Şu An Okunan
Birol Ünel: Kendini Kaybederken Bulan Adam

Birol Ünel: Kendini Kaybederken Bulan Adam

Çoğumuzun Duvara Karşı’yla tanıdığı Birol Ünel’in en büyük performansı hayatıydı. Konformizme asla pabuç bırakmayan, milliyetsiz, önyargısız, gözü pek bir “sokak çocuğu”, gerçek bir dünya vatandaşıydı… Bir Kreuzberg’li. Dramaya olan tutkusunda, sınırları zorlayıp sahici bir duygusal alışveriş yaşama çabası gizliydi.

Duvara Karşı’yı (2004) Berlinale’deki prömiyerinde izlemiştim. Hınca hınç doluydu salon; herhalde bin beş yüz gazeteci vardı içeride. İstanbul dışında ilk kez bir uluslararası festivalin yarışma gösterimine katılıyordum, hayli deneyimsizdim ama olacak olanı anlamak zor değildi. Gösterim bittiğinde salondaki duygusal elektrik yükünü hissedebiliyordunuz; Duvara Karşı, Altın Ayı’yı kazanacaktı. Ve öyle de oldu. Reinhard Hauff’un Stammheim’ından (1986) o yana ilk kez bir Alman, Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ından (1963) beri ilk kez bir Türk filmi kazanıyordu büyük ödülü. “Deutsch Türkische Freundschaft”ın zaferiydi film. Küçük bir kısmı Türkiye’de geçse de temelde Almanya’da yaşanabilecek bir hikâyeyi, Türklere özgü bir duygusal taşkınlıkla, Türk-Alman bir yönetmenin duyarlılıklarıyla anlatmış, normal şartlarda rasyonel/entelektüel analizlerle, ‘sektörel’ muhabbetlerle dönen bir ortamı ateşe vermişti. Bu, Fatih Akın’ın olduğu kadar Birol Ünel’in ve Sibel Kekilli’nin de başarısıydı zira –evet film bir kurmacaydı ama– herkesin bildiği üzere, ikisi de büyük ölçüde kendilerini oynamışlardı. Cahit Tomruk, aynı zamanda Birol Ünel’di. İki sene sonra Rolling Stone Türkiye için portresini yazmak üzere onunla Berlin’de bir hafta geçirdiğimde, buna yakından şahit olacaktım: Günlerini nasıl kaotik bir sürüklenmeyle geçirdiğine, konformizme nasıl asla pabuç bırakmadığına, nasıl milliyetsiz, önyargısız ve herkese açık olduğuna, bir duygudan diğerine ne kadar hızlı geçiş yapabildiğine, belaya bulaşmaktan nasıl çekinmediğine, nasıl bir “sokak çocuğu” olduğuna… Röportaja gelmeyi unuttuğu için onu gidip evinden almam ve uyandırmam gerektiği de oldu; “Yeşim hemen buraya gelmen lazım!” diye arayıp çağırdığı Volksbühne’nin ‘eski tiyatrocular’ buluşmasında az sonra kanepede sızıp kaldığı ve sokakta tanıştığımız Alman ergenlerin durduk yere gidiverdiğimiz ev partisinde tango yaptığı da… Hepsi, gonzo muhabirlik yapmaya hevesli genç bir gazeteci için bulunmaz fırsattı. Ne saçmalık yaşansa, makalemi daha da zengin bir hâle getiriyordu.

Gün boyu aktördü Birol Ünel. En büyük performansı da hayatıydı elbette. İzlenmeyi, dikkat çekmeyi seviyordu. Zaten daha çekingen, daha kontrollü ve korunaklı birisi, yeni tanıştığı, ne yazacağını bilmediği bir gazetecinin yanında o kadar fütursuz olamazdı. Bilmem yakınları ne der; ister sahnede, ister hayatın içinde olsun, dramaya olan tutkusunda, karşısındakinin sınırlarını zorlayıp sahici bir duygusal alışveriş yaşama çabası var gibi görünmüştü bana. Kendinizi kendinize sakladığınız kibar durağanlıkları bozguna uğratıverirdi. Oyuncu olmak için doğmuştu bana kalırsa. O dönemde yaşadığı ekonomik sıkıntılardan bahsederken şöyle demişti: “İnsan bu işe, oyunculuğa nasıl değer biçiyor? Sorun şu ki, oyunculuğa değer biçemezsin çünkü orada ruhunu satıyorsun, onu ortaya koyuyorsun. Bunun fiyatını kim söyleyebilir ki?” Karakteri ve yaşam biçimi onun Duvara Karşı’yla (nihayet) yakaladığı şöhreti istikrarlı, kârlı bir başarıya dönüştürmesine engel olduysa da, onu aynı zamanda bir efsane yapan şeylerdi elbette.

Çoğumuzu Birol Ünel’le tanıştıran Duvara Karşı‘da, Cahit ve Sibel.

Birol Ünel’i ziyaret ettiğim sırada, bir film çekimi için yurtdışında bulunan ve Hırvat bir aktris olan kız arkadaşı Lea Mornar’la yaşıyordu. Polonyalı annesiyle birlikte Köln’de yaşayan (o zaman on sekiz yaşında olan) oğlu Stanis ise birkaç aylığına yanında kalıyordu. Çocuk sahibi olmanın en güzel yanlarından birinin, her zaman tartışacak birisinin olması olduğunu söylemişti: “Onunla kavga etmeyi seviyorum. Aynı kanı paylaşmak yetmez. O bağ için mücadele etmen, peşinden gitmen gerekir. Stanis’le kavga etmek zevkli çünkü o da benim gibi biraz kaçık.” Kavga etmenin ‘güzel’ yanlarıyla ilgili muhabbetimiz şöyle sürdü: “Ben karanlık tarafımı biliyorum ve bazen onu yaşamayı seviyorum. Bazen işler tehlikeli hâle de gelebiliyor ama bu OK, çünkü ben o hanımevladı değilim. Doktorlar kaç defa bu adam ölecek dedi. Koku alamıyorum mesela şu an. Çünkü son seferde burnum beynime geçti. Beş gün komada kaldım bir keresinde. Sekiz yıl önceydi bu, beş skinhead yüzünden.”

Irkçılıktan, milliyetçilikten hiç haz etmeyen, gerçek bir dünya vatandaşıydı Birol Ünel. “Almanya’da yabancı, Türkiye’de Alamancı” gibi serzenişleri yoktu. Almanların özellikle 2000’ler boyunca büyük bir hevesle üzerinde durdukları “multi kulti” kavramını ise son derece mânâsız bulduğundan bahsetmişti. “Bu İstanbul’da normal bir şey. Ama burada herkes bundan bahsediyor. Üzerine tartışıp ‘bir yabancıya nasıl davranmalıyım’ diye düşünüyorlar. Oğlumun her yerden arkadaşı var. Çok kültürlülük bu işte ve üzerinde konuşmana gerek yok. ‘Oh demek siyahsın, siyahları severim!’ Bu gerçekten saçmalık!”

1961’de Silifke’de doğmuş. Annesi Antakyalı, babası Azeri. “Almanya’da yaşıyorum ve Türk pasaportum var, o kadar” demişti. İlk yedi yılını Mersin’de büyükannesiyle geçirmiş; öyle anlatmıştı. “Ailem önceden Almanya’ya çalışmaya gelmişti. Bremen’de bir köyde yaşıyorduk. Babam kaynakçılık, annem de peruk yapıyordu.” On altı yaşında onları terk etmiş ama. “Özgür olmak istiyordum. Ailemin hayatını kullanmak, onlar gibi olmak istemiyordum. Çok fakir bir aileden geliyordum. Kendi imkânlarımı bizzat yaratmam gerektiğinin bilincindeydim.”

Kankası Ingo’yla birlikte düşmüş yollara. Marangozluk eğitimi almış. Epey bir süre, hayatta ne yapacağına dair en ufak bir fikri yokmuş. Tek bildiği, düzenli bir işte çalışmak istemediğiymiş. ‘Büyülü an’, bir oyuncu olmak istediğini fark ettiğinde gelmiş. “Evet dedim, ben oyuncu olmak ve insanlara bir şeyler anlatmak istiyorum. Hannover Müzik ve Tiyatro Okulu’nun sınavına girdim ve 1200 aday arasından seçilen dokuz kişiden biri oldum. Çok farklı anlayışlarla çalışmayı öğrendim.” Okul günlerini ise bir komünde geçirmiş. “Yaşamak için evleri işgal ediyorduk çünkü kimsenin parası yoktu. Polis gelince kaçar ve öteki evlere geçerdik.”

Aşka Ruhunu Kat‘ta (Soul Kitchen, 2009), Shayn Weiss.

Sık sık punk ruhundan bahsetse de, doğrudan bu akımın kendisini kast etmiyordu aslında. 80’lerde Almanya’da (Avrupa’nın pek çok yerinde olduğu gibi) patlayan punk hareketini, kendisini derinden etkilemiş bir akım olarak anmıyordu. “Benim hayatımı değiştiren o olmadı. Ben başından beri punk’tım zaten. Kafam hiç değişmedi. Öyle bir karar vermeme gerek kalmadı. Bu, zihniyetle ilgili bir şey. Ben rock’n’roll yaşıyorum, onu yiyip içiyorum. Hayatta kalıyorsun, yaşıyorsun, hepsi bu. Kendimi bırakıyorum ben. Diyorum ki, gel seni tanımak istiyorum. Bu, tehlikeli durumlarda da böyle. Gidip bakıyorum n’oluyor diye. İnsanın belki en başta çok kolay kaldıramayacağı durumları arıyorum.”

‘Çok içme’ meselesine gelince… Şöyle demişti bu konuyla ilgili: “Eğer çalışıyorsam günde en fazla üç bira içerim. Kameranın önünde sarhoş oynayamam. Herkes öyle sanıyor ama yapamam bunu, yapılmaz. Bir sarhoşu oynayacaksan bile olmaz. Ben sarhoş oynamam, sarhoşu oynarım.” Birol Ünel ile hiçbir film setinde veya tiyatro provasında bulunmadım ama şunu söyleyebilirim; Rolling Stone röportajı için Alman fotoğraf sanatçısı Enriko Boettcher ile yaptığımız, tüm bir gün süren fotoğraf çekiminde içmemişti. Çok disiplinli, sakin, ve hattâ mahzundu. Cahit Tomruk performansından bahsederken ise şunları söylemişti: “İnsanların şunu anlaması lazım, ben bir aktörüm. Daha önce bir teröristi, bankeri, diplomatı oynadığım da oldu. Onlara da inandı insanlar. Bir kadını oynadığım da oldu, Antigone’yi oynadım sahnede. Duvara Karşı’ya hayatımdan birtakım deneyimleri kattım, bu doğru. Ama ben öyle değilim işte yani… Ayrıca ben kendimi oynayamam, çünkü kaybettim. Kaybettiğim yerde her zaman kendimden bir parça buluyorum ama.”

Almanca değil de Türkçe konuştuğu zamanlar, cümleleri hep “yani işte öyle…” diye bitiriyordu. Hep tekrar karşılaşacağımızı ve o günleri anacağımızı düşünmüştüm. Birol Ünel ölmüş… Çok yaşa Birol Ünel!

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.