Şu An Okunan
Ingmar Bergman: İnanç ve İsyan

Ingmar Bergman: İnanç ve İsyan

20. yüzyılın en üretken ve ilham verici sanatçılarından Ingmar Bergman, kendi inanç krizlerine, anlam arayışlarına, etik sorularına sinemanın çerçevesinden bakan, filmleriyle bilincin sınırlarını zorlayan bir yönetmendi.

Bu yazı Altyazı’nın 185. sayısında, Ingmar Bergman dosyası içinde yayımlanmıştır.

‘Büyülü Fener’ adıyla 1987’de yayımlanan otobiyografisinde Ingmar Bergman, (o zaman için) kırk beş yıla yayılan tiyatro ve sinema kariyerini kendine özgü aksi ama içten üslubuyla anlatırken sık sık çocukluğuna döner, anne ve babasıyla ilişkilerine, abisiyle aralarındaki rekabete, okuldaki deneyimlerine değinir. En ince ayrıntılarına kadar betimlediği bu anılardan biri, Lutherci bir papaz olan babasının evlerine görece uzak bir kilisede vereceği vaaz için baba-oğul bisikletle çıktıkları yolculuktur. Küçük Ingmar feribota bindiklerinde suya sarkıttığı ayaklarını serinletirken, kendisini oturduğu yerden büyük bir hışımla kaldıran babasının sert tokadıyla neye uğradığını şaşırmıştır. Herkesin önünde küçük düşürülmenin utancıyla ilk reaksiyonun babasına yönelik büyük bir öfke olduğunu hatırlar Bergman. İçinden babasına küfürler savurmuş, onu öldürme fantezileri kurmuştur. Oysa suya düşmesinden korkan babası, bir süre sonra açıklamalar yapıp gönlünü almaya çalışır. Bu barışma çabası Ingmar’ın yumuşamasına, babasını affetmesine yol açar: “Babam kocaman elini uzatıp elimi tuttu. Öfkem saniyede uçup gitmişti. Korkmuştu. Bu anlaşılabilirdi. Korktuğumuz zaman öfkeleniriz.” Bergman’ın sanat yaşamının özünde yatan temel çatışmaların, duygusal gelgitlerin nüvelerini barındıran bir anekdottur bu.

Bergman sineması dendiğinde akla önce Ölüm’le satranç oynayan şövalye ya da çaresizlik içinde Tanrı’ya yakaran rahip gibi ikonik imgeler gelir genellikle. Yönetmenin biyografilerinde bir rahibin oğlu olmasının, aldığı katı dinsel eğitimin onun üzerindeki etkilerinin altı kalın çizgilerle çizilir. Özellikle kariyerinin orta döneminde çektiği, Tanrı’nın varlığı/yokluğu gibi tumturaklı meselelere odaklanan Aynadaki Gibi (Såsom i en Spegel, 1961), Kış Işığı (Nattvardsgästerna, 1963), Sessizlik (Tystnaden, 1963) gibi filmler de bu açıdan kilit öneme sahiptir. Bir inanç krizini yansıtan bu dönemin, ‘Tanrı’nın sessizliğine’ işaret eden 1963 tarihli Sessizlik’le sona erdiği kabul edilir. Fakat Bergman’ın 1940’lardan 2000’lere uzanan filmografisine toplu hâlde bakıldığında, bu inanç krizini de kapsayan daha geniş bir sorunsal çıkar karşımıza: Yönetmenin sanatsal yaratımının merkezinde, bir iktidar figürüyle mücadele, kimi zaman ona boyun eğip kimi zaman isyan etme, ona karşı işlenen suçlar ve bu suçların kefaretini ödeme, onun tarafından sevilme arzusu ile ona yönelen öfke arasındaki çelişki gibi mevzular yatar. Bu figür yeri geldiğinde Tanrı olur, yeri geldiğinde baba, yeri geldiğinde de bireyin kendi vicdanı.

Kış Işığı

Bergman’ın Tanrı’nın sessizliğini nihayet kabullendiği Sessizlik’i takip eden ve 60’lı yılların ikinci yarısında imza attığı Persona (1966), Kurtların Saati (Vargtimmen, 1968) ve Utanç (Skammen, 1968) gibi filmlerinin merkezindeyse yaratıcılık buhranlarıyla boğuşan, en derin korkularıyla yüzleşen sanatçı karakterleri yer alır. Varoluşa dair yönetmenin her daim mesele edindiği o büyük sorular hâlâ geçerlidir ama artık inanç üzerinden değil daha ziyade hayat ve sanat üzerinden sorulmaya başlanmıştır. Biçimsel yenilikçiliğiyle sinema tarihinin akışını değiştirdiği söylenebilecek Persona’da ve sonrasında korku, dehşet, suçluluk, ceza, pişmanlık, iletişimsizlik, sevgisizlik gibi duyguları ve temaları kurcalamayı sürdürürken, Bergman bir yandan da otobiyografik öğelere giderek daha sık yer vermeye başlar: Çocuk yaşta belleğine kazınmış travmatik anılar, yıllar boyu gördüğü kâbuslar, sevgilileriyle ilişkilerinde yaşadıkları, filmlerinde giderek daha dolaysız bir biçimde kendine yer bulur. Sinemaya veda filmi olarak tasarladığı 1982 tarihli Fanny ve Alexander (Fanny och Alexander, 1982), yönetmenin bu eğiliminin doruk noktası olsa gerektir.

Fanny ve Alexander

Kariyerine 1940’ların başında tiyatro yönetmeni olarak başlayan ve yüz elliden fazla oyun sahneleyen, 1946’da ilk filmi Crisis’e (1946) imza attıktan sonra uzunca bir süre kışları tiyatroda çalışıp yaz aylarında film çeken, Avrupa sanat sinemasının en önemli başyapıtlarını yaratan, ilerleyen yıllarda İsveç televizyonu için çektiği mini dizilerle bu alanda da çok büyük başarı yakalayan Bergman, 20. yüzyılın en etkili sanatçılarından biriydi şüphesiz. 2007 yılında hayatını kaybeden usta yönetmenin ardında bıraktığı görkemli kariyer, her daim güncelliğini koruyan sorularıyla, sinemanın çok farklı alanlarında devam eden etkileriyle, doğumunun yüzüncü yılında hâlâ ilham vermeye devam ediyor.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.