The Devil All the Time: Tesadüfen Yaşıyoruz

,

Aynı adlı romandan uyarlanan Antonio Campos imzalı The Devil All the Time, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde geçen, çok sayıda karakter üzerinden insanın içindeki kötülüğe bakan bir Güney Gotiği örneği.

Ali Ercivan

Bu yazı, filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir. 

The Devil All the Time (2020), aynı adlı romanın da yazarı olan ve film boyunca bize eşlik eden Donald Ray Pollock’ın dış sesiyle başlıyor. Pasifik cephesinde Japon ordusuna karşı savaşan Amerikalı askerlerden birinin, Willard Russell’ın dünyasına sokuyor önce bizi. Korkunç işkenceler görmüş, çarmıha gerilmiş ama hâlâ hayatta olan bir başka Amerikalı askeri buluyor Willard, bölüğüyle birlikte. Acısına son vermek için kafasına bir el sıkıyor. İnsanın içindeki kötülüğün en çıplak ve tarih boyunca en yaygın rastlanmış hâllerinden biriyle belki de ilk kez yüz yüze geliyor. Ve biz de Willard’ın rehberliğinde, Pollock’ın sesi kulaklarımızda, kötülüğün her insanın içinde ve her sıradan hayatta görülebilecek suretlerine şahit olacağımız bir yolculuğa çıkıyoruz. Tamamen rastgele, tamamen mânâsız, tamamen tesadüfi.

Willard memleketine döndüğünde bir kafeye giriyor, tezgâha doğru ilerliyor. Bir başka adamla aynı sandalyeye doğru yaklaşıyorlar. Carl önceliği asker üniforması giyen genç adama bırakıyor. Ve bu sebeple iki adamın siparişleriyle iki ayrı garson ilgileniyor. Her ikisinin de hayatını farklı yollara sokan bir kesişme noktası bu. Carl, garsonluğa yeni başlamış Sandy’yi tanıyınca, uhrevi anlamlar yüklediği, sapkınca bir zevkle işleyeceği cinayetlere ortak ediniyor. İkili on yıllara yayılacak bir seri cinayetler yoluna giriyorlar. Willard ise evleneceği kadınla tanışıyor. Fakat onları bekleyen de karanlık ve yükünü gelecekte oğulları Arvin’in taşıyacağı bir kader. Arvin’i şiddete meyleden ise babasından öğrendiği, örnek aldığı, onunla paylaştığı üç beş anı aslında. Willard ile eşi Charlotte’ın kurdukları hayat, görünürde iyilik ve inanç üstüne. Fakat en basitinden bir aile oluşumu bile farkında olmadan kötülüğü besliyor.

Filmin çok sayıda farklı karakteri takip eden ve bunları son perdede birleştiren yapısı, aslında Arvin’in bu kötülük döngüsünü kırıp kıramayacağının izini sürüyor. O döngüyü kırmak, izlediğimiz farklı öykülerin yuvası olan coğrafyadan da çıkmakla birleştiriliyor. Bu coğrafya, filmin iskeletini tutan, birleştiren tutkal görevi gördüğü kadar; janrının –ya da alt janrının– da tanımlayıcısı. ‘Güney Gotiği’ adı verilen, mekân olarak ABD’nin güney eyaletlerini mesken tutan ve aslında hep kötülüğün, şiddetin ekstrem yüzlerini işlemiş bir alt tür bu. En popüler tarafından örnek vermek gerekirse, HBO dizisi True Blood (2008-2014) bile bu şablonun içindeydi denebilir.

Willard ve İkinci Dünya Savaşı’yla başlayan film, en nihayetinde oğlu Arvin’i de Vietnam Savaşı’nın eşiğinde bırakarak, bu şiddet sarmalının dalga dalga ilelebet sürüşünün işaretini de vurguluyor.

Kötülüğün Anlamsızlığı

The Devil All the Time, iki saati aşan süresinin içine çok sayıda karakter ve öykü sığdıran bir roman uyarlaması. Dolayısıyla karakterlerin ve onların eylemlerinin derinine, kökenine inecek vakti pek yok. Belki bu anlamda dizi olarak daha iyi işleyeceği bile düşünülebilir. Çünkü ele aldığı kötülüğün hep yüzeyinde kalması, altını yeterince kazımaması, filmin eleştirilen bir tarafı oldu. Bu insanlar neden böylesine kötülüğe meyilli? Neden içten içe çürümüşler? Neden yapıyorlar bunca şeyi?

Gerçekten bir nedeni var mı bütün bunların? Kötülüğün her zaman sebebi var mı? Veya izah edilebilir, kelimelere ya da imgelere dökülebilir sebepler mi bunlar? Filmle ilgili eleştirilen bu yüzeysellik, karakterlerin birer kabuktan ibaret kalışı, belki de izlediğimiz her şeyin tek anlamı. Tesadüflerle başlayan bu öykü, bize kötülüğün de bu denli tesadüfî, rastgele, anlam yüklenemez olabileceğini söylüyor.

Simon Killer (2012) ve Christine (2016) gibi önceki işlerinde de kötülüğü veya ruhsal saplantıları ele alan Antonio Campos’un, filmin yapısını bilinçli olarak bu şekilde kurduğu söylenebilir. Fakat bu kez, belki filmini ancak Netflix sayesinde finanse edebilmiş olmasının da etkisiyle çok daha anaakım bir üslup tutturuyor. Campos’un ilk kez bu kadar klasik Amerikan sineması izlediğinde bir zanaatkârlık gösterdiğine şahit oluyoruz. Ve bunun altından da layığıyla kalkıyor. Referans olarak gösterdiği işler de Avcı (The Deer Hunter, 1978) ve Hud (1963) gibi Hollywood sinemasının bugün klasik sayılabilecek örnekleri. Dolayısıyla görüntü yönetiminden yapım tasarımına, ses dizaynından hiç aksamayan ritmine, üst düzey bir işçilik söz konusu burada. Prodüksiyonu da son derece çetrefilli bir yapım bu arada. Bizi ilgilendirmez belki ama bunca oyuncunun, bunca aksın sadece çekim takvimi oluşturma açısından bile cehennem gibi bir süreci getirdiği aşikâr. Ve bütün o kaosun içinde Campos, kendi küçük ama etkisi büyük nice an da yakalayabiliyor.

Açıkçası, Robert Pattinson’ın bilinçli şekilde büyük oyunu dışında seyirciyi filmden koparabilecek pek bir detay yok. Kimi izleyiciler kan revan dozundan rahatsız olabilir ama bir Güney Gotiği örneği için şiddeti de oldukça ketum kullanıyor yönetmen. Ve gerçekten The Devil All the Time, son dönemde izlediğimiz en temiz, en akıcı, en aksamayan anaakım filmlerden birine dönüşüyor.

Bir sahnede Sebastian Stan oturduğu barın arka tarafındaki gizli odaya doğru bakıyor. Üstünde doldurulmuş bir geyik kafası duran, başka filmlerden de tanıdığımız bir şeylere işaret eden, sanki kapısından içeri girilse her şeyin açıklamasını bize sunacakmış gibi duran bir kapı… Daha önce başka karakterleri de o barda gördüğümüzü hatırlıyoruz hemen. Fakat hiçbiri o kapıdan girmiyor, The Devil All the Time ezberimizdeki o açıklamayı sunmuyor bize. Çünkü öyle bir açıklama yok diyor. Evet, kirli siyaset, yozlaşmış din kurumları, savaş, orta sınıf ahlakı, kötülüğü besleyen kaynaklar olarak birçoğunun emareleri var bu filmin içinde. Fakat en nihayetinde hiçbiri açıklamaya yetmiyor. Çünkü son kertede kötülük, mütemadiyen savaştığımız ama belki hiçbir izahı olmayan ilkel bir dürtü sadece.


The Devil All the Time, Netflix’te gösterimde.