Şu An Okunan
Small Axe: Tarihin Yazılmamış Sayfaları

Small Axe: Tarihin Yazılmamış Sayfaları

Steve McQueen, Small Axe

Steve McQueen’in Londra’daki Karayipler göçmenlerinin hikâyelerine odaklanan beş filmlik antolojisi Small Axe, Türkiye’de ilk olarak BBC First kanalında izleyiciyle buluşuyor. Yönetmen McQueen ile oyunculardan bir kısmının katıldığı çevrimiçi basın toplantısında Londra’daki göçmenlik deneyiminden, hikâyelerin kurtarıcı gücünden ve değişim umudundan bahsedildi.

Steve McQueen’in imzasını taşıyan film antolojisi Small Axe Londra’da yaşayan Karayipler (ya da Batı Hint Adaları) göçmenlerinin 1969-1982 yılları arasında geçen hikâyelerini bir araya getiriyor. Tamamı bu dönemde yaşanmış gerçek olaylara dayanan öykülerin her biri cemaatin farklı bir görüntüsünü yansıtıyor. Kimi bu dönemde gerçekleşen kamuoyunun ilgisini çekmiş bir davayı, kimi dönemin Karayipler cemaatinin olmazsa olmazlarından reggae, soul ve blues tınılı bir partiyi, kimisi de Britanya toplumunun köklerindeki ırkçılığın bu cemaat üzerinde bıraktığı izleri belirginleştiren gerçek yaşam hikâyelerini, anıları hikâyeleştiriyor. Birbirinden bağımsız bu beş anlatıyı bir araya getirense Batı Londra’da yaşayan bu cemaatin onca ırkçılığa ve ayrımcılığa rağmen hayatta kalmaya idmanlı, yaşam odaklı, neşeli, müzik, yemek ve dayanışma dolu dünyasına çok geç kalınmış bir iade-i itibar girişimi olmaları.

Steve McQueen, Small Axe
Steve McQueen, Mangrove‘un setinde.

Yönetmen Steve McQueen, kendisinin de bir parçası olarak büyüdüğü bu cemaate kişisel, hakkaniyetli ve otantik bir tarih sayfası açıyor Small Axe’te. Tarihin yazılmamış bir sayfasını yazmaya girişiyor. Tarihin anlatılmamış bu parçasını anıtsallaştırırken aynı zamanda nefes alan, insani, eğlenceli ve isyankâr bir göçmen ethosu nakşediyor. Nostaljiden, toplumsal hafızadan ve günlük yaşamın sıradanlığından hikâyeler aracılığıyla güçlü bir politik angajman süzüyor. Filmlerin gösteriminden bir süre önce pandemi nedeniyle çevrimiçi ortamda gerçekleştirilen basın toplantısındaki sözlerine bu nostaljik dönem hikâyelerinin güncelliğini vurgulayarak başlıyor McQueen. ABD’de George Floyd’un polis şiddeti sonucu öldürülmesinin ardından tüm dünyada kitleselleşen Black Lives Matter hareketinden, pandeminin etkilerinden bahsediyor ve bu hikâyelerin bugüne dair bir güncellik sunduklarını belirtiyor. “Bu hikâyeler anlatıldı çünkü artık anlatılmaları gerekiyordu. Bir mucize gerçekleşmiş değil, bu hikâyelerin ortaya çıkması için küçük bir efor gerekiyordu yalnızca” diyor.

Tarihin Hakkı: Mangrove

Small Axe, adını “birlikte güçlüyüz” anlamı taşıyan kadim bir Karayipler deyişinden alıyor: “Sen büyük ağaçsan, biz de küçük baltalarız.” Bob Marley’nin aynı adı taşıyan şarkısıyla popülerleşen, Batı Londra’daki Karayipler cemaatinin 1970’lerde yaşadığı kültürel ve sosyo-politik dönüşümü en sarih hâliyle ortaya koyan bir ifade bu. Small Axe’te bir araya getirilen hikâyeleri buluşturan da bu çoğulluk, bu birlikte güçlü olma hâli. Serinin ilk filmi olarak sunulan, aynı zamanda geçen yıl gerçekleştirilemeyen Cannes Film Festivali’ne antolojiden seçilen iki filmden biri olma özelliği taşıyan Mangrove, hem bu mesajı hem de serinin anafikrini en dolaysız temsil eden parçalardan biri kuşkusuz. Adını cemaat için temsilî önemi yüksek bir Batı Londra restoranından alan film 1971 yılında yaşanan ve yakın dönem Britanya tarihine Mangrove Dokuzlusu (Mangrove Nine) olarak geçen davanın hikâyesine odaklanıyor. Deyim yerindeyse onu baştan yazıyor.

Mangrove, Small Axe
Mangrove

O dönemde hızla kamusallaşan ve polis şiddetinin sembolik olaylarından birine dönüşen bu davayı McQueen’in gözünden, belgesel değerini ve hakikati gözeten bir üslupla, klasik mahkeme dramalarını hatırlatan bir tarafgirlikle izliyoruz. Bu tarafgirlik ve açıklık, hakkı yenene itibarını ilk andan teslim ediyor. Hem iki saati aşan süresiyle hem de doğrudanlığı ve netliğiyle seriye bir tür çatı gibi yerleşen Mangrove, Mangrove Dokuzlusu’nun hikâyesine hak ettiği yeniden yazımı bahşettiği gibi, serinin tonunu da belirliyor. Antoloji boyunca tanıklık edeceğimiz bireysel hikâyeleri izledikçe Mangrove’da anlatılan basit ve kolektif hikâyenin bu karakterlerin yaşam öykülerine sınıfsal ve sosyo-kültürel bir boyut kazandırdığını fark ediyoruz. Small Axe’te filmler arasındaki bağlar hikâyesel ya da tematik yollardan ziyade politik ve kültürel bir arterden kuruluyor.

Mangrove, Small Axe
Mangrove

Mangrove, Small Axe’in yaşanmış gerçek olaylara ve kişilere dayanan malumat odaklı parçalarından birisi. Söz konusu dönemin gündemini meşgul etmiş, İngiltere’deki siyahların yakın tarihinde epey önem taşıyan olaylardan birinin ‘gerçek’ hikâyesini anlatmaya girişiyor. Filmde Mangrove restoranının sahibi, cemaatin sembol isimlerinden Frank Crichlow’u canlandıran Shaun Parkes’a göre Mangrove’un gücünü aldığı esas yer de burası. Rolüne hazırlanmak için ihtiyaç duyduğu gerçeklik hissini senaryoyu okuduğu andan itibaren hissettiğini, doğru hislerin ortaya çıktığını söylüyor oyuncu. Doğru hisler uyandıran bu hikâyeleri anlatmanın öneminden bahsederken eli kalbine doğru uzanıyor ve uzun zamandır beklediği bir projede yer aldığını ifade ediyor Parkes. Bu hikâyelerin böyle geniş bir projede ilk kez anlatılıyor oluşunun oyuncular üzerindeki etkisi söyleşi boyunca kolaylıkla sezilebiliyor. Herkes bir şekilde ‘gerçek’ hissinden söz ediyor.

Bedenin Taşıdıkları: Lovers Rock

Mangrove antolojiye kati bir hakkaniyet ve güçlü bir politik zemin sunarken serinin ikinci filmi Lovers Rock ise daha ele avuca sığmaz sulara yelken açıyor. Steve McQueen kamerasını 1980 yılında bir ev partisinin ortasına atıyor âdeta. Dönemin Batı Londra’sında ortaya çıkan ve romantik bir reggae türü olan ‘lovers rock’ın hükmünde geçen bir partiye konuk oluyoruz. Tek bir gece boyunca süren film, tensel ve akışkan bir kültürel bağlam ve ortak payda hissiyatı salıyor havaya. Kamera koca bir blues partisine dönüştürülen evin içinde partinin bir parçasıymış gibi dolaşıyor. McQueen’in kariyerinin başlarında imza attığı Açlık (Hunger, 2008), Utanç (Shame, 2011) ve 12 Yıllık Esaret (12 Years a Slave, 2013) gibi filmlerde kimi zaman direnişin, kimi zaman yabancılaşmanın, kimi zamansa ıstırabın yüzeyi olan insan bedeni, Lovers Rock’ta özgürlüğün, boşlukta süzülmenin ve en önemlisi yalnızca kendine (ve dokunabildiklerine) ait olabilmenin özgürleştirici taşıyıcısına dönüşüyor. Tüm bu kendine ait olmanın içinden müziğin gücünü, kadın dayanışmasını, beyaz ırkçılığına karşı direnişi, erotizmi ve kültürel paydaşlığı çekip çıkaran McQueen, bunları o uzun dans sahnelerinden taşan aşkınlık hissinin bir parçasına dönüştürüyor.

Lovers Rock

Müziğin bu beş filmin ana yakıtı olduğunu, zira siyahların akıl sağlığını korumak için sıklıkla müziğe sığındığını söyleyen McQueen, Lovers Rock’ta konu edilen blues partilerinin insanları hayatta tutan şey olduğunu söylüyor. Hafta boyunca keskin bir ırkçılığın gölgesinde yaşayan, hafta sonları beyazların Londra’sındaki partilere alınmayan siyahların kendi dünyalarını oluşturduğu bu alt kültürün bir kuşak için öneminden söz ediyor. Small Axe’in tek bütünüyle kurmaca hikâyesini oluşturmasına rağmen belki de otantiklik hissi en güçlü parçası olan Lovers Rock, büyük ölçüde McQueen’in teyzesinin anılarına dayanarak yazılmış. Başrolleri paylaşan Michael Ward ve Amarah Jae St Aubyn filmi izleyenler tarafından sıklıkla kendi anne babalarına benzetildiklerini, hep duydukları ama tanık olmadıkları bu dünyanın film sayesinde bir parçası olduklarını ifade ediyorlar. McQueen ise çekimler sırasında kendisinin de bu partinin bir davetlisine dönüştüğünü belirtiyor:

Lovers Rock’taki dans sekansı başladığında bir sanatçı ve sinemacı olarak bu ortama, bu partiye davetli olduğum için kendimi çok şanslı hissettim. Evet onu ben tasarladım ama asla bana ait bir şey değildi. Bu benim için armoniyi belirlediğim ve oyuncuları kendi hâllerine bıraktığım bir deneyimdi. Ama bir noktada odadaki herkes 1980 yılında olduğunu biliyordu ve tüm oyuncular bu kısıtlamanın içinde özgürlüğü buldular. Ve zaman geçtikçe oraya davetli olduğumu hissettim. Bir noktada kameranın önüyle arkası arasında bir fark kalmadı. Artık dansa davetliydim. Muazzam bir şeydi bu. Ruhani bir şeydi.”

Lovers Rock, Small Axe
Lovers Rock

McQueen ayrıca Lovers Rock oluşturulurken kafasındaki ilk şeylerden birinin müzikler olduğunu söylüyor. Filmde doğaçlama biçimde unutulmaz bir a capella performansına dönüşen, Janet Kay’in seslendirdiği ‘Silly Games’ ve reggae kültürünün en popüler ritimlerinden birinin yaratıcısı The Revolutionaries’in imzasını taşıyan ‘Kunta Kinte’ filmin oluşturulmasında hayati bir rol oynamış. İki parça da filmin atmosferinde temel bir öneme sahip gerçekten de.

Yaşam Öyküleri: Red, White and Blue ve Alex Wheatle

Small Axe’in üçüncü ve dördüncü bölümleri ise bireysel yaşam öykülerine çeviriyor bakışını. Söz konusu dönemde yaşamış iki ilginç karakterin biyografilerini takip ediyoruz. Irkçılığın, ayrımcılığın bireysel yaşamlar üzerindeki çarpıcı etkisini cemaatin farklı yakalarını yansıtacak şekilde veriyor bu biyografiler. Red, White and Blue’da siyahların polis baskısını en şiddetli biçimde yaşadığı dönemlerden birinde teşkilatta reform yapmak için polis olmaya karar veren Leroy Logan’ın hikâyesi takip ediliyor. Yeni Star Wars serisindeki rolüyle ve Black Lives Matter hareketindeki aktif direnişiyle tanıdığımız John Boyega başrolde yer alıyor. Dördüncü kısımda ise filme de adını veren Alex Wheatle’ın hayat hikâyesini takip ediyoruz. Small Axe’in yazar kadrosunda da yer alan ve yazdığı romanlarla dönemin Karayipler cemaati için oldukça önemli bir figüre dönüşen Wheatle’ın çocukluk ve ilkgençlik hikâyesi, 1981 yılında yaşanan Brixton ayaklanmalarına götürüyor seyirciyi.

Red White and Blue, Small Axe
Red, White and Blue

Wheatle’ın yetimhanede başlayıp Londra’daki Karayipler cemaati için önemli merkezlerden Brixton’a gelişini, bir kimlik ve aidiyet duygusunun yanı sıra müzik tutkusu edinişini takip eden yaşam öyküsünün Small Axe’in değindiği birçok meseleyi net biçimde ortaya koyan bir tarafı mevcut. Wheatle’ın geliştirdiği aidiyet duygusunun politize oluşunda ve bunun müzik kültürüyle ilişkisinde tüm seriyi kapsayan bir bağlam var. Aynı zamanda İngiltere’nin yakın tarihindeki kara lekelerden birini hakkaniyetli bir gözle yeniden yazmasında da tabii ki. Polisin ve medyanın yıllarca çarpıtmaya çalıştığı bir nefret suçunun tarih yazımına güçlü bir şerh düşüyor McQueen.

Alex Wheatle, Small Axe
Alex Wheatle

Steve McQueen seyirciyi ayaklanmanın ateşinin yakıldığı sahneye götürürken serinin en iddialı kısımlarından birisiyle anıtlaştırıyor bunu. 1981 Brixton ayaklanması olarak bilinen ve bir ev partisine atılan bomba sonucu on üç siyah gencin ölümünün ardından başlayan eylemlere giderken filmi bir süreliğine durduruyor McQueen. Olay yerini, ardından yaşanan kitlesel eylemi, Thatcher karşıtı pankartları gösteren fotoğrafları dört dakika boyunca bir Jamaika ağıdı eşliğinde sıralıyor. Bu saygı duruşundan çıkış şekli de Small Axe’e esas ruhunu üfleyen şey esasında. Son fotoğraf, dönen bir plağın ortasındaki pencereden görünen filmin şimdiki zamanına eriyor. Bir plak dükkânına, oradan sokağa ve barikata çıkıyoruz. Babylon’u yakmaya kararlı sloganlar eşliğinde… Tüm bunların ve en çok da o Babylon narasının içinde, bu anlatıların özünü barındıran bir enerji, güçlü bir aidiyet duygusu var.

İyimserliğe Doğru: Education

Serinin aidiyet duygusu en gelişkin olan filmi ise muhtemelen son film: Education. Zira tüm bölümlerde yönetmenin hayatından parçalar barındıran Small Axe’in son bölümü büyük ölçüde McQueen’in kendi yaşamından hareketle hazırlanmış. Okuma zorluğu çeken Kingsley adında siyah bir çocuğun hikâyesine odaklanan film ırkçılığın en iç karartıcı yansımalarından birine, siyah çocukların eğitim haklarından yıllarca nasıl mahrum bırakıldığına dikiyor gözünü. Education’ın gücü anadili İngilizce olmayan çocukların zekâ geriliğiyle yaftalanarak dışlandığı bu sistemi alt edilecek bir unsur olarak konumlamasında yatıyor. Karayipler cemaatinden bir grup kadının yarattığı örgütlenmenin ışığında bu karamsar yola fener tutan Education, bir özgürleşme hikâyesi aslında. Haksızlık, ayrımcılık ve ırkçılık dolu bu hikâyeler serisini bir iyileşme öyküsüyle, kendi sesini bulma hissiyle sonlandırıyor yönetmen. Seyircisini iyimser bir özgürlük hissiyle uğurluyor.

Education, Small Axe
Education

Başta Steve McQueen olmak üzere basın toplantısına katılan herkes bu hikâyelerdeki gerçeklik hissinden, daha önce böyle geniş bir biçimde anlatılmamış olduklarından ve bir kuşağın hikâyelerinin yitip gitmesine engel oluşundan söz ediyor. Bu, bir göçmen cemaatinin kuşakları arasında bir köprü oluşturmak anlamına geliyor elbette. Ancak bu yerelliğin ötesinde bastırılmış bir azınlığın kendi sesine kavuşmasında evrensel bir kurtarıcılık hissi de yatıyor. Zira Small Axe, yakın dönem tarih yazımında göz ardı edilmiş insanların hikâyelerini (yeniden) yazma işine girişiyor bir bakıma. Bu hikâyelere hak ettikleri değerin verilmesi bugünlerde çok daha hayati biçimde muhtaç olduğumuz değişime ve iyimserliğe katkı sağlayabilir mi, Steve McQueen’e soruyoruz. Şöyle yanıtlıyor:

“Benim için bu film serisi bir bakıma bilimkurgu filmleri gibi. Bize şu an nerede, ne durumda olduğumuzu, ne kadar yol aldığımızı söylüyorlar ancak esas olarak ne kadar daha ilerlememiz gerektiğini gösteriyorlar. Small Axe’e bakışım başından beri böyleydi. Hep gelecekle ilgiliydi bu seri, başka bir şeyle değil. Nereye gitmek istediğimiz ve bu yolculuktan ne alabileceğimizle ilgiliydi. Zira bana göre sanat üretmek, film yapmak her zaman bir diyalog geliştirmekle ilgili. Boşlukları doldurmak ya da cevaplar vermekle değil.”


Small Axe Türkiye’de her çarşamba saat 21:00’de, BBC First kanalında gösteriliyor. İlk bölüm 20 Ocak’ta yayında olacak.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.