Şu An Okunan
Nobuhiko Ôbayashi’nin Ardından

Nobuhiko Ôbayashi’nin Ardından

10 Nisan tarihinde hayatını kaybeden Nobuhiko Ôbayashi, 60’lı yıllardan bu yana Japon sinemasının en özgün ve en çılgın yönetmenlerinden biriydi.

Kaan Denk

Sinema tarihinin en meşhur kült filmlerinden Hausu’nun (1977) yaratıcısı Nobuhiko Ôbayashi seksen iki yaşında aramızdan ayrıldı. Ardında, Hausu efsanesinin yanı sıra en az onun kadar garip ve benzersiz, altmış yıllık bir kariyer ve neredeyse bir o kadar da film bıraktı. Bugün dönüp baktığımızda yaratıcı bir yazar, iyi bir teknisyen ya da dâhi bir tasarımcıdan ibaret olmamasının onu meslektaşlarından ayıran en önemli özelliği olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Japon toplumunun reaksiyonlarına ve öncülü yönetmenlerin yarattığı kültürel yorumlara hâkimiyeti, Ôbayashi’nin kariyeri boyunca kendine özgün bir yer edinmesindeki en büyük etken oldu.

1938’de doğan Ôbayashi’nin sinemaya ilgi duymaya başladığı ergenlik yıllarında Japon sineması ikinci kuşak ustalarını çoktan çıkarmıştı ve literatürdeki altın çağını yaşıyordu. Büyük savaş dramaları, epik klasikler ya da şehir romansları henüz salonlardaki ezici üstünlüğü canavar filmlerine bırakmamıştı. Hangi temaya ya da forma sahip olursa olsun tüm bu eserlerde, geleneksel/modern çatışması ve yakın geçmişteki büyük felaketlerin yansımaları gözle görülebiliyordu. Ôbayashi ise ülke sinemasının karakterini oluşturan asıl noktanın hemen hemen tüm bu filmlerin içine sızmış bir gelecek korkusu olduğunu düşünüyordu. İkinci Dünya Savaşı başlarken Hiroşima’da dünyaya gelen Ôbayashi’nin, son dönem işlerinde ve verdiği röportajlarda bunun altını çizmesi boşuna değil.

1960’lı yıllarda 8mm ve 16mm’lik filmlerle denemeler yaparak sinema dünyasına ilk etkilerini bırakmaya başladığında, kendinden önceki avangard sinemacılardan gördüklerini meşhur yaratıcılığı için bir oyun bahçesi olarak kullanıyordu. Adım adım bir mucizeyi müjdeleyen bu ilk dönem filmleri, avangard sinema için tam olarak bir ilk olma niteliği taşımasalar da kesinlikle ilgi çekecek özgünlükteydi. 1970’lere geldiğimizde bu ilginin en önemli alıcılarından biri de ülkede büyük bir hızla yükselen televizyon sektörü olacaktı. Materyal olarak filmin üzerinde sergilediği hünerler ve avangard kurgu tercihleri ilk bakışta anaakım bir mecrada kabul görebilecek gibi durmasa da, Ôbayashi bu hızlı tüketim içinde nasıl dikkat çekeceğini iyi biliyordu. Yaratıcı atmosfer tasarımı ve absürd mizahıyla reklam sektöründe adını duyurması da çok hızlı oldu. Sektörün de aynı hızla büyümesi ve dünya yıldızlarını ülkeye tek bir reklam filmi için getirebilecek seviyeye ulaşması, sinema gişelerinin hükümranlığını sarsan bir gelişmeydi.

Hausu

Kaiju dalgasını başlatıp peynir ekmek gibi film üreterek milyonlar kazanan Toho Film, 60’larda tıpkı Ôbayashi gibi birçok bağımsız sinemacı için koca bir kâbus olduğunun muhtemelen farkında bile değildi. 1970’lerdeki televizyon çılgınlığının sarsıcı yumruğu hissedildiğinde ise hayatta kalabilmek için sektörün tüm kutuplarını keşfe çıkmak zorunda kalmıştı. Öyle ki 1975 yılında popüler sinema tarihinde daha önce görülmemiş bir gişe başarısı yakalayan Spielberg’ün Jaws’u Toho stüdyosunu harekete geçirmişti. Kendilerine bir Jaws yazması için kapısını çaldıkları isim ise Ôbayashi oluyor ve sinema tarihinin en büyük efsanelerinden Hausu’nun hikâyesi de böyle başlıyordu.

Daha önce (ve aslında sonrasında da) yapılmış hiçbir filme benzemeyen bu kült film çıkar çıkmaz gişede karşılığını alıyor ve hem stüdyonun yüzünü güldürüyor hem de kendi yaratıcılığından hiç ödün vermeden bunu başaran Ôbayashi’nin ismini büyüklerin arasına yazdırıyordu. Bu ilk uzun metrajında o güne kadar ürettiği deneysel filmlerden öğrendiği her tekniği, belki kâğıt üstünde bayat bile görünebilecek bir hikâyenin tasarımına dolduruyordu yönetmen. Film boyamalar, çizgi animasyonlar ve kurgudaki eşsiz zıplamalarla dolu, eğlenceli olduğu kadar ürpertici bir dünya… Yarattığı bu çılgınlığın Batı’daki dağıtımına başlanması neredeyse otuz yıl sürmüş olsa da, Hausu’nun bugün sahip olduğu efsane statüsüne erişmesi hiç de zor olmayacaktı.

Kendisine kanser teşhisi konulduğunda çekimlerine başlamaya hazırlandığı 2017 yapımı Hanagatami ise, Ôbayashi’nin kariyerinin en başından beri çekme hayalini kurduğu projesiydi. Teşhisle birlikte kendisine biçilen birkaç aylık ömür içinde rüyalarını süsleyen bu filmi tamamlayarak belki de en güzel vedalardan birini bırakıyordu sinemaya. Senaryosunu gençlik yıllarında yazmış olmasına rağmen yaklaşan ölümü merkezine alan film bir zaman oyuncağı gibi tüm kahramanlarını alıp Hiroşima’ya –bir nevi kendisinin her şeye başladığı yere– götürüyordu. “Gençliği elinden alınmış bir kuşak nasıl geleceğimiz olabilir?” diye soran Ôbayashi kariyeri boyunca üzerine titrediği gençlik kültürüne ve gelecek korkusuyla büyütülmüş tüm genç kuşaklara armağan ediyordu filmini. Savaşın dumanı dağılırken ilk aşklara ve yaşama heyecanına odaklanan ölüm döşeğinde bir sanatçının naifliğiyle, tarihin topluma bıraktığı şiddet dolu hafızayı sinemanın değiştirebileceğini umduğunu söylüyordu. Sinemayı sihirli bir makine gibi kullanırken ciğerlerindeki kanseri temizleyemese de kendisine biçilen ömürü bir müddet uzatarak bir film daha tamamlamayı başardı. Geçtiğimiz aylarda festival prömiyerini yapan ve henüz yaygın dağıtımını gerçekleştirmeyen son filmi Labyrinth of Cinema’yı (2019) yakın zamanda izleyebilmeyi umarak usta yönetmeni saygıyla anıyoruz.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.