Şu An Okunan
The Hand of God: Bizi Biz Yapmakla İlgilenmeyen Anılarımız

The Hand of God: Bizi Biz Yapmakla İlgilenmeyen Anılarımız

The Hand of God

The Hand of God Napoli’nin yakın tarihinin en sıcak günlerine ergenlik çağındaki Fabietto’nun gözünden bakıyor. Ancak bu en kişisel filminde Paolo Sorrentino’nun aklında canlanan imgeleri ve karakterleri dağınık parçalar hâlinde önümüze sermenin ötesine geçebildiğini söylemek zor.

Bir yazarın ya da yönetmenin, hele de hatırı sayılır bir üne sahip olanlarının, bazı zamanlarda parçalar hâlinde kariyerlerinin bütününe sirayet eden ama bazen de yalnızca tek bir eserleriyle üzerine odaklanmayı tercih ettikleri kişisel geçmişlerini irdeleyen otobiyografik hikâyeler başlı başına ilgi çekici ve her zaman alıcısı olan anlatılardır. Yirmi yıllık yönetmenlik kariyerinde bol sayıda ödülle takdir görmüş ve artık ülkesinin sınırlarını aşıp uluslararası sinema çevrelerinde sağlam bir ilgi ve saygınlık elde etmiş Paolo Sorrentino da yeni filmi The Hand of God (È Stata la Mano di Dio, 2021) ile hayatının büyük bir kısmını geçirdiği Napoli’ye ve kendi ergenliğine dönüyor. Böylesi bir ilgiye mazhar olan yaratıcının bu tarzda içe (eve, memlekete, en özel anılarına) dönüşünü gerçekleştirdiği eserin, beraberinde kendisinin yaratım süreci, motivasyonları ve ilham kaynakları hakkında en çok açık verdiği anlara ev sahipliği yapması da çok şaşırtıcı olmayacaktır. Bu yazıda The Hand of God hakkında konuşurken film dışı bir faktör olarak filmin kendisinden daha çok ilgimi çeken bu konuya; yani Sorrentino’nun yaratım motivasyonuna da değinme niyetindeyim.

Yazarı tarafından büyük bir çoğunluğu kişisel anılardan ve düşlerden oluştuğu özellikle belirtilmiş ancak kurgusal bir drama çerçevesi içinde sunulmuş bu özel anlatılara, sinema tarihi içinde birçok yazar/yönetmenin filmlerinde rastlamak mümkün. Bu örneklerin en ünlülerinden Fanny ve Alexander’de (Fanny och Alexander, 1982) Ingmar Bergman’ın, hatırladığı (belki de “unutamadığı” demek daha doğru olacaktır) anıları üzerine kurgusal bir dünya ve hattâ belki yeni bir mazi, yeni bir “ev” inşa etme yöntemini, bu filmiyle Sorrentino’nun yapmaya kalkıştığına biraz yakın buluyorum. Filmin açılışında hemen karşımızda belirmeyip kadraja sonradan dâhil olan on yedi yaşındaki kahramanımız Fabietto’yu film boyunca uzun süre bu “dâhil olan” rolünde takip ediyoruz. Sorrentino’nun bu tercihi bizzat kendisinin hatırlama biçimine de eşlik ediyor ve anlatacağı hikâye her neyse seyircisine önce nerede, ne zamanda geçtiğini ve oranın ve o zamanın ruhunun neye benzediğini tarif etmesine yarıyor. Kameranın Fabietto’nun arkasına geçmesine henüz varken biz de seyirci koltuğunda tüm dikkatimizi bu anıların piştiği çevreye veriyoruz. Birbirinden renkli fertlerden oluşan kalabalık bir ailenin içinde ve her anlamıyla en sıcak yıllarını geçiren Napoli şehrinin göbeğine düşüyoruz. Şehre ilahi bir dokunuşun gelmesine çeyrek kala gördüklerimizin bir şeylerin habercisi olduğunun farkında bir hisle bu şehrin, ailenin ve evin mahremine yaklaşıyoruz. Böyle bir drama anlatısı için tıkır tıkır işleyen, kurulabilecek samimiyet ve sempati derecesinin izleyen kişiye göre değişkenlik gösterebileceği bir inşa süreci bu. Bu süreç boyunca Fabietto da bizimkinden çok farklı olmayan bir konumda, yalnızca kadraja bir kıyısından girerek olacakları, geleceği bekliyor. Peki filmin söz konusu büyük bölümü seyirciyi neye hazırlıyor?

The Hand of God

Sihirli Parçalar Yığını

Yalnızca spor alanında değil, hemen hemen her kulvarda şehirde akan hayatın gidişatını değiştiren Maradona’nın gelişi, The Hand of God için Fabietto’nun hikâyesine düşen ilk cemre oluyor. Küçük çaplı ilahi bir mucize, bir popüler kültür efsanesinin dokunduğu her hayatın kişisel ve mekânsal hafızasına dâhil olmasıyla vuku bulurken Sorrentino’nun filminin ismi için de geçerli bir bahane oluyor. Ancak izlediğimiz hikâye, küçük Fabietto’nun ya da büyük Sorrentino’nun “anlatacak şeyleri” için ortaya attığı bahanelerden mi oluşuyor yoksa tüm bu parçalar birbiriyle ilahi bir dokunuşla birleşmeyi mi bekliyor? Çünkü sinema sanatının el verdiği yöntemlerle, tüm albenisiyle resmedilmiş bu hatıraların ve özel anların bir bütün hâline gelebildiğini söylemek biraz iyimserlik olur. Elimizde her biri ayrıca anlatılabilecek hikâyelere sahip yan karakterler, mucizelerin gerçekleşebildiği ve bir yandan da türlü acıların yaşandığı ve yaşanabileceği bir şehir var. Fakat hepsinin arasında ve içinde, tüm bunlara şahit olan ve şahit olamaya devam edecek ergenlik çağındaki Fabietto’nun yaşadığı ve ileride anlatmaya karar vereceği hikâyesine bir bahaneden öte sebep olarak katkıda bulunacak bağlamlara ulaşmak The Hand of God içinde pek mümkün değil. Çünkü film, bu bağlamları veya anlatı kurgusunu klasik biçimde sunmaktan kaçındığı gibi bu görevi bilinçli bir tercihle seyirciye bırakan bir yol da izlemiyor. Örneğin Fabietto için çok önemli bir karakter olduğu bilgisini edindiğimiz teyzesi Patrizia’nın neden kahramanımız için bir ilham perisi olduğu ya da Maradona’nın şehre getirdiği hareketin Fabietto’nun geleceğini ne açıdan etkilediği gibi soruların cevapları bir yerlerde asılı kalıyor. Cevapları bir şekilde gizleyerek seyircinin bu soruların peşinden koşmasını beklemek anlatıyı zenginleştirip ana karakterin yoluna taş döşeyebilecekken Sorrentino’nun senaryosu bu fırsatı da elinin tersiyle itip saklamak ya da vermek yerine ilişkilendirmemeyi tercih ediyor. Sonuç olarak ardı ardına birinden diğerine atladığımız bu anı kalabalığının içinde Fabietto’nun ruh hâlini ya da geleceğiyle ilgili kararlarını –yalnızca biz o niyetle izlersek– sebeplendirebilecek yığınla bahaneye dönüşüyor tüm bunlar. Yine bu sebeple olacak ki, tüm bu inşa sürecinin hazırladığı kırılma ânı olduğunu “varsaydığımız” büyük trajedi bile o kadar büyük yansımıyor perdeye. Yine de bu söz konusu kırılma, kameranın Fabietto’nun arkasına geçtiği o âna tekabül ediyor ve kahramanımızla baş başa final düzlüğüne giriyoruz.

Film dışı faktörlerin ister istemez algımızda eşleştirdiği Fabietto-Sorrentino (kahraman-yaratıcı) ikilisinin yer yer anlatıcı rolünde direksiyonu kimin devraldığına dair düşünmeye itmesi The Hand of God’a farklı bir yönden bakma fırsatını da sağlıyor. Kendi ergenlik yıllarını bu anlatı içinde filmleştirdiğini bildiğimiz Sorrentino’nun bakış açısıyla mı yoksa hikâyesini dinlediğimiz, ileride film yapmak isteyen kurmaca ergen çocuğun gelecekte bu hikâyeyi anlatacak olan yetişkin hâlinin bakış açısıyla mı izlediğimizi düşünmek böylesi bir seyir deneyimi için oldukça keyifli ve tamamıyla tek başına başka bir yazının konusu olabilecek bir başlık. Aile içinde –özellikle de anılardan bahsedilirken– muziplik olarak görülen mizojini ya da ırkçılık hangisinin gözünden aktarılsa daha tahammül edilebilir olurdu emin değilim ancak bütünüyle filmin kapsadığı ve içine dâhil ettiği her öğenin Sorrentino’nun anlatmayı seçtiği şeyler ve anlatma biçimine dair önemli tüyolar verdiği kesin. Bu filmin, benzer yolu izleyen diğer otobiyografik dramalar için de geçerli olabilecek en büyük cazibesi öznel olanla yerel olanı birleştirmesinde saklı. Ancak Paolo Sorrentino özelinde düşünürsek, bu konudan bahsederken akıllara ilk gelen hafıza kavramının ötesinde kişisel ile mekânsalın arasındaki ilişkiden doğan neredeyse büyülü anlar gözümüzün önünde canlanacaktır. Özellikle gördüğü uluslararası ilgiyi borçlu olduğu filmleri Muhteşem Güzellik (La Grande Bellezza, 2013) ve Gençlik’in (Youth, 2015) sahnelerini düşünürsek kahramanların mekânların içinde ve mekânlarla birlikte kurduğu bağdan neredeyse yalnızca sinema aracılığıyla mümkün olabilecek bir fantazya elde edilebildiği ve bunu anlatının damarlarını besleyen bir konumda işleyebildiği hatırlanabilir. The Hand of God ise repliklere dökerek bu şehirden ilham almama ihtimalinin mümkün olup olmadığını sorarken anlatısı içinde daha önce aynı yaratıcıdan örneklerini gördüğümüz o büyülü anları doğuran kaynaşmalara erişemiyor. Napoli güzel, Napoli sıcak, Napoli birçok hikâyeye kucak açmış ve Napoli ileride kendi tarihi için önemle anılacak günlerden geçiyor ancak Fabietto’nun büyüyüşünü gördüğünden ya da ona katkı sağladığından bahsetmek çok da mümkün değil.

Çantadaki Enstantaneler

Karşımızdaki film, lanse edildiği gibi tam olarak bir büyüme hikâyesi özelliği taşıyor mu emin değilim açıkçası. Büyüme hikâyelerinin kahramanlarıyla yaşıt, büyüme çağındaki ergen bir karakterin hikâyesini izlediğimiz doğru. Ancak filmde ardı ardına izlediğimiz enstantaneler, kurmacayla karışık anı canlandırmaları ya da bir ömür çizgisi için mühim kırılma noktaları Sorrentino’nun metinsel tercihleri sebebiyle yukarıda da bahsettiğim gibi Fabietto’nun değişimine, gelişimine ya da büyüyüşüne doğrudan bir etkide bulunmuyor. Sorrentino’nun aklında canlanan imgeler, karakterler ve hikâyeler önümüze serilmiş dağınık parçalar hâlinde perdede akıyor. Bu parçaları ne birbirini tamamlayan ve (varsa) Fabietto’nun dönüşümünün altını dolduran şekilde sunuyor, ne de tam tersi bir yol izleyip kasıtlı olarak desteksiz yerleştirilmiş ve birleştirme işlemini seyirciye yükleme niyetindeki bir anlatıyla önümüze koyuyor. Hayatının filmde şahit olduğumuz dönemi içinde kahramanımızın belki de yaşayacağı en trajik anlarından biri gerçekleşirken bir anda seyircinin bir şeylerin kırılmış olduğunu varsaymasını bekleyen tembel bir öykücülük olarak niteleyebiliyorum bu noksanlığı en iyi ihtimalle. Bu varsayımı kabullenip oyunu anlatıcının kurallarına göre oynamayı kabul ettiğinde dahi söz konusu oralarda bir yerde olması gereken sözde büyüme alameti sonucunda seyircinin eline verilen tek sonuç Fabietto’nun (ki daha önce de sinyallerini verdiği) yönetmen olmaya karar verişi oluyor. Bu karar aşamasının her ânında yanında olmamıza rağmen izlediklerimizin bu gelecek planına doğrudan bir katkısı olduğuna ikna olmaktan önce akıllara “neden?” sorusu geliyor. Bir cevaba ulaşmaya çalıştığımızdaysa onca izlediğimiz kişisel ve kültürel anının her birinin Fabietto için ileride anlatılmak üzere çantasına doldurduğu enstantanelerden ibaret olduğu sonucuna ulaşıyoruz ister istemez. Cümlesinin öznesini, nedenini ve sonucunu birbirine tutarsızca heceleyen kafası karışık senaryo, sonuca ulaşma yolunda bile trajik bir kırılmayı yeterli görmeyip yine Sorrentino’dan beklenilebilecek gösterişli bir mekânda kahramanının karşısına neredeyse ilahi şekilde çıkan bir mentorla yüzleşme sahnesinin gerektiğini düşünüyor. The Hand of God’ın, her biri tek başına her türden izleyiciye dokunabilecek, duygusal bir bağ kurulabilecek, hattâ tüm samimiyetiyle derinden etkileyebilecek sahnelere sahip olduğu aşikâr. Ancak Sorrentino’nun çok sevdiği görkem ve güzelliğe dokunan bu sahnelerin bir drama formatında önümüze sunulan kurgusunun, ne kurallarına uygun ne de kuralları kasıtlı şekilde reddeden bir yapı ortaya koyduğunu da, bu parçaların birbirini besleyerek bütün hâlini alabildiğine de söylemek zor.


The Hand of God, Netflix Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.