Şu An Okunan
Julieta: Kırmızının En Ciddi Tonu

Julieta: Kırmızının En Ciddi Tonu

Julieta

Pedro Almodóvar’ın kimilerince steril ve burjuva olduğu gerekçesiyle eleştirilen filmi Julieta, anlatı yapısından kadın karakterlerine, estetik tercihlerinden ilgilendiği temalara tam bir Almodóvar filmi aslında. Eksik görünen unsurların sebepleri ise yönetmenin dönüşümünde saklı.


Bu yazı, Altyazı’nın Kasım 2016 tarihli 166. sayısında yayımlanmıştır.


Julieta isminin ekranda ilk belirdiği an, Almodóvar’ın “özüne döndüğü” söylenen bu ciddi ve ağırbaşlı dramın bize vaat ettikleriyle ilgili pek çok ipucu veriyor. Ekranı tüm haşinliği ve parlaklığıyla kaplayan, gölge ve ışığın bir arada var olduğu, soluk alıp verişe benzeyen hafif bir hareketle sallanan; arzunun, tehlikenin ve Almodóvar’ın rengi kıpkırmızı bir kumaş. Beyaz bir zıtlıkla kırmızının üzerine düşen ‘Julieta’ ismi ve jenerik yazıları bize küçük bir oyun yapıyor. Önce oyuncu adlarındaki e’ler, a’lar, ve i’ler, ardından da Julieta’nın j’si ve i’sinin üzerindeki küçük noktalar, ekranda belirdikten kısa bir süre sonra beyazdan sarıya dönüyor. Sanki parça parça birleştirmemiz gereken gizemli bir Julieta var elimizde. Nitekim filmin sonunda tekrar beliren Julieta isminin tamamen sarıya döndüğünü göreceğiz. Julieta kontrolün yitişinin, ölüm ve arzunun kaçınılmazlığının; yani beyaz bir Julieta’nın kıpkırmızı bir dünyada var olmaya çalışmasının ve eninde sonunda tıpkı jenerikteki ismi gibi solgun bir sarıya dönüşmesinin hikâyesi. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz Julieta’nın güzel ve gizemli Tanrıça Kalipso’dan; elindeki Ulysses’ten sessizce vazgeçmek zorunda kalan, gizemini, bilgisini, kontrolünü tamamen kaybetmiş bir Julieta’ya dönüşünün hikâyesi. Ya da Almodóvar’ın “istemesem de hikâyeye sızdı” dediği bir toplumsal dönüşümün, renkli, özgür ve cesur bir 80’ler kadınından; mutsuz, yorgun ve daha çekingen bir Julieta’ya geçişin…

Geçmişin Renkleri

Julieta kimilerince fazla ciddi ve ağırbaşlı olduğu, bir o kadar da risksiz bir hikâye anlattığı gerekçesiyle eleştirildi; daha az radikal, belki daha burjuva, daha steril, daha az yıkıcı, daha az Almodóvar olduğu için… Pop, camp ve kitsch öğelerinin azlığı, mizahi yönünün olmayışı ve duyguların uçlara çekilmeyişi gibi nedenlerle fazlaca kuru bulundu. Ancak film için, karmaşık anlatı yapısı ve güçlü kadın karakterleri, gizemi ve trajediyi elden bırakmayışı, dışavurumcu estetik kullanımı, geri dönüşlerle kronolojiyi yıkışı, hafıza, suç ve ölümle içli dışlı oluşuyla ‘tam anlamıyla bir Almodóvar filmi’ de diyebiliriz. Bu noktada, filmde eksik kalan auteur öğelerinin neden eksik bırakıldığı meselesi önem kazanıyor. Bu anlamda hikâyenin daha risksiz, normları pek zorlamayan, uçlarda gezinmeyen anlatısını her yönüyle radikal bir özgürlük dönemi olan, Almodóvar’ın da yıldızı olduğu Franco sonrası karşı-kültür hareketi ‘La Movida Madrileña’nın geride kalışı ve yitişine bağlayabiliriz. Dolayısıyla bu filmi, toplumsal olarak da normlara, orta karara, daha konformist bir ılımlılığa dönüş olarak okumak, yönetmenin “istemese de gerçekleşen” dönüşümünü anlamak konusunda bize yardımcı olabilir. Hatta daha yakından baktığımızda kafamızdaki, Almodóvar’a ait öğelerin dış yüzeyde gördüğümüz, normlara fazlaca yaklaşmış bu hikâyeyi nasıl bir krize sürüklediğini ve daha başından mümkün olmayan bu steril, güvenli, risksiz, geçmişsiz, hafızasız ve renksiz ruh hâlini nasıl altüst ettiğini de görebiliriz.

Julieta

Julieta’nın geride bırakmaya çalıştığı trajedilerden uzaklarda kurduğu yeni yaşamının, minimalist ve renksiz modern mobilyalarla döşenmiş evinin içine sızan kırmızılar ve maviler, kitsch’e yaklaşan renklerle bezenmiş geçmişinden sızan anıları hatırlatırken, bir yandan da olacakları haber verir gibidir. Filmin başında gördüğümüz kumaş, sevgilisi Lorenzo ile Portekiz’e yerleşmek üzere Madrid’deki hayatını tamamen bırakıp giden ellilerindeki Julieta’nın sabahlığıdır, hemen ardından on iki yıldır görmediği kızı Antía ile çekildiği bir fotoğrafın durduğu mavi zarfı çöpe atacaktır. Zaten Almodóvar’ın kendisi gibi Julieta’nın da hikâyesi hüznün mavisiyle tutkunun ve tehlikenin kırmızısı arasında gidip gelecektir, mavi ve kırmızı Julieta’nın peşini film boyunca bırakmayacaktır.

Julieta Madrid’i bir daha dönmemek üzere terk etmek üzereyken, on iki yıldır izine rastlamadığı kızının en yakın arkadaşı Bea ile karşılaşır ve kurduğu düzen yerle bir olur. Hikâyenin başında gördüğümüz hüzünlü fakat güçlü, bakımlı ve canlı kadın bir anda sevgilisini terk eder, seyahatinden vazgeçer ve kayıp kızına uzunca bir mektup yazmaya koyulur. Kızı mektubu okuyacak mıdır film boyunca öğrenemeyiz ama mektup bize Julieta’nın tüm gizemini açacak, sırlarını ele verecektir. Sade ve açık tonlarla bezeli, kırmızılar içindeki Julieta’nın arkasında yapay ve eğreti duran 2016 senesinden, Almodóvar’ın özlediğimiz yıllarına, renklerine, 80’lere gideriz. Yirmilerinde, daha genç bir aktrisin canlandırdığı enerjik bir Julieta vardır karşımızda, klasik filoloji ve mitoloji, aynı zamanda gizemli Tanrıça Kalipso’nun hikâyesini de anlatacağı okula doğru giden bir trende yolculuk etmektedir, elinde ‘Yunan Trajedisi’ kitabıyla. Karşısına ortayaşlı bir adam oturur, adamın bakışından rahatsız olarak kompartımandan çıkar ve Antía’nın babası Juan’la tanışır. Karşısına oturan adamın kendini tren raylarına atarak intihar etmesi hikâyemizin sonunu bırakmayacak olan, hatta hikâyenin akışını her şeyden çok belirleyecek olan ölümlerden ilkidir. Ölümün arzuyla iç içeliğinden olsa gerek, o gece Juan ve Julieta büyük bir tutkuyla sevişirler. Aylar sonra Julieta Juan’ı deniz kenarındaki evinde ziyarete gittiğinde Juan’ın komadaki karısı Ana’nın ölümü sonrasında da sevişeceklerdir ve Antía dünyaya gelecektir.

Yasın İmkânsızlığı

Julieta öğrencilerine “bir macera yolu” olarak deniz anlamına gelen pontos kelimesini anlatırken Ulysses’in, Kalipso’nun kendisine sunduğu ölümsüzlüğü bırakıp bir maceraya, bilinmeyen bir yola nasıl çıktığından bahseder. Julieta’nın seçtiği yaşam da biraz bu yola benziyor. Arzu ve tutkuyla aniden verdiği kararlar ve yeni yaşamının deniz kenarında bir evde başlaması tesadüf değildir. Yıllar boyu sorunsuzca ilerleyen bir yaşamı ve ailesi olur; ta ki Juan’ın onu heykeltıraş arkadaşı Ava ile aldattığını öğrenene kadar. Julieta’nın onu affetmeyince fırtınada balığa çıkan Juan’ın teknesi batar. Bu ölüm, hikâyedeki asıl kırılmayı oluşturacak ve filmin güvenli ve risksiz havasını da krize sokacaktır. Ölümün doğası gereği trajik bir olay oluşunun ötesinde, Julieta’nın “anneliğine” dair algıyı ters çevirmesi ve suçluluk ve vicdan azabının da etkisiyle yasın sürekli bir melankoli hâline dönüşmesiyle ortaya aslında hiç de normların etrafında dolaşmayan bir hikâye çıkacaktır. Olağan ve Freud’un deyişiyle “patolojik olmayan” bir yas sürecinden beklenti, ailenin hep beraber bu ölümü atlatması ve annenin bir yetişkin olarak henüz bir çocuk olan kızına yardımcı olması gerekliliğidir. Karşımızda ise sonradan aralarında lezbiyen bir ilişki olduğunu sezdiğimiz en yakın arkadaşı Bea ile beraber annesinin depresyonu atlatmasına yardım eden, annesine “annelik yapan” soğukkanlı ve olgunlaşmış bir Antía ve altüst olmuş bir Julieta görürüz. İki farklı oyuncu tarafından canlandırılan iki farklı Julieta, “kadınlığa” ya da “anneliğe” atfedilen tüm özellikleri tepetaklak eder.

Julieta

Julieta ve Antía’yı ele geçiren bu yas süreci asla kapanmayacak, geçmişle yüzleşilmeyecek, hafızadaki boşluklar doldurulmadan sessizlik içinde yitip gidecektir. Üç aylık bir inziva sürecinin ardından annesine hiçbir haber bırakmadan ortadan kaybolan Antía babasının ölümü nedeniyle kendini, Ava’yı ve annesini bir türlü affedemeyecektir. Suçluluk duygusu, kurulan tüm düzenleri, yaklaşılan tüm normları dağıtacak, filmde yaratılan dinamik zamanın manipülasyonuyla kısaymış gibi hissettiğimiz, yas dolu yıllar Julieta’nın ve Antía’nın hayatının çoğunu kaplayacaktır. Burada suçluluğun illa ki bir suçun varlığına işaret etmediğini de belirtmek gerek; aynı zamanda filmde herhangi bir yargılamadan dikkatle kaçınıldığını da. Almodóvar her zamanki gibi geçmiş kavramının –kelimenin anlamının tersine– geride bırakılabileceğine inanmıyor; hafızanın doğrusal bir yapısı olduğu ve acıların, travmaların zamanla “iyileşebileceği” fikrine direniyor. Ellilerindeki Julieta, Lorenzo ile tanışıyor, üst orta sınıf bir yaşamın içinde buluyor kendini. Şaraplar içiliyor, yüz bakımlarına gidiliyor, yeni ve hafızası kaybettirilmiş boş bir apartmana taşınılıyor. Dış sesteki Julieta ise kızına “Seni düşünmediğim günler oldu” dedikten sonra ekliyor: “Yıllarca temiz kalmış bir uyuşturucu bağımlısının bir kere yanlış yaptığında eski hâline dönmesi kaçınılmazdır.”

Bir yandan acının ve kaybın tamir edilemezliğine, geçmişin yok sayılamazlığına işaret ederken; bir yandan da, Almodóvar’dan çok uzak gibi görünen bu renksiz, neşesiz, yapay, steril düzenin ne kadar kırılgan bir temel üzerine kurulu olduğunu da hissettiriyor bize bu cümle. Daha ilk sahnede, bembeyaz ve hafızasız evinde kırmızı sabahlığı ve ojeleriyle 80’lerdeki o Almodóvarvari canlı ve heyecanlı genç kadını önceleyen Julieta’nın unutamadığı acısında, silemediği geçmiş kimliğinin izleri de var. “Nostaljiyi bir duygu olarak sevmiyorum ama yine de tolerans, güzellik ve özgürlük 80’lerin İspanya’sını tanımlayan kelimelerdi, şu anda ise öyle olmadığı aşikâr. 80’lerdeki filmlerimin daha mutlu olmasına şaşmamalı” diyor Almodóvar bir röportajında. Nostaljiden değil belki ama kimliğinin bir parçası olmasından ya da belki özleminden, en ciddi hikâyesinde bile renklerini saklayamıyor, ortaya şimdinin kuruluğuna inat, geçmişle iç içe bir hikâye çıkıyor.


Julieta, MUBI Türkiye’de gösterimde.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.