Şu An Okunan
Vancouver Film Festivali Günlükleri 2021 #3: In Front of Your Face, Small Body, Bye Bye Morons…

Vancouver Film Festivali Günlükleri 2021 #3: In Front of Your Face, Small Body, Bye Bye Morons…

Vancouver Film Festivali pazartesi günü sona erdi. Hong Sang-soo’nun son filminden Gürcistan yapımı bir şehir senfonisine, ağdalı bir yas dramından altı César ödüllü bir Fransız komedisine, programın öne çıkan filmlerine dair kısa kısa…

Vancouver Film Festivali Uzakdoğu sinemasının Kuzey Amerika’ya açılan en önemli kapılarından biri olarak biliniyor. Apichatpong Weerasethakul ve Jia Zhang-Ke gibi isimlerin ilk filmlerini ödüllendirip bu yönetmenlerin uluslararası alanda keşfedilmesine aracılık eden festival, her yıl Uzakdoğu’dan dikkat çekici filmleri ‘Gateway’ adlı bir programda topluyor. Bu seneki Gateway seçkisinin en akılda kalıcı filmi Güney Koreli usta yönetmen Hong Sang-soo’nun son filmi In Front of Your Face (Dangsin Eolgul Apeseo) oldu. Hong’un her zamanki yanıltıcı mütevazılığıyla kotardığı bu dokunaklı film, yıllar sonra Kore’ye geri dönen yaşlı bir aktrisi takip ediyor. Aktris her ne kadar sağlık durumuyla ilgili bir sırrı kız kardeşinden saklamaya çalışsa da, karakterin fazla ömrünün kalmadığını anlamamız uzun sürmüyor. Aktris çocukluğunun geçtiği evi ziyaret ediyor, sonra da kendisine son bir rol teklif eden bir yönetmenle görüşüyor. Hong kolaylıkla melodramatik hâle gelebilecek bu öyküyü kendi stiline uygun uzun sohbet sahneleriyle, hoş bir mizah duygusu eşliğinde anlatıyor. Filmlerinde kavramsal oyunlar oynamayı, tekrarlı ya da simetrik anlatı yapıları kurmayı, kronolojik akışı kırmayı seven yönetmenin en sade ve doğrusal filmlerinden biri bu. Ama filmin sadeliği Hong’un ele aldığı temaların ön plana çıkmasına ve ilk bakışta önemsiz ya da gündelikmiş gibi görünen küçük anların güçlü bir duygusal etki yaratmasına yardımcı oluyor. Hong bu kez hayatı yaşamaya değer kılan şeylerin ne olduğunu sorguluyor, gözümüzün önünde duran değerleri kavramaktan ve sıradan bir yaşamın güzelliğini algılayabilmekten söz ediyor. In Front of Your Face doğrudan dinle ilgili bir film değil ama filmin spiritüel bir yanı olduğu ve hayatın kıymetini bilmekle ilgili söylemi üzerinden inanç meselesine değindiği de aşikâr. Bu açıdan bakınca bu yeni çalışma, Hong’un kalabalık filmografisinde en çok 2017 tarihli Ertesi Gün’e (Geu Hu) yakın duruyor. Dramatik öyküsüne rağmen filmin Hong’dan beklenecek esprili masa başı sohbetlerini, uzun ve ironik sarhoşluk sahnelerini içerdiğini de ekleyelim. Her ne kadar yaşlı bir kadını takip etmesi In Front of Your Face’i diğer Hong filmlerinden bir nebze ayırsa da, özgüven sorunu yaşayan sefil hâldeki film yönetmenlerine, küçük bir kafe işleten genç kadınlara, çalkantılı aşk hayatından bunalan karakterlere bu filmde de rastlıyoruz. İlk gösterimi Cannes’da yapılan film, Türkiye’de de bu hafta Filmekimi’nde gösteriliyor.

What Do We See When We Look at the Sky?

Yılın en ilginç keşifleri arasında iki buçuk saatlik masalsı bir şehir senfonisi olarak tanımlayabileceğimiz Gürcistan filmi What Do We See When We Look at the Sky? (Ras Vkhedavt, Rodesac Cas Vukurebt?) başı çekiyor. Aleksandre Koberidze’ye Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasında FIPRESCI ödülünü getiren film, tanışıp birbirine âşık olan ve ertesi gün yeniden buluşmayı planlayan iki genci takip ediyor. Ama ertesi sabah iki karakter de bambaşka vücutlarda, farklı birer yüzle uyandıkları için âşıkların planladıkları gibi birbirlerini bulmaları mümkün olmuyor! Koberidze için bu gerçeküstü öykü yalnızca bir bahane; filmin büyük kısmı gündelik hayatın her ânını oyunbaz, rüyavari bir üslupla betimleyen bölümlerden oluşuyor. Renkleri, ses tasarımı, hem durağan hem sürükleyici ritmi, tüm tuhaflıklarına rağmen şefkatle yaklaştığı karakterleriyle benzersiz bir film bu. Belki bir Aki Kaurismäki filminin daha romantik ve epik bir versiyonu, belki Kuitasi isimli bir şehrin sokaklarında dolaşan genç bir Jacques Tati’nin güncesi olarak tanımlanabilir What Do We See When We Look at the Sky? Son dönemde büyük bir çıkış yakalayan Gürcistan sineması içindeyse en çok Otar Iosseliani filmleriyle ilişkilendirilebilir. Ama tüm bu referanslardan bağımsız olarak Koberidze’nin sinema dili, tanıdık ya da sıradan olduğunu sandığımız her şeyi görsel-işitsel açıdan taze, şaşırtıcı hâle getirmek üzerine kurulu. Bu filmin tam olarak ne hakkında olduğunu söylemek zor ama aşk, futbol, kimlik, köpek sevgisi, yalnızlık ya da başka pek çok şey hakkında olabilecek bu filmin tuhaf rehavetinden, zarif görsel dokusundan keyif almamak imkânsız.

Small Body

Laura Samani’nin Cannes’da gösterildikten sonra Vancouver’a uğrayan ilk yönetmenlik denemesi Small Body (Piccolo Corpo) ise Koberidze’nin filmindeki hayranlık uyandıran hafifliği ve sükuneti mumla aratıyor maalesef. Doğumda bebeğini kaybeden genç bir annenin çocuğunu hayata döndürecek birilerini bulabileceğini düşündüğü ‘sihirli’ bir vadiye ulaşmak için yollara düşüşünü anlatan Small Body; annelik, kayıp ve keder, ataerkil toplum yapısının kadınlara biçtiği roller hakkında bir söylem kurmaya çalışıyor. Ama giderek demode dinî sembollere, yorucu bir şiirsellik arayışına, süresi kısa olduğu hâlde monotonluğa gömülen bir film bu. Kuşkusuz Samani dokunaklı bir öykü anlatıyor ve genç anneyi hem kandırıp hem de ona yardımcı olan bir yan karakter aracılığıyla izleyici bir nebze şaşırtmayı başarıyor. Buna rağmen Small Body’nin çarpıcı çıkış noktasına özgün bir şeyler ekleyebildiğini ya da öyküsünü yetkin bir sinema diliyle perdeye taşıdığını söylemek güç. Aslında Samani 1900 yılında geçen ve batıl inançlar üzerine kurulu bir öyküyü olabildiğince dolaysız ve net biçimde anlatarak bizi annenin yaşadığı travmaya ortak etmeye çalışıyor. Fakat maalesef filmin üslubu ilk başta fazlasıyla kuru kalıyor, sonradan ise abartılı dinî ikonografi ve banal semboller arasında gidip gelmeye başlıyor.

Bye Bye Morons

Bu yıl En İyi Film dâhil altı dalda birden Fransa’nın en önemli sinema ödülü César’ı kazanan Bye Bye Morons (Adieu les Cons), başrolünde son dönemin parlayan yıldızlarından Virginie Efira’nın yer aldığı enerjik ve dokunaklı bir komedi. Albert Dupontel imzalı bu absürd ve trajik film, çok az ömrünün kaldığını öğrenen bir kadının yıllar önce doğumdan hemen sonra evlatlık vermek zorunda kaldığı oğlunu yeniden bulma çabasını anlatıyor. Fakat bunu göz yaşartıcı bir dram olarak değil de Jean-Pierre Jeunet filmlerini ya da Wes Anderson dünyasını andıran bol oyuncaklı bir komedi formunda yapıyor. Her şeyin birbirine uyumlu renklerle kodlandığı, akıl almaz olayların ve tesadüflerin seksen dakika boyunca birbirini izlediği, ritmi kimi zaman neredeyse müzikalleri akla getiren bir film bu. Dupontel’in kendisinin canlandırdığı karakter filmin başında intihar etmeye çalışırken beceriksizliği yüzünden ortalığı birbirine katıp Efira’nın arayışına ortak oluyor. Filmin diğer ana karakteri ise günlerini köhne bir arşiv odasında geçiren görme engelli yaşlı bir adam. Yani aslında bütün karakterler büyük sağlık sorunlarıyla boğuşup türlü trajedilerle karşı karşıya kalıyorlar. Dupontel’in amacı ise bu karanlık öyküyü beklenmedik ölçüde mizahi biçimde anlatıp bir araya getirilmesi zor görünen türler ve tonlar arasında serbestçe gezinmek. Her bir karesi özenle tasarlanmış, şahane oyuncu kadrosundan büyük destek alan Bye Bye Morons’un bu hedefe ulaştığını söylemek yanlış olmaz.


40. Vancouver Film Festivali’ni takip eden Eren Odabaşı’nın festival izlenimleri Altyazı’da. Günlüklerin tamamına ulaşmak için tıklayın: ‘Vancouver Günlükleri 2021’

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.