Şu An Okunan
Karantina Söyleşileri #15: Deniz Akçay Katıksız

Karantina Söyleşileri #15: Deniz Akçay Katıksız

İlk uzun metrajı Köksüz’le adını duyuran, Sonsuz Aşk ve İstanbullu Gelin gibi dizilerin senaryosunda imzası bulunan Deniz Akçay Katıksız, Londra’da geçirdiği karantina günlerindeki deneyimlerini, sinema sektörünün yakın geleceğiyle ilgili tahminlerini paylaşıyor.

Söyleşi: Sinan Yusufoğlu

“İçe dönüp düşüneceksek küresel ısınmayı düşünelim. Çözülen buzullardan açığa çıkan mikroorganizmaların olası tehlikelerini. Tüketim alışkanlıklarımızı böyle gözden geçirelim mesela.”

Salgın günlerinde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
Karantinanın sekseninci gününü geride bıraktığımız şu günlerde belirsizlik hızlı bir biçimde hayatımın parçası hâline geldi. Bir noktadan sonra, zorunlu hâller dışında sokağa hiç çıkmamayı, sosyalleşmemeyi, kısa süre önce günlük hayatımızın parçası olan –bir kitabevine gidip kitap seçmek gibi en ufak hazlar da dâhil– büyükten küçüğe hiçbir ihtiyaç, gereklilik ve özgürlüğü karşılayamamayı bu kadar hızlı pratiğe dökebilişimiz beni çok şaşırttı. Pratiğe dökebilmek içselleştirmek anlamına gelmiyor elbet. Yine de insanoğlunun bu adaptasyon hızında benim açımdan fazlaca soru işaretleri var. Karamsarlık değilse de kafa karışıklığı olarak tanımlayabilirim ruh hâlimi. Bir süre sonra sönümlenerek biteceğini bildiğimiz bir kriz bu, şimdiden normalleşme emareleri varken genele yaydığım bir karamsarlığım yok. Bu noktada, kayıplarımız ve her gün rakama indirgenmiş olarak kayıp haberi okumak, yakınlarımızın kayıplarıyla karşılaşmadan durumu handiyse insanileştiremeyişimizin üzerimdeki etkisi tüm diğer deneyimlerden daha büyük oldu.

Sarkaç gibi bir ruh hâli içindeyim. Bazı günler ne olursa olsun devam etme azmiyle yapabildiğimin en iyisini yapıyorum; buna okumak, yazmak, üretmek, annelik gibi sorumluluklar dâhil. Bazı günler de kanepeden dahi kalkmakta güçlük çekiyorum. Bu gelgitli hâli de normal buluyorum. Tahammül edemediğim, bu süreci bir “aydınlanma” vesilesine dönüştürmeye çalışan romantikler olabilir. Travmatik bir dönemden geçiyoruz, aslolan bu süreçten bununla yüzleşerek çıkabilmek. Doğa ananın romantik bir çağrısı, bize söylemek istediği bir şey falan yok. Doğa insana özgü niyetler beslemez. İçe dönüp düşüneceksek küresel ısınmayı düşünelim. Çözülen buzullardan açığa çıkan mikroorganizmaların olası tehlikelerini. Tüketim alışkanlıklarımızı böyle gözden geçirelim mesela. 

Koronavirüs salgını insanın hayatını gözden geçirmesi için yeni bir imkân yaratabilir mi sizce?
Salgının hem kendi hayatlarımızı, hem toplumların dönüşümünü değerlendirmek için benzersiz bir laboratuvar ortamı sunduğu kesin. Önceliklerimizi büyük oranda yeniden gözden geçiriyoruz. Üretim ve tüketim araçlarını ve alışkanlıklarını da değerlendirdiğimizi düşünüyorum. Hem kendi mikro-evrenimden hem okuduklarımdan, izlediklerimden yola çıkarak değişimin boyutu hakkında fikir sahibi olmaya çalışıyorum. Bir açıdan hayatımızı mecburen yeniden yapılandırıyoruz. Bu krizin tek bir faydası varsa o da farklı kıtaları ve kültürleri aynı anda aşağı yukarı aynı yoksunlukla sınıyor oluşudur. Ortak hafıza ve anlayış açısından etkisini ileride anlayabileceğimiz bir etken olarak görüyorum bunu. 

Birkaç yıldır Londra’da yaşıyorsunuz. Orada durumlar ve genel psikoloji nasıl?
Burada sağlık sisteminin böylesi bir yoğunluğa hazır olmayışıyla ilgili bir sıkıntı var, bilinen bir gerçek. Bu da belli oranda kaygıyı arttırıyor. Bunun dışında ilk hafta bir anda patlayan stokçuluk paniği ve krizi hızlıca yatıştırıldı. Maddi kayıpların telafisi için türlü destek paketleri açıklandı. Uygulamaya geçildi. Aktif bir çaba görüyoruz bu açıdan. Genel psikoloji bir tür sanrı gibi. Hiçbir şey gerçek görünmüyor. Issızlık, sevdiğimiz Londra keşmekeşine yakışmayan, Nordik filmlerden ödünç alınmış bir izole edilmişlik hâkim. Bu da her gün nerede olduğumuzu yeniden tanımlamayı gerektiriyor. Bunların üzerine son bir ay çok canlı bir bahar yaşandı. Bu da durumu iyice tuhaflaştırdı. Dışarıda, burada her daim görmeye hazır olmadığımız ışıl ışıl bir güneş ama bu defa sen dışarı çıkamıyorsun. Epey de şakası yapılıyor bu konunun. Bir kere daha anlıyorum ki, toplumsal krizlere mizahla dayanmak ortak reflekslerden biri.

“Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gibi radikal bir söylem de hâkim. Sizce bu günler geçince dünyada bir şeylerin değişme ihtimali var mı?
Bu noktada kültür kuramcısı Byung-Chul Han’ın görüşlerine katılıyorum. Koronavirüs bizi bir sağ kalma toplumuna indirgedi diyor Han. “Virüs bir aynadır. Nasıl bir toplumda yaşadığımızı gösterir. Önünde sonunda ölüm korkusuna dayalı olan bir sağ kalma toplumunda yaşıyoruz. Bugün, sanki daimi bir savaş hâlinde yaşıyormuşuz gibi, sağ kalmak nihai gerçeğimiz hâline geliyor. Yaşamın tüm güçleri yaşamı uzatmak için kullanılıyor. Sağ kalma toplumları iyi yaşama duygusunu tümüyle yitirir. Haz, kendi içinde bir amaç durumuna yükseltilen sağlığa feda edilir.” Bu noktada gündelik gerçekliğimizi de gözden geçiriyor olacağız. Öncesinde üzerine düşünmeden hakkımız olarak algıladığımız en ufak detaylara dahi yeniden kavuştuğumuzda artık onların elimizden alınabilir olduğunu biliyor olacağız. Elimizden alınabilmelerine rağmen yaşamlarımıza tepkisiz devam edebildiğimizi de hükümetler biliyor olacaklar. Yeni bir virüs ya da salgın tehdidiyle sınırlı özgürlüklerimizi daha da sınırlandırmaya hayır diyecek miyiz? Zannetmiyorum. Büyük çoğunluk bunu önlemek için önerilen her tür önlemi koşarak kabul edecektir. Burada da Çin’in otokratik modeli başarılı bir örnek olarak karşımıza çıkacak diye düşünüyorum. Bu konuda epey karamsar olduğumu söyleyebilirim.

Kapanan sinema salonları, iptal edilen festivaller, dijital platformların yükselişi derken sinemanın geleceğini de konuşur olduk. Özellikle bağımsız sinemanın geleceğine dair neler düşünüyorsunuz?
Bu konuda epey endişeliyim. Dijital platformların yükselişi krizle başlamadı, lakin kendi zirvesine krizle yükseldiği kesin. Bir iddiayla hazırlanan filmleri ilk önce salonda değil dijital ortamda izlemeyi de yadırgamaz olduk. Scorsese, Baumbach hemen sayılabilir. Fakat dijital platformların filmlere ayırdığı finans sürdürülebilir mi emin değilim. Gördüğüm kadarıyla reelde karşılığı / geri dönüşü olmayan fakat dijital çağın yükselişinin hızının kesilmemesi açısından mühim bulunduğu için desteklenen bütçelerden bahsediyoruz burada. Yine anaakım filmleri de bağımsız filmlerden ayrı düşünmek mantıklı gelmiyor. Günün sonunda bağımsız filmler o kadar da bağımsız değil. En temel desteği fonlardan alıyoruz, o fonlar anaakım filmlerin biletlerinden kesilen yüzdelerle de oluşturuluyor. Birbirini besleyen bir döngü bu. Döngünün dijital lehine kırılması, film yapma biçimimizi ve talebi de doğrudan etkileyecektir. Biz kendi minimal hikâyelerimize zaten epey zor platform bulduk. Festivaller bağımsız sinemanın devamlılığı açısından hayati önem taşıyor. Köksüz ulusal ve uluslararası festivaller dışında kendisine yedi salon bulabilmişti. Kimseyi yedi salonda gösterime çıkacak bir film için yatırım yapmaya ikna edemezsiniz. Üretim biçimini yeniden değerlendirmeniz gerekir. Henüz bunun cevabını bilemiyorum. 

Karantina günleri bitince ilk olarak ne yapacaksınız? Neleri özlediniz?
Londra’da olduğum için öncelikle Türkiye’deki ailemi, yakın arkadaşlarımı çok özledim. Deniz kıyısında avareliği, kitabevinde saatler geçirmeyi de. Sıcak günbatımı saatlerinde biralı sohbetleri, yeni fikirleri ve hikâyeleri tartışabilmeyi özlüyorum. Ve elbet rakı balık.

Normal People

Karantina günlerinde vaktiniz nasıl geçiyor? Neler izliyor ve okuyorsunuz?
İlk birkaç haftayı herkes gibi hiçbir şeye konsantre olamadan geçirdikten sonra biraz karantina normali oluşturabildim. Bir dijital platform hikâyesine çalışıyorum yaklaşık on beş aydır. Bu süreçte artık bölüm senaryoları hız kazandı. Bağlantılı olarak dönem okumaları yapmam gerekti, döneme ilişkin epeyce kaynak okudum. Bununla birlikte burada (Londra) çekmeyi hayal ettiğim ikinci uzun metrajıma hazırlanıyorum. Yıllar sonra cesaret edebilmek şimdi mümkün oldu, tam da imkânsızlığın göbeğinde. Bir de kızım var, evden eğitimine yardım ediyorum. Dolayısıyla günün nasıl geçtiğini hiç anlamadığım zamanlar oluyor.

Kafam yeterince dolu olduğundan yeni bir şeyleri nadiren izleyebildim bu süreçte. Fleabag, Unorthodox, After Life, Peaky Blinders, Homeland gibi kolay izlenebilir içerikleri tercih ettim. Ve sevdiğim yönetmenlere sık sık geri döndüm. Galiba bildik bir zeminde olduğunu hissetme çabası bu da. Beri yandan Sally Rooney’yi keşfettim, ‘Normal People’ ve ‘Conversations with Friends’ sevdiğim kitaplar oldu. Keyif için İngilizce okumayı zul sayardım, zevk almadan görev gibi okurdum lakin karantinada kitaplığımın sınırına gelince mecbur kaldım ve meftunu oldum. Biraz psikoloji okumalarına da döndüm. Karakter çalışırken sırtımı yasladığım yerlerde gezindim.

 

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.