Şu An Okunan
Moufida Tlatli’nin Ardından: Sessiz Kadınların Sinemacısı

Moufida Tlatli’nin Ardından: Sessiz Kadınların Sinemacısı

Moufida Tlatli

7 Şubat’ta hayatını kaybeden Moufida Tlatli Arap dünyasının en önemli kadın sinemacılarından biriydi. Uzun ve verimli bir kurguculuk kariyerinin ardından imza attığı ilk filmi Sarayın Sessizliği’nden itibaren hep kadınların kıstırılmışlığına dair incelikli öyküler anlattı.

7 Şubat’ta 73 yaşında dünyamızı terk eden Moufida Tlatli, Arap ve dünya sinemasına yazıp yönettiği toplam üç filmden çok daha fazlasını verdi. 1970’lerin başından ilk filmini çekeceği 1990’lara dek yirmi yıl boyunca, klasik mertebesine yerleşmiş Michel Khleifi imzalı Bereketli Hafıza (Al Dhakira al Khasba, 1980) ile Férid Boughedir imzalı Halfaouine, Terasların Çocuğu’nun (Asfour Stah, 1990) de aralarında olduğu pek çok Arap filminin kurgusuna imza atmış, Fas’tan Filistin’e uzanan geniş bir coğrafyada en çok aranan kurguculardan biri olmuştu. Bunları yapmayıp sadece tek bir işle, Sarayın Sessizliği’ni (Samt El Qusur, 1994) çekmekle yetinmiş olsa bile, bu, adını Arap sinema tarihine yazdırması için yeterli sebep olurdu. Bu harikulade filmin ortaya çıkış serüveni ise, anlattığı hikâyeyle uyumlu bir şekilde, kadın sinemacıların önünü kesen görünmez duvarlara dair çok şey söylüyor.

Tlatli Tunus’ta lisede okurken Fransız felsefe hocasının açtığı sinema kulübünde Avrupa auteur sinemasının ustalarıyla tanışıyor, böylece sinemalarda izlediği Mısır yapımı veya Hollywood/Bollywood tarzı ticari filmlerin dışında “başka bir sinema”nın varlığını keşfediyor. 1965’te Paris’e giderek IDHEC’te sinema eğitimine başlıyor ve bu sayede Avrupa sinemasının başkentinde Yeni Dalga’nın en coşkulu dönemine tanıklık ediyor. O yıllarda sinema sektöründe kadınlar sadece ikincil pozisyonlara layık görüldüğü için, eğitimini kurgu alanında tamamlıyor. Fransa’da bir süre TV’de çalıştıktan sonra Tunus’a dönüp uzun sürecek kurguculuk kariyerine başlıyor. Bu sırada kâh kurgu için Cezayir’e, kâh post-prodüksiyon için Fransa’ya gidip geldiği hareketli bir hayatı oluyor.

Moufida Tlatli
Sarayın Sessizliği

Severek yaptığı bu işi “hoşgörüyle” karşılayan açık görüşlü bir jeologla evleniyor bu arada. Derken bir gün hamile kaldığında cinsiyet rollerine dair toplumsal normlar devreye giriyor. Gerisini kendisinden, The Guardian’a verdiği röportajdan dinleyelim: “Bir gün karnımda bebekle eve döndüm ve çocuğuma bakmaya yardım edecek biri olsa işim ne kadar kolaylaşırdı diye düşündüm. Çocuğu doğurunca, geleneğe uygun olarak anneme teslim ettim. Sessiz sedasız bir kadındı annem, hayır diyecek iradesi yoktu, üstelik hâlihazırda dört oğluna ve kocasına bakmakla yükümlü olduğu hâlde.” Derken bir süre sonra annede Alzheimer belirtileri başlıyor. Hem çocuk büyütme hem de annesine bakma sorumluluğu sırtına binen Tlatli, parlak kariyerine yedi yıllık uzun bir ara vermek zorunda kalıyor. Ve bu dönem boyunca, gözünün önünde giderek daha derin bir sessizliğe gömülen annesini gözlemleyip, onun yaşadığı hayat ve içine hapsolduğu mutlak suskunluk üzerine düşünme fırsatı buluyor (“Çünkü kadın oluşumuzu geri dönüp annelerimize bakarak algılarız” diyordu Virginia Woolf ‘Kendine Ait Bir Oda’da). İlk filminin senaryosu işte böyle bir sürecin ürünü olarak ortaya çıkıyor.

Sarayın Sessizliği

Annesinin hayat hikâyesi kendi ifadesiyle, ilham vermenin ötesinde, onu bu filmi yapmaya mecbur bırakmış âdeta. Sarayın Sessizliği Tunus’un sömürgecilikten kurtulma mücadelesi verdiği 1950’li yıllarda, Alia adlı bir genç kadının annesiyle birlikte beylerin sarayının harem işlevi de gören mutfağında geçen hayatını anlatır. Hem festivallerde hem de seyirci nezdinde beklenmedik bir ilgiyle karşılanan film, Cannes başta olmak üzere birçok büyük festivalden ödülle döner. 1995 yılında İstanbul Film Festivali’nde de Nagisa Oshima başkanlığındaki jüri tarafından Altın Lale ödülüne değer görülerek, Türkiye’de de pek az Arap filmine nasip olacak bir tanınırlık kazanır. Bunda Anouar Brahem’in müziğinin de etkisi olsa gerek –ya da Brahem’in bu topraklarda sevilmeye başlamasını bu film sağladı belki de, kim bilir!

Tlatli’nin annesine adadığı film, geri dönüşlerle bir kadının kendi geçmişine yaptığı yolculuğu ve bunun getirdiği yüzleşmeyi gösterirken, fonda ülkenin tarihsel serüvenine yer verir. Ömrünü mutfakta geçirmiş kadınlardan biri sokaklardan çatışma haberleri gelirken, bir ağlama krizi eşliğinde, “Yalın ayak, çırılçıplak sokaklara fırlasam, koşsam koşsam, kimse durduramasa beni, bağırsam, çığlık atsam!” diye haykırır bir yerde. Yine mutfakta yaşlanmış bir kadın Alia’ya, “Bu sarayda bize tek bir kural öğretildi” der, “sessizlik”.

Kadınların alt kattaki mutfağı ile beylerin yukarıdaki dünyası arasında büyüyen Alia bir yandan müziğe sığınırken, saray/harem dışında herhangi bir hayatı olmayan annesinin izinden gitmek ile özgürlük arasında bir tercih yapar ve sonunda direnişe katılan genç bir adamla kaçar. Ne var ki, kısa sürede ülkenin kurtuluşu ile kendi kurtuluşu arasında doğrudan bir bağ olmadığını öğrenecektir (“Lotfi’nin beni kurtaracağını düşünmüştüm, lakin kurtulamadım” der filmin sonunda).

Moufida Tlatli
Nadia ve Sara

Tlatli ilk filmin başarısına rağmen ancak altı yıl sonra yapabildiği Erkeklerin Mevsimi’nde (Maussim al-rijal, 2000) bir adada yaşayan, uzaktaki şehre çalışmaya giden kocalarını ancak yılın bir ayında görebilen kadınları anlatır. İsminin çağrıştırdığının tersine erkeklerin neredeyse hiç gözükmediği, kadın kadına bir dünyayı… Üçüncü ve son filmi Nadia ve Sara’da (Nadia et Sarra, 2004) ise anne-kız ilişkisine dönerek bu sefer entelektüel, orta sınıf bir ailede, biri menopozla diğeri ergenlikle cebelleşen iki kadın arasındaki gerilime, daha genel olarak kadınların başka kadınlarla ilişkisine eğilir. Kısacası Tlatli’nin yönettiği üç film de, kadınların isyan ettiren sessizliğine adanmıştır. Tunus’ta diktatörlük rejimini deviren 2011 devrimi sonrasında Tlatli Kültür Bakanlığı görevini üstlenir ancak kısa bir süre sonra hayal kırıklığıyla istifa eder.

Arap Sinemasında Kadın Yönetmenler

Mütevazılığıyla tanınan bu önemli sinemacının ölüm haberinin Avrupa medyasında veriliş biçimine dair de bir önemli not düşelim. The Guardian gazetesi Tlatli’nin ölümünü duyururken, bir cehalet örneği sergileyerek onu “Arap dünyasında uzun metraj çeken ilk kadın yönetmen” ilan etti. Bir Arap eleştirmenin uyarısıyla sonradan düzeltme yapıldıysa da, haber metni çoktan bir dizi başka internet sitesi tarafından alıntılanmış ve yanlış bilgi her yere yayılmıştı bile. Arap dünyasında kadınların sessiz sinema döneminden beri film yönettiğini (bkz. Mısırlı oyuncu, senarist, yönetmen ve müzisyen Bahiga Hafez) görmek için basit bir internet taraması yeterliydi oysa. Sessiz sinema dönemine kadar gitmeye de gerek yok; 1950’lerde Mısır’da kendi yapım şirketini kuran, Youssef Chahine’e teklif ettiği Jamila (1958) filminde hem başrolü hem yapımcılığı üstlenen Magda gibi, Arap sinemasında tarih boyunca yapımcılık ve kurguculuk yapan kadınlar, sansürle kıyasıya mücadele eden ve kendisi gibi bağımsız sinemacıları desteklemek için yapım şirketi kuran Mısırlı belgeselci Ateyyat El Abnoudy’nin 1970’lerin başından beri yaptığı filmler görmezden gelinse bile; uzun metraj kategorisinde pek çok film çıkar karşımıza: Tunuslu Néjia Ben Mabrouk’ın Arap sinemasında feminist bir klasik sayılan ve kurgusu Tlatli’ye ait olan Sama’sı (1982-88), Fas’tan Farida Benlyazid’in Bab Al-Sama Maftuh’u (A Door to the Sky, 1989), Lübnan’dan Heiny Srour’un çektiği Leila wa al Ziap (Leila and the Wolves, 1984), Randa Chahal Sabag’ın Écrans de Sable’ı (Sand Screens, 1991) ya da Jocelyne Saab’ın Sarayın Sessizliği’yle aynı sene çektiği Kanya Ya Ma Kan, Beyrouth (Once Upon a Time, Beirut, 1994) gibi filmlerin varlığını öğrenmek, Google çağında bir eleştirmenin yarım saatini bile almaz. Her şeyi bilen Batılı eleştirmenlerin, Arap sinemasına dair bunları bilmemesi ayıp ama öğrenmek için en ufak bir çaba harcamaması daha da büyük ayıp.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.