Şu An Okunan
The Undoing: Seyirciyle Satranç

The Undoing: Seyirciyle Satranç

HBO’nun psikolojik gerilim türündeki yeni mini dizisi The Undoing, Bein Connect’te gösterilmeye başlandı. Video söyleşiyle bir araya geldiğimiz yönetmen Susanne Bier ve başrol oyuncularından Hugh Grant, kendilerini diziye çeken en önemli unsurun “göründüğü gibi olmama” teması olduğunu anlatıyorlar.

HBO’nun yeni mini dizisi The Undoing, Jean Hanff Korelitz’in ‘You Should Have Known’ adlı romanından uyarlanan bir “katil kim?” hikâyesi. Yaratıcılığını ve senaristliğini Ally McBeal, Big Little Lies ve Boston Legal gibi yapımlarıyla tanıdığımız David E. Kelley’nin üstlendiği dizinin yönetmen koltuğunda ise Susanne Bier oturuyor. Başrolünü Nicole Kidman’ın üstlendiği dizinin oyuncu kadrosunda Hugh Grant ve Donald Sutherland gibi yıldızların yanı sıra Matilda De Angelis ve Ismael Cruz Córdova gibi genç isimler de yer alıyor. Altı hafta boyunca Bein Connect üzerinden yayınlanacak diziyi yönetmen Bier’le ve Hugh Grant’le konuştuk.

Düğünden Sonra (Efter Brylluppet, 2006), Daha İyi Bir Dünyada (Hævnen, 2010) ve Bird Box (2018) gibi filmleriyle tanınan Danimarkalı yönetmene göre, pek çok yaratıcı ismin ve yönetmenin televizyona âdeta “göç ettiği” günümüzde öne çıkmak için olabildiğince “ciddi ve hırslı” olmak gerekiyor. İzleyicinin “beklentilerle oynayan” dizilere artık alıştığını ve seyirciyi kesinlikle hafife almamak gerektiğini söyleyen Bier, dizileri bir nevi “çok uzun filmler” olarak görüyor. Sinema ile televizyon arasındaki ayrımın gitgide bulanıklaştığına dikkat çeken yönetmen, salgın döneminin sinemaların sonu olmamasını umduğunu, salonları kullanmanın başka yollarını bulmamız gerektiğini belirtiyor.

Netflix ve benzeri platformları kullanmadığını, genel olarak televizyonu takip etmediğini belirten Hugh Grant ise dizi projelerinden sık sık teklif aldığını söylüyor. Ünlü oyuncuya göre televizyon yeni çağın “altın madeni” gibi. Grant, projeyi kabul etmesindeki en önemli etkenin ise David E. Kelley’nin önceki işlerinde dikkatini çeken sürükleyici üslup olduğunu belirtiyor. Dizide Nicole Kidman’ın canlandırdığı psikiyatrist Grace Fraser’ın onkoloji uzmanı eşi Jonathan’ı oynayan Grant, hikâyenin en “çok bilinmeyenli” karakterlerinden biri. İşlenen bir cinayetin ardından kocasına yönelen şüphelerle birlikte hayatı altüst olan Grace’in, hayatı boyunca tanıdığını sandığı Jonathan’a bambaşka bir gözle bakmaya başlamasını izliyoruz. Hem Bier hem de Grant, projede ilgilerini en çok çeken şeyin “göründüğü gibi olmama” teması olduğunu söylüyor. Bir yönetmen olarak tahmin edilemeyen, karmaşık karakterlere hep ilgi duyduğunu söyleyen Bier, dizideki karakterlere hayat verirken kimi zaman kendilerinden çokça şüphe eden, bu nedenle de çok iyi oyunculuklar çıkaran Grant ve Kidman’dan övgüyle söz ediyor.

Dizideki “altüst olma” hâli sadece Grace için değil, ilk bölümde tüm şaşaasıyla önümüze koyulan ve ayrıcalıklı bir kesimin keyfini sürdüğü New York için de geçerli. Bier, “Central Park’ın kenarından yürürken hep önünden geçtiği evlerdeki, nasıl olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceği hayatları” anlatmanın bir cazibesi olduğunu belirtiyor. Grant’e göre ise tüm o görkemli dünyanın tepetaklak oluşu bizler için “büyük bir gösteri” çünkü ayrıcalıklı insanların parçalanan hayatlarını izlemeyi seviyoruz. Seyircinin suç türüne olan ilgisi konusundaki düşünceleri sorulduğunda ise insanın şiddete ve “pisliğe” tükenmek bilmeyen ilgisini hatırlatıyor Grant; Shakespeare’i, Tarantino’yu ve Scorsese’yi bu yüzden sevdiğimizi vurguluyor.

Yönetmen Susanne Bier, dizinin setinde.

Susanne Bier, diziye konu olan varlıklı sınıfın dünyasına adım attığımız, tasarım harikası dairelerden bağış toplama balolarına New York’un parlak semtlerinde dolaştığımız ilk bölümden itibaren hiç dinmeyen bir gerilim yaratmaya çalıştığını söylüyor. Yönetmenin bu gergin atmosferi yaratırken kullandığı en önemli yöntem, aşırı yakın plan kullanımı. Özellikle Nicole Kidman’ın yüzünü sürekli parçalara ayıran ve diziye tekinsiz bir hava katan bu planlar, kimi zaman özdeşleşmeyi arttırırken kimi zaman da karaktere yabancılaşmamıza, hattâ ondan şüphe duymamıza neden oluyor. Bu planların yüzü âdeta bir coğrafyaya çevirdiğini ve artık bir insan yüzü olmaktan çıkardığını söyleyen Bier, bu sayede bir tür rahatsızlık ve güvensizlik hissi yaratmaya çalıştığından bahsediyor. Seyirciyle “satranç oynamayı” sevdiğini söyleyen yönetmen, bir yandan bizi kahramanın zihnine fazlasıyla yakınlaştırken bir yandan da ondan uzaklaşmamıza neden oluyor.

Hugh Grant, yüze yakın plan çekimleriyle çalışmanın zorluklarından bahsederken oyunculuktan artık “o kadar da nefret etmediğini”, yaptığı işten daha fazla tatmin olduğunu söylüyor. The Undoing’de duygusal açıdan çok katmanlı bir karakteri canlandıran Grant, Jonathan’ın kendi yalanlarına inanan türden bir yalancı olduğunu, bu nedenle onun her bir duygusunu tüm sahiciliğiyle aktarmaya çalıştığını belirtiyor. Dizi boyunca yer yer çok inandırıcı, yer yer de fazlasıyla güvenilmez bir karakter olarak karşımıza çıkan Jonathan, Grant’in başarılı performansı sayesinde hikâyenin en önemli gerilim unsurlarından biri hâline geliyor. Usta oyuncu, sürece hazırlanırken binlerce “zihinsel not” aldığını, kendi senaryo kopyasının da yine yüzlerce notla dolu olduğunu söylüyor.

Gösterişli, bembeyaz ve steril yaşamlara ev sahipliği yapan bir New York’tan genç bir kadının parçalanan bedeninin fotoğraflarının gösterildiği mahkeme salonlarına, duygusal olarak zorlayıcı ve gerilim dolu bir hikâye anlatan The Undoing, her anlamıyla paramparça olan bir dünyanın çarpık bir portresini çiziyor. Grant sözlerini bitirirken, “liberal ve demokratik Batı medeniyetinin temellerinin sarsıldığı” günümüzde bu hikâyenin nasıl bir etki yaratacağı konusundaki şüphelerini dile getiriyor: “Biz de temelleri sarsılan ‘mutlu bir ailenin’ hikâyesini anlatıyoruz. İnsanlar belki nefret edecek, belki de çok sevecekler.”


The Undoing, Bein Connect’te gösterimde.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.