Şu An Okunan
Mavi Dalga: Ergenliğin Parçalı Bulutlu İklimi

Mavi Dalga: Ergenliğin Parçalı Bulutlu İklimi

Mavi Dalga

Merve Kayan ve Zeynep Dadak imzalı Mavi Dalga, Türkiye sinemasının farklı kodlarını bilinçli olarak tersine çeviren, inadına ters yönlere giren bir film. Yönetmenler ilk uzun metrajlarında ergenliğe bakmaya nadiren cesaret eden sinemamızın pek ilgilenmediği bir şeyi yapıyorlar: Bir kadının nasıl büyüdüğüne bakıyorlar.


Bu yazı, Altyazı’nın Nisan 2014 tarihli 138. sayısında yayımlanmıştır.


Taşrada olsun, büyük şehirde olsun, Türkiye sinemasında büyüme hikâyelerinin örnekleri bir çırpıda akla gelmiyor. Dünyayı bütün genişliğiyle kendi oyun bahçesi kılamamış ‘yüz yaşındaki çocuk’ sinemamız için hâlâ biraz erken bir duraktır belki… Çocuklukla yetişkinlik arasındaki dünya sisli bir dünyadır. Çocukluğun parlak gün ışığı yetişkinliğin solgun pastellerine dönerken önce huzursuz bir bulut çöker. Ergenlik hem ışık hem gölgeden mürekkep bir çağdır, bu ikisi habire birbirinin üstünü örterken insan bir an dünyayı yenecek gibi, hemen arkasından dünyanın altında kalacak gibi olur. Kapılması ve kurtulması şekerli sakızdan balon patlatmak kadar kolay olan korkuların yerini adresi meçhul kaygıların aldığı zamanlar. Yaşarken de, hatırlarken de belirsiz, sınıflandırması zor ve estetiği karmaşık bu dönemi Yeşilçam olabildiğince yok sayar mesela, çocuk yıldızlar ergenliğe ulaştıklarında açıkça görürüz bunu: Çocukken tuhaf bir sirk hayvanlığına, ‘büyümüş de küçülmüş’ yuva yapıcılığa hapsolan Ayşecik ergenliğinde aynı rolün iyice tuhaf bir versiyonunu oynayacak, filmin başında, sanki on yaş büyümemiş gibi sürdürdüğü aseksüel sevimlilikten soyunmaya vakti olmadan; filmin sonunda, evleneceği delikanlıya ağırbaşlılıkla elini öptürecektir. Sonrasında elbette hakiki ergenlik hikâyeleri izledik, bilhassa taşrada. Ahmet Uluçay’ın mucize tek filmiyle Semih Kaplanoğlu’nun üçlemesinin nedense en az öne çıkan demir halkası Süt (2008) hemen akla geliyor; ki ikisi de dünya sinemasının birbirinden çok farklı kulvarlarındaki büyüme hikâyelerinin en güzellerindendir. Ama erkeklerin ergenliklerine bakmaya nadiren cesaret eden sinemamızın, yetişkinlikleriyle baş edemediği kadınların ergenliğinin bugüne dek neden peşine düşmediğini sormak bile gereksiz geliyor. İşte Mavi Dalga (2013) (belki de ilk kez) bu kadarcık bir şey yapıyor: Bir kadının nasıl büyüdüğüne bakmaya cesaret ediyor.

Mavi Dalga

Merve Kayan ve Zeynep Dadak’ın çeşitli söyleşilerde çok üzerinde durmadan bahsettikleri Yeşilçam ve onun dünya sinemasından (ve kuşkusuz uygarlık tarihinden) abartarak devraldığı kodlar belli ki senaryonun her adımında akıllarının bir köşesinde olmuş; bu kodlardan bağımsız değil, bu kodların tersine, inadına bir yöne gitmişler. Büyümekte olan bir kadın hikâyenin merkezinde olabilir ve onun varoluşu etrafındaki tüm karakterleri belirleyecek kadar baskın olabilir. Bu varoluş filmin sonuna kadar kendini tam olarak tanımlamayan bir öze sahip olabilir. Olaylar kimsenin tam haklı ya da haksız olmayacağı şekilde, daha da önemlisi sonuçlarının elle tutulur başka sonuçlara yol açmayacağı şekilde gerçekleşebilir. Bu anlamda da filmin zamanı ilerlemekten ziyade genişleyebilir. Kendi zamanını kontrol edemeyen bir karakter filmin zamanına hükmedebilir; daha da iyisi, büyümekte olan bir kadın karakter. Bir liseli, kendisi arzu nesnesine dönüşmeden rehberlik öğretmenini bir arzu nesnesine indirgeyebilir. Mavi Dalga’nın çokça eleştirilen “çatışmasızlığı”, olayları öyküsel sonuçlarına ve duygusal zirve noktalarına taşımaktaki isteksizliği de bu stratejinin bir parçası gibi görünüyor. Sinema, kendini tekrar eden anlatı tarihinde kadını öyle kesin tanımlamıştır ki büyümekte olan bir kadına gerçekten bakabilmek için önce o tarihi geri almak, aynı yolu geri yürümek gerekir. Aynı yol elbette klasik anlatı izlenerek başka türlü de alınabilir ama bu anadilini yabancı bir aksanla konuşmaya benzer, imkânsız değilse bile yetenek yarışmalarına çıkmanıza yeter bir meziyettir. Mavi Dalga bunun yerine tamamen yeni bir rota çizerek klasik anlatının keskin dönüşlerinin yerine (duygusal tepe noktalarından da uzak duran) bir durum öyküsünün yuvarlaklığını koyuyor. Karakterlerin bir önceki hareketleri filmin şimdiki zamanını çok anlaşılır kılmadığı gibi gelecek zamanını da tam olarak belirlemiyor, her şey biraz rastgele olmuş ve sonuçsuzmuş gibi duruyor. Başka bir öykü için bir zaaf olabilecek bu durum da bir ergenlik öyküsü için artıya dönüşüyor: Dünyanın kendi ritmiyle çatışılan zaman olan ergenlikte bir karakterin çıkışsız olması için olayların, baskıcı bir çevrenin onu bir köşeye sıkıştırması gerekmez. Sözgelimi Deniz’in anne babası baskıcılıklarıyla değil yalnızca kendi varoluşlarıyla bir gelecek alternatifsizliğini çizdiklerinden bu çıkışsızlık hissini pekiştiriyorlar.

Ancak çatışmaya dayalı geleneksel anlatının dışına çıkmanın felakete değil de avantaja dönüşmesinin bir koşulu olduğunu da unutmamak gerek: Olayların sürüklemediği hikâyeyi karakter sürüklediğinden hem yönetmenlere hem de Deniz’i canlandıran genç oyuncu Ayris Alptekin’e iki kat fazla iş düşmüş gibi görünüyor. Senaryo, karakteri kurarken de yönlendirici olmaktan kaçındığından ve ergenlik tanımı gereği bir anlaşılamama durumu olduğundan izleyicinin filmin meramından geriye düşmemesi için oyuncunun küçük jest, mimik ve bakışlarını kullanmaktan başka bir yol kalmıyor. Alptekin öyle iyi oynuyor ve kamera onu öyle iyi görünür kılıyor ki, konuşmadığı zamanlarda yaşadığı (belli ki konuşsa da ifade edemeyeceği) küçük patlamalar kalın bir yorganın altında olmuş gibi, bir dalgaya dönüşmüş gibi, duyulmasa da görülüyor. Bu yüzden durduk yere gerçekten patladığında garipsemiyoruz. Ama elbette filmin ve ergenliğin parçalı bulutlu ikliminde etkisiz, sonuçsuz, geçici bir patlamadan söz ettiğimizi biliyoruz.

Taşra: Ne Rüya Ne Kâbus

Filmin bilinçli olarak tersine çevirdiği, sürekli bir tartışma içinde olduğu başka bir alan, son dönemde Türkiye sinemasını karakterize edecek derecede baskınlık kazanan, eleştirmen ve teorisyenlerin çözümlemeye doyamadığı taşra. 2000’lerin başından itibaren herhangi bir mekân olmaktan çıkıp kendi başına bir janr işareti olan taşra, gitgide büyük harfle yazılan, benzer bir zaman ve mekân algısını beraberinde getiren belirli bir Taşra’ya dönüştü. Mavi Dalga sakince köşede durup ‘taşra’nın küçük harfle yazılması gerektiğini hatırlatıyor ve bir sürü taşra temsilinden herhangi birini ortaya koyuyor. Bir yanıyla büyük şehirden çok farklı olmayan bu resimde Alman Romantizminden beslenen bir doğa, kentlileri hayatın özüne yaklaştıracak bir huzur, hatta tam olarak taşraya özgü bir sıkışmışlık yok. Karamsarlıkları çok zaman zekâlarından gelen ergenlerin de bunu bildiklerini hissediyoruz, o yüzden kurar gibi yaptıkları İstanbul’a, Ankara’ya gitme hayallerini pek de önemsemiyorlar. Bu anlamda filmin Balıkesir’i, merkezden uzaklığıyla tanımlanırsa kendisi bir taşra vilayeti olan ve her geçen gün iletişim olanakları geliştikçe nedense daha da taşralılaşan Türkiye’nin herhangi bir kentine genişletilebilecek gibi duruyor.

Mavi Dalga

Mavi Dalga’nın taşrası sessiz bir yer değil, sözsüz bir yer. Karakterler habire konuşsa bile söyleyecek sözlerinin yokluğu hep hissediliyor. ‘Taşra janrı’ndaki zamansızlığın aksine sokakta, pasajda, gençlerin evlerinde, kulaklıklarında çalan müzik devamlı bir güncellik yaratıyor. Film günlük hayatın ritmine olabildiğince yakın, hiçbir şeyi gizemli göstermeyen, mistiğin ve egzotiğin tersi bir estetikte akıyor ve günlük hayatın ortasında bir yerde, herhangi bir durakta duruyor: Otobüsten inip yoluna devam ediyor. Bir büyüme hikâyesi olsa da, karakterin dünyanın zorluklarıyla karşılaşıp yol aldığını gördüğümüz hikâyelerin arketipi olan gelişim romanlarının diyalektik çizgisini izlemiyor, ancak tersini yapıp karakterlerinin bozulmamış bir öz arayışında gerilemelerini de izlemiyoruz. Onlar sadece büyük gözlerle etrafa bakıp, aldıkları yolu herkesin aldığını ve dünyada peşinden gitmeye değer bir gizem olmadığını içten içe bilip bilmezden gelerek bir daireyi adımlıyorlar.

Bu arada filmin gitmeye çalışıp (belki tereddütlü bir ergen gibi) tam gidemediğini hissettiğimiz bir yön var: Doğalgaz kesintisinden sonra kenti istila eden Ufo ısıtıcılar, akmayan sular ve kesilen elektrik, Deniz’in kazara yaktığı gobleni tamir ettirmek için girdiği gizemli pasajdaki mekanik gırtlakla konuşan tuhafiyeci kadın, mehter takımının yanında kızları kovalayan kömüre boyalı adamlar gibi ayrıntıların günlük hayatın içinde sürreal bir paralel evrene açabileceği kapının tam olarak aralanamaması sanki kaçmış bir fırsat. Yine de dünyanın korkmaya değmeyecek kadar vasat tekinsizliğine bir metafor oluyorlar. Hem hayatında ilk defa sevişen bir genç kızın rahatça eve dönüp sükûnetle gülümsemesi kadar güzel, o kadar sürreal ne kaldı ki?


Mavi Dalga, BluTV’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.