Şu An Okunan
Müze: İyi Bir Hikâyenin Peşinde

Müze: İyi Bir Hikâyenin Peşinde

Gerçek bir hikâyenin serbest vezinle yeniden üretildiği Müze (Museo, 2018) şu cümleyle sonlanıyor: “Hakikat mi? İyi bir hikâyeyi hakikatle mahvetmeye ne gerek var?”

Meksikalı yönetmen Alonso Ruizpalacios’un ilk uzun metrajı Güeros (2014), Berlin Film Festivali’nden En İyi İlk Film ödülüyle dönmüş ve yönetmenini uluslararası ölçekte tanınır hâle getirmişti. Güeros, 1990’lı yılların sonunda Meksika’da yaşanan öğrenci eylemlerini arka planına yerleştirirken aylak, avare, hayatta ne yapacağını bilmez karakterlerin peşinde dolaşan bir öykü anlatıyordu. Ruizpalacios, başta Yeni Dalga filmleri olmak üzere sinema tarihinden referanslarla ördüğü, biçimci yaklaşımıyla dikkat çeken özgün bir dil ortaya koymuş ve bir sonraki projesi büyük bir merak konusuna dönüşmüştü.

Ruizpalacios’un ikinci uzun metrajı Müze, aynı Güeros gibi yakın dönem Meksika tarihinde yaşanmış bir olayı hayattaki amacını arayan bir grup genç üzerinden anlatıyor. Ancak bu kez Güeros’takinin aksine olayların merkezindeyiz. 1985 yılında Mexico City’deki Ulusal Antropoloji Müzesi’nden 140 kadar eseri çalan Juan ve arkadaşı Benjamin’in hikâyesini izliyoruz. Ruizpalacios, büyük bir soygun öyküsünü zaman zaman Güeros’takine benzer bir büyüme hikâyesiyle harmanlayan melez bir film ortaya çıkarıyor.

KATMANLI SENARYO

Müze, tür konvansiyonlarının sunduğu çerçevelerle yetinmeyen, onları aşan bir film. İlk karesinden itibaren temposuyla, başkarakterinin duygusal dünyasına girmeyi başaran üslubuyla basit bir soygun hikâyesinden çok daha fazlasını anlatıyor. Bu durum, bilhassa gerilimin doruk noktasına çıktığı büyük soygun sahnesinden sonra açığa çıkıyor. Zira Juan bu sahnenin ardından yıllardır tezini bitirmekle uğraşan, ailesiyle beraber yaşayan basit bir gençten, bir anda ülkesinin en büyük müzesinin en değerli parçalarından birkaç tanesini çalan bir hırsıza, babası dâhil tüm ülkenin nefretle kınadığı birine dönüşüyor. Juan çaldığı tarihî eserleri karaborsada satmaya çalışırken hikâyenin derinleştiğini, katmanlı bir hâle geldiğini hissediyoruz. Zamanında sömürgecilikten çekmiş bir ülkenin resmî müzesinde, devletin koruması altında bulunan bütün eserlerin bir hırsızlık, bir yerinden koparılma hikâyesi barındırdığını düşünmeye başlıyoruz. Film, adım adım Meksika’nın yakın ve uzak tarihi, kültür mirasının mülkiyeti, Meksikalılık kimliği ve sömürgecilikle ilgili birçok politik ve etik mesele hakkında sorular soran bir yöne evriliyor. Ne istediğini bilmekten uzak karakterlerinin peşinde, cevabını bilmediği soruları seyircisinin zihnine ekiyor.

Özellikle Juan ve Benjamin’in İngiliz bir sanat simsarıyla buluştukları sahnede tamamen görünür olan, tüm detayları masaya dökülen bir mesele bu. Yıkılmış, yağmalanmış, yok edilmiş bir kültürün kalan son izlerini çalan, tüm ülkenin nefret ettiği hırsız Juan, çaldıklarını satmak için buluştuğu İngiliz’e sinirleniyor, eserlerin British Museum’a ulaşmasını istemiyor. Politik açıdan yanlış bir ifade olarak görülen ‘pre-Hispanik’ kelimesini kullanan simsar Graves’e karşı çıkıyor ve ona ‘Mezoamerikan’ ifadesini hatırlatıyor. Bazı büyük Batılı müzelerin kurulmasına vesile olan İtalyan bir dolandırıcıyla, sömürgecilik döneminde batan bir İspanyol gemisinden çıkan Maya altınlarının kime ait olduğuyla ilgili konuşulanlar, “yağma olmadan muhafaza olmaz” gibi büyük sözler, Juan’ın hırsızlığını önemsizleştiriyor sanki. Juan’ın kendinden emin bir şaşkınlıkla, bu İngiliz’i ve onun gibileri hırsızlıkla suçladığı an, kimin hırsız, kimin masum olduğuyla ilgili birçok soru ortaya çıkıyor.

CESUR BİÇİMSEL ÜSLUP

Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Berlin Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülüne layık görülen Müze’nin tek meziyeti senaryosu değil. Güeros’ta hikâyesini stilize bir şekilde anlatan Ruizpalacios, Müze’de bir o kadar cüretkâr. Kamerasını hareket ettirmekten, uzun süren zumlar kullanmaktan kaçınmıyor. Ancak yönetmen bu kez biçimi içeriğin efendisi yapıp stilize bir gerçeklik kurmak yerine, tüm bu biçimsel numaraları hikâyenin ritmine uyumlu, ona duygu katan ve derinleştiren birer araç olarak kullanıyor. Çok daha olgun, mütevazı ve zeki bir reji ortaya koyuyor Ruizpalacios. Hem bu yılın en iyi filmlerinden birine imza atıyor hem de yakın dönem Meksika sinemasından çıkmış heyecan verici yönetmenler arasındaki yerini iyice sağlamlaştırıyor.

Müze’yi açan cümle bir sinema konvansiyonunu didikler nitelikte: “Bu öykü aslının bir replikasıdır.” Gerçek hikâyelerden uyarlanmış, gerçeği yansıttığını iddia eden filmlere karşı söylenmiş bir cümle bu. Aynı zamanda filmin sıklıkla bize hatırlatacağı ve öykünün sonundaki ruh hâlini tasvir eden bir cümle. Gerçek bir hikâyenin serbest vezinle yeniden üretildiği Müze, kurmacanın bir yapıntı olduğunu ifşa ediyor. Ve film, öykünün anlatıcısı da olan Benjamin’in kurduğu şu cümleyle sonlanıyor: “Hakikat mi? İyi bir hikâyeyi hakikatle mahvetmeye ne gerek var?”

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.