Almanya’da da gösterimlere gidiyorum ve çok büyük bir şey var, bir sevgi var… Yani gelen karşılık olarak. İnsanların gözleri parlıyor. Çok güzel tabii ki, her yönetmen böyle bir şey olmasını ister hayatında bir filmi için en azından. İnanılmaz bir şey yani bu süreç, beni de çok değiştiriyor. Eskiden çok daha katıydım mesela, eleştirirdim herkesi. Şimdi ise yavaş yavaş şöyle oluyorum,  “Yok ya iyi çocuk, filmleri de okey”… (Gülüyor)

Mesela bu ikinci ve üçüncü nesil genç seyirci çok beğeniyor filmi. Geliyorlar şey diyorlar: “Ya işte ikinci kez izliyorum ve vizyona girince annem ve babamlarla da gireceğim.” Ben de diyorum ki: “Ya yapma, ne yaptın sen? Boşver girme, başka filmler de var.” Yok illa izleyeceğim, izleteceğim… Mesela bir tane arkadaşımız var, bir festivalde tanıştık. Kendi yaşadığı şehre yakın başka bir şehirde de film gösteriliyor, oraya da gelmiş ve kendi şehrinin kültür işleriyle uğraşan birisini getirmiş yanında, o da izlesin diye. Sen bizim şehirde bir organizasyon yap diyor. Yani bir tür aktivizme dönüşüyor garip bir şekilde.

Bahsettiğimiz dayanışma meselesiyle mi alakalı acaba bu, insanlar filme dair hislerini paylaşmak istiyor, “Bunu yaymalıyız, insanlar bunu görmeli”, gibi…

Evet, aynen ondan bahsediyorum! Öyle bir etkisi var filmin: “Herkes bunu izlemeli!” Geçen gittiğim bir gösterimdeki bir seyirci şöyle dedi: “Ya bunu niye para istemeksizin YouTube’a koymuyorsunuz?” Oraya kadar gidiyor yani, anlıyorum tabii herkes izlesin diye diyor ama ben ne yiyeceğim o zaman? (Gülüyor.)

Filmin MUBI’yle çok fazla seyirciye ulaşması muhtemel. Türkiye’deki MUBI’nin çok güçlü kitlesi var. Son olarak, yeni projeler var mı önünde?

Önce bir kafamı toparlamam lazım çünkü beş senedir tatil yapmadım, hiçbir yere gitmedim gerçekten. Bu süreç beni çok yordu ve hala yoruyor çünkü bitmiyor. Yani düşündüğüm bazı şeyler var ama ne olacağını bilmiyorum. Bir de yeniden Türkiye, pop kültür konuları mı, yoksa bu üç film sonrası artık başka bir şeyler mi yapayım… Adım çıktı bir kere… (Gülüyor). 

Kurmacaya yönelmeyi düşünüyor musun hiç?

Onu da bilmiyorum açıkçası. Kurmaca bir hikâyem var, çok da manyak bir şey ama arşivle yine iç içe olması gereken bir şey bana sorarsan. Ama onun geliştirme sürecine girmem lazım önce. Bir de tabii elimde o kadar çok materyal var ki arşivle ilgili, tamamen bir found footage film de yapayım diyorum, hiç konuşmacı olmasın. Mesela How to with John Wilson (2020) vardı ya, onun tarzını çok seviyorum. Şokopop’un tarzını da çok seviyorum. Onların karışımı bir şey yapabilirim.


Aşk, Mark ve Ölüm, 23 Eylül itibariyle sinemalarda.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.