Şu An Okunan
Mindhunter: Seri Katillerle Bitmeyen Görüşmeler

Mindhunter: Seri Katillerle Bitmeyen Görüşmeler

FBI’da suçun psikolojik boyutuna odaklanan yaklaşımın yeni yeni şekillendiği dönemi ele alan Mindhunter, David Fincher’ın imzasının hemen sezildiği bir dizi.

Bu yazı Altyazı’nın 187. sayısında yayımlanmıştır.

Eski FBI ajanı John E. Douglas’ın 1995 tarihli kitabından uyarlanan Mindhunter, suç psikolojisine dair yenilikçi bir yaklaşım geliştiren bir grup FBI ajanına odaklanıyor. Dört bölümünü David Fincher’ın yönettiği dizi, detaycı mizansen tasarımı, soğuk renklerle bezeli renk paleti ve suç kavramı üzerinden insan zihnini kurcalayışıyla tam bir Fincher yapımı. Dizi, bir yandan her bölümde farklı bir olaya, cinayete ya da gizeme odaklanarak suç dizisi konvansiyonlarından yararlanırken, diğer yandansa başkarakteri Holden Ford’un iç çatışması ve dönüşümü üzerinden Fincher’ın Zodiac’ına (2007) benzer bir anlatı kuruyor. Suça dair klişeleşmiş ve işe yaramayan eski yaklaşımları kırmanın ve suçlunun zihnine daha yakından bakmanın yollarını arayan Holden, seri katillerle yaptığı mülakatlar sonucunda kendi zihnini de sorgular hâle geliyor. Yine 70’ler ABD’sinde geçen ve bir seri katille kafayı bozmuş bir dedektifi konu edinen Zodiac’taki Robert ile araştırmasını gitgide takıntı hâline getiren Holden bu anlamda fazlasıyla benziyorlar.

David Fincher özellikle 70’lerde suça dair teorik yaklaşımda yaşanan kırılmaları anlatısına ince ince yediriyor. Dizi boyunca suç ve suçlu konusunda indirgemeci ve özcü sınıflandırmalar kullanan FBI’ın eskiyen yöntemlerine karşı Holden ve ekibi psikolojik bir yaklaşım benimsiyor. Holden ve bir diğer FBI ajanı Bill’in el yordamıyla yürüttükleri gayri resmî araştırmaları, akademisyen ve psikolog Wendy’nin ekibe dâhil oluşuyla meşruiyet kazanıyor (Holden’a suç konusunda farklı ve toplumsal bir yaklaşım gerektiği fikrini de yine bir kadın veriyor: Sosyoloji doktorası yapan sevgilisi Debbie). Holden ve Bill, ülkede ses getiren, dehşet verici suçlar işlemiş ve tutuklanmış seri katillerle mülakat yapmaya karar veriyorlar. Dizi boyunca ikilinin aslında kişisel bir merakla plansız ve fevri bir şekilde başladıkları bu yolculuğun şekillenmesini ve bir tür etnografik saha çalışmasına dönüşmesini izliyoruz. Holden ve Bill serbest bir mülakat tekniğinde ısrar ederek her suçluya –gerekirse manipülasyona ve yalana başvurarak– farklı davranırken, sahadan uzak olan Wendy daha akademik bir yaklaşımla belirli kalıp sorular üzerinden ilerlemelerini, araştırma etiğine uymalarını ve çeşitli suçlu profilleri çizmelerini istiyor. Teori ile sahadaki gerçeklik arasındaki bu çatışma, dönemin akademik tartışmalarının da bir tür uzantısı gibi işliyor.

Fincher, hapishanede geçen mülakat sahnelerinde geriye dönüşlere başvurmadan, diyalog ağırlıklı ve tek mekânlı bir anlatı kuruyor. Genelde dinlemesi bile yeterince dehşet verici olan cinayetleri görselleştirmekten kaçınarak ve neredeyse hepsi kadın olan kurbanları –türden beklendiğinin tersine– teşhir etmeyerek, gerilimi karakterlerin gelgitli ilişkisi üzerinden kurmayı tercih ediyor. Öte yandan tüm bu hikâyelerin ve seri katillerle karşılaşmaların Holden ve Bill’de derin izler bıraktığına tanık oluyoruz. Görünüşleriyle klasik birer heteroseksüel beyaz erkek Hollywood kahramanı olan iki dedektif, görüşmeler ilerledikçe ve dehşet verici vakalara denk geldikçe neredeyse ikincil bir travmaya maruz kalıyorlar. Cinselliğini özgürce yaşayan, dönemin karşı-kültür hareketlerine yakın duran, hippi görünüşlü sosyoloji öğrencisi Debbie ve pozisyonunu koruyabilmek için lezbiyen olduğunu gizleyen, disiplinli ve soğukkanlı Wendy’nin karşısına, suçluların zihnini inceledikçe kendi kırılgan erkeklikleriyle yüzleşmek zorunda kalan Holden ve Bill koyuluyor. Bu anlamda hem her bir mülakatı, hem de sezonun tamamını bir tür terapi seansı olarak görmek de mümkün.

Dolayısıyla Mindhunter, sadece katilin ya da suçlunun psikolojisiyle değil, izleyenin, maruz kalanın ya da gözetleyenin de psikolojisiyle ilgileniyor. Örneğin hem seyircinin hem de Holden’la Bill’in genelde duygusal tepki görmeyi beklediği, her an cinnet geçirip saldırıya geçmesinden korktuğu katiller genelde fazlaca soğukkanlı, mantıklı, “hoşsohbet” insanlar çıkıyorlar. Fincher, bir tür ‘boşa çıkan tehdit algısı’ yaratmak için seyirciyi manipüle ederek, katillerin ellerindeki kelepçeleri, zincirleri ya da kullandıkları bir kalemi yakın planda gösteriyor. Böylece hem fiziksel, hem duygusal olarak birbirinden tamamen farklı olan bu katilleri sınıflandırmanın da imkânsızlığına işaret ederek, eski yöntemlerin yanlışlığını bir kez daha ortaya koyuyor. Kadın kıyafetlerine fetişist bir ilgi duyan bir katilden bahsederken Bill ile Wendy arasında ilginç bir tartışma geçiyor. Kadınları vahşice öldüren katilin güdülerinin “travesti eğilimleriyle” bağlantılı olabileceğini ima eden Bill’in sözleri karşısında sinirlenen Wendy, sosyolojik bir açıklamaya soyunarak travestilerin tarihin ilk zamanlarından beri var olduğunu savunuyor. Bu tartışma aynı zamanda suçluları özcü dayatmalarla toplumsal olandan koparan ve normun dışındaki her davranışı/durumu (transeksüellik ve travestilik de dâhil olmak üzere) kriminalize etmeye meyilli anlayışı da ifşa ediyor. Öte yandan, dizinin bir bölümünde profesörün öğrencilerine sorduğu o klasik soruya dönüyor Mindhunter: İnsanlar doğuştan mı suçludur, yoksa toplum mu onları bu hâle getirir?

Mindhunter‘ın 16 Ağustos’ta yayınlanacak ikinci sezonundan bir kare.

Dizinin temelini oluşturan ve yavaş tempoda seyreden mülakat sekansları, Holden ve Bill’in sürekli hareket hâlinde oluşlarıyla dengeleniyor. Eyalet eyalet gezerek yerel polis güçlerine FBI’ın suç psikolojisi konusundaki araştırmalarını ve yöntemlerini tanıtan ikiliyi sürekli seyahat hâlinde, ya uçakta ya arabada ya da otel odasında görüyoruz. Öte yandan evli ve çocuklu olması nedeniyle bir tür düzene sahip olan Bill’in tersine Holden, zihni çözüldükçe, geçmişi, alışkanlıkları ve erkekliğiyle yüzleştikçe, fiziksel olarak da yersiz yurtsuzlaşmaya başlıyor. Evini neredeyse hiç görmediğimiz, genellikle kız arkadaşı Debbie’de kalan Holden, Debbie’yle araları bozuldukça daha da yalnızlaşıyor. Dolayısıyla Mindhunter, bir yandan kırılgan erkekliği temsil biçimiyle, diğer yandan ise kahramanlarını yersiz yurtsuzlaştıran mekân kullanımıyla hem estetiği hem anlatısı itibariyle, film noir’a yaklaşıyor.

Ancak Mindhunter’ı benzer suç dizilerinden, dedektiflik hikâyelerinden, seri katilleri konu alan yapımlardan ayıran özellik, seyirciyi sürprizlerle ve zekice hamlelerle şaşırtmaya ya da şoke etmeye çalışmaması. Douglas’ın gerçek anılarından uyarlanan ve görüntülü mülakat kayıtlarından yararlanan dizinin güçlü bir sahicilik hissi var. Jenerikten itibaren yakın planlarla sürekli vurgulanan ses kayıt cihazı, mikrofon, ses bandı gibi nesneler bu yaşanmışlık hissini daha da güçlendiriyor. Gerçeklikten uzak mucizevi keşif ve aydınlanma anlarının yerini, bitmek bilmeyen akıl yürütmeler alıyor. Psikoloji nasıl suçu açıklamak konusunda çoğu zaman yetersiz kalıyorsa, Mindhunter’ın araştırmacı ajanları da aynı cevapsızlıktan mustaripler. Her ne kadar mülakatlarda edindikleri bilgiler ders vermeye gittikleri kasabalardaki suçları aydınlatmalarına yardımcı olsa da, araştırmalarının toplumun kendisiyle beraber sürekli değişip dönüşmesi gerektiğinin de farkındalar. Çünkü dizi boyunca da birkaç kez tekrarlandığı üzere, toplum değişip dönüştükçe, yerleşik kavramlar ve normlar anlamını yitirdikçe, suçun kendisi de açıklanamayan ve muğlak bir hâle bürünüyor.


Dizinin ikinci sezonundan ilk fragman yayınlandı:

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.