Şu An Okunan
Squid Game: Netflix’in Ölümcül Oyunları

Squid Game: Netflix’in Ölümcül Oyunları

Squid Game

Güney Kore yapımı hit dizi Squid Game, hayatta kalma üzerine kurulu gerilimlerin son yıllarda kazandığı popülariteyi arşa çıkarmış görünüyor. Bu zalim sınıf anlatısının izlenme sayısındaki ivmeli artış, organik hayran kitlesi ve en önemlisi Amerikan yapımı olmaması dizinin yolculuğunu daha da ilgi çekici kılıyor.

Netflix’in Güney Kore yapımı son hiti Squid Game, son olarak Bridgerton’ın rekorunu da geçerek platformun en çok izlenen dizisi olarak zirveye oturdu ve -şimdilik- 111 milyon izleyiciye ulaştı. Sadece popülerlik oranı değil, aynı zamanda izlenme sayısındaki ivmeli artış, organik bir hayran kitlesi ve en önemlisi Amerikan yapımı olmaması dizinin yolculuğunu daha da ilgi çekici kılıyor. Dizi üzerine sayısız haber çıktı, kimisi magazinel detaylar, kimisi yapımın popülaritesini anlamaya çalışan endüstriyel analizler. Öte yandan dizi aynı zamanda TikTok’tan Instagram’a tüm sosyal medya platformlarına yayılmış durumda, kullanıcılar el birliğiyle hayran içerikleri üretiyor ve “hype” gittikçe büyüyor. Bir yandan kullanıcıların karakterlere büründükleri Instagram filtreleri, kostüm ve makyaj videoları, bir yandan dizinin de konu edindiği borç ve sınıf ayrımı meselesiyle ilgili yarı eleştirel yarı mizahi meme’ler, bir yandan dizideki oyunları taklit eden mobil oyunlar… Dizi ani bir yükselişle zirveye oturduğu ve Parazit’in (Gisaengchung, 2019) Oscar’da yarattığı türden bir şaşkınlık yarattığı için üzerine sayısız analiz çıkmaya devam edecek ve muhtemelen hiçbiri tam olarak neyin “tuttuğunu” anlayıp anlatamayacak. Ben de bu kervana katılıp denemekten zarar gelmez diyerek birkaç önemli noktaya değinmeye çalışacağım.

İlk olarak biraz dizinin içeriğinden, hikâyesinden, karakterlerinden ve estetiğinden bahsetmek gerekiyor. Her ne kadar dizinin popülerliğinde “Netflix kültürü” dediğimiz fenomen ve Güney Kore’nin eğlence sektöründeki yükselişi gibi pek çok endüstriyel faktörün etkisi ağırlıklı olsa da, global ve yerel eğilimleri harmanlayan hikâyesi ve farklı televizyon türlerini birleştiren anlatısıyla benzerlerinden ayrılıyor Squid Game. Yüzlerce oyuncunun büyük bir para ödülü için ölesiye bir yarışa girdikleri dizi, son dönem Güney Kore sinemasında yükselişe geçen, özellikle Parazit ve Şüphe (Beoning, 2018) gibi örneklerle uluslararası seyirciye de ulaşan sınıf anlatılarından biri. Bir grup “VIP” ismi verilen -çoğunluğunun Amerikalı olduğunu tahmin ettiğimiz- zenginin, tıpkı at yarışı izlercesine takip ettikleri 456 yarışmacı, altı tur boyunca farklı çocuk oyunları oynuyor. Diziye ismini veren “Kalamar Oyunu” da yine hikâyede yer verilen geleneksel Güney Kore oyunlarından bir tanesi.

Sınıfın Mimarisi

Hem dizinin yaratıcısı Hwang Dong-hyuk’a hem de Netflix’in Asya-Pasifik içerik sorumlusu Minyoung Kim’e göre dizinin tutma nedenlerinden yer verilen oyunlar. Oyunların dünyaca oynanan çocuk oyunlarıyla olan benzerliği ve kolay anlaşılabilirliği, diziye çok temel bir ortaklık duygusu kazandırıyor. Ancak oyunlardan da öte dizinin dahil olduğu “survival thriller” (hayatta kalma üzerine kurulu gerilim) türünün, kullanılan oyunları çok daha çarpıcı kıldığını söylemek gerek. Ölüm korkusu ve hayatta kalma içgüdüsüyle tüm sosyal rollerini, sorumluluklarını ve etik değerlerini geride bırakan yetişkinler, oyunları tıpkı bir çocuk kadar fevri ve gerçek hislerle oynamak zorunda kalıyor. Birkaç bölümü dışında tamamı dünyadan tamamen kopuk, bir hapishaneyi andıran oyun mekânında geçen Squid Game, gitgide bir tür Survivor yarışmasına dönüşüyor. Her biri farklı bir borçtan muzdarip, tek çareyi ölümüne yarışmakta bulmuş karakterlerimizin yaşadığı dış dünya ne kadar gerçekçiyse, oyunların oynandığı, ıssız bir adanın ortasında kurulu yarışma mekânı da bir o kadar yapay ve abartılı bir estetiğe sahip. Bir bebek evini ya da anaokulunu andıran bir mimari, parlak ve çarpıcı renkler, tektip kostümler. Sanki bir video oyunu ya da çizgi romanın içine girmiş gibiyiz. Dışarıdaki dünyaya dair bir fikrimiz var, orayı tanıyoruz, burası ise tamamen yapıntı, her şeyin mübah olduğu, bambaşka bir yasanın geçerli olduğu bir oyun alanı.

Squid Game

Dış dünyayla oyun alanı arasındaki bu tezatı düşündüğümüzde elbette Parazit’i anmamak imkânsız. Kazandığı Oscarların ardından yine benzer bir popülarite yakalayan filmin yapım sürecinin tüm detayları haber sitelerinde didik didik edilmiş -tabiri caizse suyu çıkarılmıştı. Bu haberlerde en çok sözü edilen detay, filmdeki zengin ailenin yaşadığı evin mimarisiydi. Film için özellikle tasarlanan bu ev, tıpkı Squid Game’deki oyun alanı gibi sembolik bir mimariye sahipti. Dış dünyanın çok daha gerçekçi ve karanlık bir estetikle resmedildiği Parazit de “sınıf atlamanın” imkânsızlığını ve eşitsizliğin boyutunu bodrum-üst kat gibi bariz ikilikler üzerine kurulu bir mekân kullanımıyla resmediyordu. Dolayısıyla iki yapımda da iç mekânın yönetmenler için sınıf ilişkilerini ve sınıflar arası uçurumu görselleştirdikleri bir araç, daha doğrusu bir oyun alanı hâline geldiğini söylemek mümkün.

Endüstrinin Kıskacı

Squid Game her ne kadar Güney Kore’ye özgü bir rekabet kültürünün ve borç piyasasının insanları nasıl ölüme sürüklediği üzerine bir dizi olsa da, anaakım sinema ve televizyonun kapısını zorlayan toplumsal bir eğilimi yansıttığı kesin (Güney Kore’de bir kesimin böylesine bir gerçeklikle “popüler olmaktan” rahatsız olduğunu biliyoruz). Joker (2019), Parazit ve Nomadland (2020) gibi filmlerin popülaritesiyle birlikte anaakım endüstrinin sınıf anlatılarında bir tür potansiyel görüp görmediği çokça tartışılıyor. Squid Game’in yolculuğu da anaakımlaşan sınıf anlatılarına dair bu eğilimi daha da görünür kıldı diyebiliriz. Bunun salt endüstriyel bir hamle olmadığını, ancak seyircide gözlemlenen bir ilginin endüstri tarafından kucaklanıp seyirciye geri pazarlandığını söylemek mümkün. Squid Game’in “organik” popülaritesi bunu kanıtlar nitelikte.

Squid Game

Netflix’in Asya-Pasifik içerik sorumlusu Minyoung Kim, dizinin Güney Kore’de ilgi çekeceğini düşündüklerini, ancak dünya çapında artan bu ilginin onları da çok şaşırttığını söylüyor. Hattâ Netflix’in dizinin dünyadaki tanıtımına ayırdığı bütçe oldukça düşük. Organik bir şekilde, “ağızdan ağıza” yayılan dizi bir numaraya yerleşmeye aday olduğu andan itibaren Netflix potansiyeli görerek pazarlama hamlelerini güçlendiriyor. Alışveriş merkezleri ya da şehir meydanlarına hızla inşa edilen setler, dizinin en meşhur oyunu “Kırmızı Işık, Yeşil Işık”taki robot bebeği sergiliyor, gerçek oyun alanları kuruluyor. Influencer’lara ve ünlülere dizideki yarışmacıların kostümleri ve oynadıkları oyunlardan objeler gönderiliyor. Yapımın potansiyelini gören haber kanalları daha çok tıklanma niyetiyle günde en az iki üç Squid Game haberi çıkıyor. Instagram kullanmayan başrol oyuncularının bazılarına hızla hesap açılıyor, oyuncular dizideki oyunları oynadıkları şovlara çıkıyorlar. Minyoung Kim’in deyişiyle seyircinin “ekranda kendi dertlerini gördüğü için” etkilendiği bu eleştirel anlatı, bir anda pazarlanabilir ve suyu çıkarılabilir bir popüler kültür objesi olarak paketleniveriyor. Elbette endüstrinin yaratıcı emeğine ve izleyici emeğine/ilgisine dair bu “sonuna kadar”cı yaklaşımı yeni değil. Sadece artık yeni bir mecra olarak tanımlayabileceğimiz Netflix’in dünya seyircisine erişimi, metinlerin ve yan ürünlerinin internetteki/sosyal medyadaki dolaşımı ve kullanıcı/hayran emeği ve üretimi sayesinde delicesine bir ivme kazandı.

“Altyazı Bariyerini Aşmak”

Elbette hikâyenin eleştirel özüyle çelişen bu metin dışı yolculuk, içerikten ve hikâyenin bize nasıl sunulduğundan bağımsız değil. Öte yandan tüm bu pazarlama süreci dizinin biraz daha derinlerine gömülü politik tarafını değersiz kılmıyor. Öncelikle Squid Game’i son yıllarda gittikçe daha da yükselişe geçen “Kore dizileri” ve “K-pop” furyasından bağımsız düşünmek imkânsız. Ancak burada işler biraz daha karmaşıklaşıyor. ABD’nin kültürel hegemonyasını yavaş yavaş kırdığı düşünülen bu furyanın izleyicileri Güney Kore anlatılarıyla ya da kültürüyle daha tanışık kıldığı bir gerçek. Ancak Güney Koreli pek çok eleştirmen, bu dizilerin ülkede üretilen içeriğin sadece bir yönünü temsil ettiğini ve bir “Kore dizisi” klişesi yarattığını da öne sürüyor. Hattâ bu nedenle Netflix’in Kingdom ve Extracurricular gibi dizilerinin değindikleri toplumsal meseleler, politik yönleri ve daha “sert” anlatıları nedeniyle bu furyadan ayrıldığını da belirtiyorlar. Öte yandan henüz uluslararası seyirciye ulaşmamış Netflix dışı pek çok farklı Güney Kore yapımı da var. Ancak burada Squid Game’in hikâyesini ilgilendiren, izleyicinin kazandığı -sorunlu ya da sorunsuz- kültürel tanışıklık. Bong Joon Ho’nun Oscar konuşmasında “altyazı bariyeri” dediği, özellikle farklı dilde içerik tüketmek konusundaki isteksizlikliğiyle bilinen ABD’li izleyicinin önyargılarını kırmasını sağlayacak bir yayılma hâli.

Squid Game

Bu uluslararası ilgi, sinema alanında ise daha çok anaakım bir anlatım diliyle arthouse estetiğini bir araya getiren 2000’ler Güney Kore sineması ve İhtiyar Delikanlı (Oldeuboi, 2003) gibi kült örnekler üzerinden tartışılmıştı. Hem Cannes’dan hem de Oscar’dan ödülle dönen Parazit’in başarısı da yine bu hat üzerinden konuşulmuştu. Hollywood’un yaratıcılık anlamındaki tıkanıklığıyla birleştiğinde, Netflix’in tabiri caizse “yetenek avına” çıkarak yerel pazarlara yatırım yapması şaşırtıcı değil. La Casa de Papel (2017–2021) ve Elite (2018 – ) gibi örneklerle hızlanan bu eğilim, Squid Game’le arşa çıkacağa benziyor. Anaakım sinema dilini ustaca kullanan, Hollywood sinemasını yerel dinamiklerle harmanlayan, hikâyelerindeki keskin dönüşler ve şaşırtıcı gelişmelerle bilinen, çoğu zaman melodramatik ve abartılı anlatılarıyla dil bariyerini kolayca aşabilecek Güney Kore sineması/televizyonu ise Netflix için ideal bir aday diyebiliriz.

Karakter Olma Hakkı

Tekrar metnin kendisine dönecek olursak, metnin seyirciyle kurduğu tahmin edilemez ve organik ilişkiyi ise sadece bu endüstriyel dinamiklerle açıklamanın mümkün olmadığını da eklemek gerekiyor. Herkese hitap edecek çocuk oyunları, bu oyunlar üzerinden seyirciye tüm çelişkileriyle ve ölüm anında ortaya çıkan karanlık yönleriyle tanıtılan karakterler, akılda kalıcı, sınıfsal ayrımların keskinliğini imleyen parlak bir estetik… Tüm bunlara ek olarak ise özellikle Güney Koreli seyirciye daha tanıdık gelebilecek politik detaylar. Burada dizideki keskin ikiliklerden bir tanesi dikkat çekiyor: Tüm bu yapay oyun alanında karıncalar gibi koşuşturan, aynı renk üniformaları ve yüzlerinden akan kan ve terle aklımıza kazınan karakterler ve diğerleri. Dizi ana karakterlerinin karşısına koyduğu tarafları öylesine karikatürize ve tektip kuruyor ki, ana karakterlerimiz -yani borçları yüzünden ölümüne yarışa giren oyuncular- fazlasıyla gerçek ve özdeşleşilebilir kalıyor – tüm çelişkilerine rağmen. Örneğin oyunculara direktif veren askerler pembe-kırmızı üniformalar giyiyor, yüzleri maskeli ve hepsinin sesi aynı şekilde mekanik. Oyunu düzenleyen zengin VIP’ler ise abartılı ve tiksindirici derecede kötü ve aşağılıklar, yine maskeleri var.

Bu keskin temsili ikilik sayesinde yönetmen sınıfsal ayrımlara dair gri bir alan çizmeyi reddediyor. Parazit’teki kadar bile tahammülü yok üst sınıfa dair, onları insan olarak resmetmiyor, ayrımlarını net çiziyor. Borç içinde kıvranan ve her biri farklı bir “fakirlik biçiminden” muzdarip karakterlerimiz (patronu tarafından sömürülen kayıtsız bir göçmen, iş arkadaşını protesto sırasında kaybetmiş eski bir işçi, Kuzey Kore’den kaçmış genç bir kadın, borca batmış bir gangster, çalıştığı şirketi hortumlamış ve yakalanmış parlak bir iş adamı…) ise tıpkı Parazit’teki gibi ahlaki olarak karmaşıklar, tam olarak iyi ya da kötü değiller. Hattâ çoğu zaman ölümün karşısında insanlıklarını kaybediyor, tüm değerlerden vazgeçiyor, vahşileşiyorlar. Karmaşık, çelişkili olma, değişip dönüşme, yani bir “karakter” olma hakkını sadece farklı şekillerde sömürülmüş bu insanlara veriyor Squid Game. Aralarındaki en kötü kabadayıyı bile tanıyor, hikâyesini az da olsa dinliyoruz, ancak VIP’lerin ve askerlerin yüzünü bile görmüyoruz. “Kırmızı Işık, Yeşil Işık” – artık her şey bu kadar net, diyor sanki yönetmen.


Squid Game, Netflix’te izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.