Şu An Okunan
The New Pope: Hiçbir Şey Kutsal Değil

The New Pope: Hiçbir Şey Kutsal Değil

İlk sezonunda genç bir Papa’ya dair tüm beklentileri boşa çıkarıp Vatikan’ın kirli çamaşırlarını ortaya döken The Young Pope’un ikinci sezonu BluTV’de yayında. Çok farklı bir Papa’ya odaklanan The New Pope kilisenin dış dünyayla ilişkisine bakıyor, iktidarın tüm yüzlerini görkemli bir estetikle ifşa ediyor.

Bu yazı Altyazı’nın 194. sayısında yayımlanmıştır.

“Tanrı beni sevmiyor” diyor yeni papa umutsuzca. Yanına usulca genç papanın hayaleti yaklaşıyor ve fısıldıyor: “Tanrı başlarda beni de sevmiyordu.” Günümüz İtalyan sinemasının en önemli yönetmenlerinden Paolo Sorrentino’nun 45 milyon dolarlık bütçesiyle dudak uçuklatan “Vatikan komedisi” The Young Pope’un ikinci sezonu, The New Pope adıyla ekranlarda. The New Pope’un alışık olduğumuz anlamda bir ikinci sezon olmadığı, başkarakteriyle birlikte değişen isminden de belli oluyor. İlginçtir, Jude Law’un ilk sezonda tüm çekiciliği ve karizmasıyla arzu nesnesi olarak kurgulanan genç papasından beklediğimiz pek çok şeyi, John Malkovich’in canlandırdığı bu yeni papada buluyoruz. Biz pek çok anlamda zıt kutuplarda yer alan iki papanın çatışmasını heyecanla bekleyeduralım, Sorrentino bizi bu karşılaşmaya götürürken en dolambaçlı yolu tercih ediyor. Dizi formatını hem uzun soluklu bir film hem de parçalı bir anlatım aracı olarak kullanan yönetmen her bölümün hakkını veriyor ve iktidara, güce ve siyasete dair bazen çelişkili, bazen kendinden emin, bazense sorularla dolu bir hikâye anlatıyor. Sorrentino, oradan oraya salınan ve alışılmadık açılarıyla kafamızı karıştıran kamerasıyla her karaktere, her yan öyküye ve ele aldığı her kavrama dair çok bakışlı ve çok sesli bir anlatı kuruyor.

Küçük yaşta hippi annesi ve babası tarafından terk edilen genç papa Lenny’ye odaklanan ilk sezon, yalnızlığının acısını ebeveyniyle ilişkilendirdiği tüm “özgürlük” hareketlerine küserek ve içine kapanarak çözen Lenny’nin dönüşümünü konu alıyordu. Genç bir papadan beklediğimiz her şeyi reddeden, eşcinsellik ve kürtaj gibi konularda gerici bir tutum benimseyen ve “dogmaya” inanan Lenny’nin içsel yolculuğu, papalık kurumu içindeki güç ilişkileri ve iktidar çatışmasıyla beraber ele alınıyordu. Lenny’nin gizemli kalmak adına yüzünü göstermeyi reddettiği Katolik halk gibi biz de dizi boyunca bu çelişkilerle dolu karakteri anlamaya çalışıyor, tüm bu tavırların bir rol ya da stratejiden ibaret olup olmadığını anlamaya çalışıyorduk. Sezonun sonuna doğru Lenny kendine, dolayısıyla etrafındakilere şefkat duymaya başladıkça bir tür aziz figürüne dönüşüyor, hattâ Esther adında bir kadına bir çocuk “bahşederek” küçük mucizeler bile gerçekleştiriyordu. Tıpkı Muhteşem Güzellik ve Gençlik gibi filmlerinde olduğu gibi, ilahi olanla dünyevi olanı, kutsalla bayağıyı, yüksek kültürle popüler kültürü iç içe geçiren Sorrentino, gerçeküstücü ve “mitolojik” bir yere evrilen anlatısını ikinci sezonda da sürdürüyor ve karmaşık olanla basit olanın “dayanılmaz birlikteliğine” dair etkileyici bir portre sunuyor.

KADİFEDEN BİR PAPA

Halka yüzünü nihayet gösteren Lenny’nin komaya girmesiyle krize girmiş bir Vatikan’la açılan The New Pope, yeni papa adayının mezarı boylamasıyla daha da panikleyen Kardinal Voiello ve ekibine odaklanarak devam ediyor. Vatikan’ın kapılarını mültecilere açan ve kilisenin tüm varlığını elden çıkarmaya başlayan “sosyalist” papa II. Francis esrarengiz bir şekilde kalp krizi geçirince, Voiello çareyi “orta yolu savunan” Sör John Brannox’u papalığa ikna etmekte buluyor. İlk sezona daha ilk ânından tüm “çıplaklığı” ve ihtişamıyla giriş yapan genç papa Lenny’nin tersine, John Malkovich’in papasıyla tanışmamız bir hayli geç oluyor. Gotik bir masaldan fırlamış kalesinde, kapalı kapılar ardında yaşayan ve kendisini kardeşinin ölümünden sorumlu tutan anne babası tarafından reddedilmiş olan John, tıpkı Lenny gibi sevgisiz büyümüş. Rimelle süslenmiş etkileyici gözleri, mor kadife takım elbisesi ve elinde arpıyla mitolojik bir karaktere benzeyen John’un alengirli aristokrat İngilizcesi, sanki bir Shakespeare uyarlaması izliyormuşuz izlenimi veriyor. Sofia’nın (Cécile de France) deyişiyle “kadife gibi insanı sarıp sarmalayan” bir etkiye sahip John, bir “porselen gibi kırılgan”. Savunduğu orta yol felsefesiyle, zıtlıkların gitgide kızıştığı ve köktendinci grupların saldırılarıyla sarsılan dünya için ideal bir tercihe benziyor.

Her ne kadar hikâyenin ana aksı bu orta yol ihtiyacının sonuçları ve John’un papalığı sürecinde kendini yeniden sevmesi üzerine kurulsa da, bu öykü dizide sadece bir “detay”. Sorrentino, Lenny’nin Vatikan’daki güç odakları ve yozlaşmışlıkla tanıştığı –dolayısıyla onları bize de tanıttığı– ilk sezonda kapalı kapılar ardındakilere odaklanırken The New Pope’ta Vatikan’ın dış dünyayla ilişkisini ele alıyor. Bir tür “derin devlet” örgütünden olduğunu anladığımız Bauer’in Voiello’ya tavsiye verdiği seanslar, Hıristiyanları hedef alan terör saldırıları, greve giden ve hak mücadelelerini sosyal medya üzerinden duyuran Vatikan rahibeleri, kapıya dayanan mülteciler ve göçmenler… Dizi boyunca sürekli farklı karakterler tarafından dile getirilen inanç, vicdan, din ve sevgi gibi kavramların tüm bu “kapıyı zorlayan” gerçekler karşısında nasıl değişip dönüştüğüne, papanın deyişiyle “bir i-Phone gibi güncellemenin” imkânsız olduğu dinin bile kökünden sarsıldığına şahit oluyoruz.

TANRILAR VE ŞEYTANLAR

Kameranın koridorlarında bir hayalet gibi dolaştığı Vatikan, parlak kırmızı cüppeleriyle kardinallerin de dâhil olduğu, devasa sanat eserlerinden oluşan dekoru ve dış dünyadan kopukluğuyla zamansız ve ilahi bir ihtişama sahip. Ancak Sorrentino bu zamansızlığı bir an için kadraja giren bir Apple bilgisayar, takım elbiseleri ve telsiz kulaklıklarıyla kapıda bekleyen korumalar ya da bozulan kablosuz internet bağlantısı gibi detaylarla kesintiye uğratıyor. Yönetmen iktidar mücadeleleri, ilahi sorular ve dünyevi acılarla yoğrulmuş anlatının ağırlığını, bu kesinti anlarından çıkan kinayeli bir mizah yardımıyla dengeliyor. Klasik eserlerle ünlü pop şarkılarının art arda kullanıldığı, parlak ışıkları ve klip estetiğiyle bazen bir reklam izliyormuşuz hissi yaratan dizi, anlatısını bu zıt kutuplar üzerine kuruyor. Örneğin dizinin açılış jeneriğinde bir grup rahibe, hareketli bir pop parçası eşliğinde neon bir haçın ışıkları altında kendilerinden geçmiş bir şekilde dans ediyor. İlerleyen bölümlerde jenerik değişiyor ve ulvi bir şekilde parlayan beyaz iç çamaşırıyla sahilde yarı çıplak yürüyen Lenny’yi ve onu arzu dolu gözlerle süzen bikinili rahibeleri görüyoruz.

Paolo Sorrentino, estetik düzlemdeki bu zıtlıkları hikâyedeki çatışmaların –bazen fazla aşikâr bir şekilde– biçimsel bir karşılığı olarak kullanıyor. Hikâyeye dâhil olan yeni papaya rağmen anlatının merkez karakteri olmaya devam eden Lenny, bu zıtlıkların vücut bulmuş hâli. Bir konuşmasında “Biliyorum merak ediyorsunuz, ben bir aziz miyim, şeytan mı, tanrı mıyım, yoksa bir şarlatan mı?” diye soran Lenny, karşı kutupların bir arada var olabileceğinin canlı bir kanıtı gibi. Ancak çelişkileriyle var olan tek karakter o değil: Kiliseyi kurtarmak için her yolu deneyen pragmatist ve acımasız Voiello ile engelli bir çocuk arasındaki dokunaklı arkadaşlık, Vatikan’ın hırslı halkla ilişkiler müdürü Sofia’nın bir kadını istismar eden kocasını tüm sonuçlarına rağmen polise teslim etmesi, bir tür “Meryem Ana/Mecdelli Meryem” tiplemesi olan Esther’in içinde gizlediği şiddet… Öte yandan, jenerikte izlediğimiz rahibelerin arzu dolu dansları, onlara ayrılan bir bölümde daha da anlam kazanıyor. Sorrentino, bu bölümde bir yandan neredeyse tamamı erkeklerden oluşan ve kadınlara genelde çamaşır yıkamak ve yemek yapmak gibi görevlerin düştüğü kilisenin patriarkal yapısını ifşa ederken, bir yandan da bu kadınların –yine çelişkilerle dolu– “yasak” arzularına alan açıyor. Yönetmen, komadaki Lenny’yi –‘Hiçbir Şey Kutsal Değil’ adlı şarkı eşliğinde– temizleyen rahibenin dayanamayıp mastürbasyon yaptığı sahneyle açılan dizide Lenny’nin bir arzu nesnesi olarak kurgulanması hakkında ise şöyle diyor: “Tabular kadar cinsel arzu uyandıran başka bir şey biliyor musunuz?”

Zıtlıkların ve çelişkilerin masalsı bir görkemle resmedildiği The New Pope her ne kadar anlatısının temelini papalık kurumu üzerine kursa da, iktidarın her yüzüne dair, hem çok günümüze ait, hem de zamansız bir hikâye anlatıyor. Sorrentino, insana ne kadar küçük olduğunu hatırlatan devasa sütunları, binbir çeşit hikâye anlatan tabloları ve göz alan parlak ışığıyla Vatikan’ı sadece sinemanın gösterebileceği bir şekilde resmediyor. Bazen sürekli şüphe edilen bir Tanrı’nın, bazen yönetmenin, bazen karakterlerin, bazen de sanki bir hayaletin gözü olan kamera, âdeta akrobatik hareketler yaparak farklı mekânları, karakterleri, düşle gerçeği birbirine bağlıyor. Bu hareket esnasında değişen kamera açıları sayesinde mekânın kendisiyle beraber yüzler ve bedenler de şekil değiştiriyor. Çarpık bir açıyla karikatürize edilmiş ve kadraj tarafından deforme edilmiş bir yüz, birkaç bölüm sonra kadrajın bir köşesine sıkışmış, savunmasız bir figüre dönüşebiliyor. Lenny’nin “sevginin coşku hâli” dediği tehlikeli karşıtlıkları birbirine bağlayan ve “orta yolu” bulan kamera, iktidarın farklı yüzlerini tüm çarpıklığıyla ortaya koyuyor. Sorrentino’nun Fellini’den miras aldığı düşsel estetik, belki de sadece sanatla mümkün olabilecek bir tür gizemin, seküler bir kutsallığın ve “orta yolu” mümkün kılacak bir tür mucizenin aracı oluyor. Lenny’nin sözleriyle “Soruları güzel kılan nedir biliyor musunuz? Cevapları bilmememiz.” diyen bir sinemanın oyunbaz hüznü gizli bu mucizede.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.