Şu An Okunan
Karantina Söyleşileri #3: Ümit Ünal

Karantina Söyleşileri #3: Ümit Ünal

Geçtiğimiz aylarda Glasgow’a taşınan Ümit Ünal karantina günlerindeki halet-i ruhiyesini, bu süreci yeni bir ülkede geçirme deneyimini, salgının yarattığı krizin yakın gelecekte nasıl sonuçlar doğurabileceğine dair düşüncelerini paylaşıyor.

Söyleşi: Sinan Yusufoğlu

“İnsanlar hayatlarını ve onları yönetenleri sorgulayıp daha iyi bir yol seçebilir.”

Salgın günlerinde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
Yeni bir başlangıç olması umuduyla birkaç ay önce İskoçya’ya, Glasgow’a taşınmıştım. Üniversitede ders verecektim. Buradaki sinema bölümünde filmlerimin toplu gösterimi olacaktı. Ama bunların hepsi yattı. Üniversitede online dersler oluyor ama ben online ders vermiyorum. Evde oturuyorum. Bir yandan hastalık korkusu, diğer yandan İstanbul’daki ailem ve yakınlarımın sağlığı… Eski eşim İngilizdi, Londra’da yaşayan iki kızım var. Onları merak ediyorum, İstanbul’u ve arkadaşlarımı merak ediyorum.

Sağlık haricinde, bu salgının gelecekteki ekonomik ve siyasal boyutları ne olacak onları düşünüyorsun. Büyük bir belirsizlik duygusu hâkim. Bu sadece bana özgü bir şey de değil. Herkes benzer duygulardan geçiyor. Asıl zaten insanı en yoran ve üzen şey o belirsizlik duygusu sanırım. Bu büyüklükte bir olayı bizim kuşağımız hiç görmedi. İkinci Dünya Savaşı’yla kıyaslanıyor yani. Bundan sonra da umarım görmeyiz bu ölçüde bir şeyi. Davranış biçimi geliştiremiyoruz, tam olarak ne yapacağımızı bilemiyoruz. Böyle bir şeye dünya çok hazırlıksız yakalandı.

Benim filmlerimde hep bir izolasyon durumu vardı. Kapalı mekânlarda geçen hikâyeleri seviyorum. Dokuz (2001) öyle, Nar (2011) öyle, Ara (2008) öyle. Hattâ bir anlamda Sofra Sırları (2017) bile öyle. Son filmim Aşk, Büyü vs. (2019) de Büyükada’da geçiyor. O da kapalı bir mekân.

Sofra Sırları

Aylardır kıyamet sonrası bir atmosferde yaşıyoruz. “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gibi radikal bir söylem de hâkim. Bugünler geçince bir şeylerin değişeceğine inanıyor musunuz?
Bu tür büyük olaylar her zaman büyük değişimler yaratmış. Dün bir arkadaşım bir yazı paylaştı. Lizbon’da 1755’te büyük bir deprem olmuş ve ardından bu süreç Aydınlanma’ya yol açmış. İnsanların depremle beraber inançları sarsılmış ve arkasından Aydınlanma gelmiş. Daha doğrusu yazı bir şekilde oraya bağlıyor. Yani sonuçta bütün aksaklıkları ve hatalarıyla bu düzen kendi kendine kör topal yürüyüp giderken, birden durunca, insanlar ölünce, yakınlarını ve sevdiklerini kaybedince insanların dünyası değişiyor. Buradan çok iyi bir şey de çıkabilir. İnsanlar hayatlarını ve kendilerini yönetenleri sorgulayıp daha iyi bir yol seçebilir. Ya da tam tersi şu an dünyayı yönetenler daha otokratik bir eğilime kayabilirler. O da çok ürkütücü. Şu an herhangi bir şey söylemek kehanete girer. Kimsenin de bilebileceğini sanmıyorum. Çünkü çok beklenmedik bir şey oldu, hızlı gelişti. Bundan sonra ne olacağını bekleyip göreceğiz.

Bugünler bitince kişisel olarak bir şeyler değişecek mi hayatınızda?
Aslına bakarsınız benim kişisel hayatım şu an yaşadığımdan çok da farklı değil. Normalde film çekmediğim ya da hazırlık yapmadığım zaman insanlarla buluşuyordum. Öyle bir süreç yoksa ömrümün çoğu evde geçiyor. Yazıyorum, çiziyorum. Zaten Türkiye’de yaşarken Büyükada’da oturuyordum. İzoleydim. Az insan görüyordum. Günde bir iki saat dışarı çıkıp dolaşıyordum. Onun dışında evde geçiyordu. Benim hayatımda çok büyük bir değişiklik yaratmadı.

Ama dünyanın hâlini görmek, geleceğin belirsiz olması insanı çok şaşırtıyor. Şimdi dışarı çıkıp dolaşmayı çok isterdim. Glasgow’u yeni yeni keşfetmiştim ama görmediğim bir sürü yeri kaldı. Oralara gitmek isterim. Onun haricinde çok büyük bir değişim olmadı. Ben zaten böyle yaşıyordum. Bende bir yıkım yaratmadı. Sadece işlerimiz askıya alındı. Filmlerimizin gösterim ve festival yolculuğu sekteye uğradı. Son filmim Aşk, Büyü vs.’nin geleceği belirsiz şu an. Filmin geleceği dünya ölçeğiyle kıyaslandığında tabii ki çok küçük ve manasız ama düşünmeden edemiyor insan. Kendi geleceğimiz de belirsiz. Bir taraftan da yapımcılar bugünlerde bile yeni projeler arıyor. Hayat sürecek ve normale dönecek gibi bir duygu da var.

Kapanan sinema salonları, iptal edilen festivaller, dijital platformların yükselişi derken sinemanın geleceğini de konuşur olduk. Özellikle bağımsız sinemanın geleceğine dair neler düşünüyorsunuz?
Bir kere, insanların film (yani hikâye) izleme ihtiyacının hiçbir zaman bitmeyeceği kesin. Ama bütün dünyada büyük bir değişim var sinema salonunda film izlemek konusunda. Dünyada sinemanın en büyük pazarı Amerika’da bile çok kısıtlı bir kesim gidiyor sinemaya artık. Filmler bu kriterlere göre yapılıyor Hollywood’da. Dizilerin bu kadar iyi ve popüler olmasının nedeni biraz da bu. Eskiden yetişkinlere göre filmler yapılırken, şimdi dizilerde öyle hikâyeler öne çıkıyor. Olgun ve eğitimli insanlar ancak dizi izleyerek hikâye ihtiyaçlarını karşılıyorlar.

Sinemalar çizgi roman ve bilgisayar oyunu uyarlamalarıyla dolmuş durumda. Sinemada onlar iş yapıyor. Dijital kanalların yükselişinin sebebi biraz da bu. Şimdi insanlar eve kapandığı için dijitalde büyük bir patlama yaşanıyor. Ama bir şekilde sinema salonları yine de varlığını sürdürür. İnsanların çoğu eminim yine evlerinden ve dijital platformlardan seyredecekler filmleri. Bizim ülkemizde ise en çok korsandan… Bir dengeye oturacak ve devam edecek diye düşünüyorum. Araçlar değişse de sinemanın öleceğine inanmıyorum.

Şeytan Tangosu

Karantina günleri nasıl geçiyor? Neler izliyor ve okuyorsunuz?
Bu kadar zamanımız varken ciddi bir okuma ve izleme programı yapmayı çok isterdim ama çok kaygılı ve endişeli günlerden geçiyoruz. Kafam çok dağınık, ciddi bir şey seyredemiyorum. Béla Tarr’ın yedi saatlik Şeytan Tangosu (Sátántangó, 1994) filmi var. Yıllardır bir türlü seyredemedim. “Vaktin var işte, otur seyret” değil mi? Ama olmuyor. YouTube’da komedi klipleri seyrediyorum. Dizi filan izliyorum bol bol. Carnival Row diye fantastik bir dizi izledim. Amazon’da Tales from the Loop diye bir dizi var, onu izliyorum. Onun dışında da böyle duruyorum “ne olacak, ne olacak” diye. Bir taraftan da acayip bir üretkenlik teşviki var. “Yazın, çizin, okuyun” diye. Ama o da bir tür baskı oluşturuyor insanların üzerinde. İnsanların kafası karışık, teselliye ihtiyacı var. Çok şükür çevremde hasta olan yok ama bu belirsizlik insanın kafasını çok meşgul ediyor. Herhangi bir şeye konsantre olmak çok zor.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.