Şu An Okunan
The Matrix Resurrections: Duyguların Gücü Adına

The Matrix Resurrections: Duyguların Gücü Adına

The Matrix Resurrections

Efsanevi serinin merakla beklenen dördüncü filmi The Matrix Resurrections, kendi var oluşu üzerine kafa yoran, sevgiyle ve şiddetle yeniden diriltilmiş bir “Matrix hülyası”. Kendi mirasının işaret ettikleri dâhil her türlü ikiliği reddeden film, tıpkı karakterleri gibi duyguların gücüne tutunarak hayatta kalıyor.

HBO’nun aynı adlı filmden uyarlanan fütüristik distopya dizisi Westworld’de (2016– ) Vahşi Batı temalı eğlence parkında yaşayan ve çalışan androidler, parka gelen müşteri/konuklar için her seferinde ölüp yeniden canlanıyorlardı. Kodlarında yer alan bir hata, zihinlerinde birtakım “hülyalar” yaratıyordu, yani bir tür glitch in the Matrix. Bu hülyalar bilincin kontrolünde geri çağrılan anılardansa, bilinçdışından sıyrılıp gelen belli belirsiz dalgalanmalardı. Şiddet ve sevgiyle tetiklenen, androidlerin önceki hayatlarını duyumsadığı, anlık dalıp gidişler. The Matrix Resurrections (2021) için bir “Matrix hülyası” demek mümkün. Milenyumun eşiğinde yarattığı sinemasal devrimle müthiş bir fan kitlesi edinen ve popüler kültürü temelinden sarsan serinin stüdyo şiddetinin, hayran sevgisinin ve geride bıraktığı mirasın ağırlığıyla, on sekiz sene sonra yeniden dirilişi. Temelinde Neo’nun yeniden doğuşunu anlatan ve bunu yaparken sürekli kendi mirasıyla didişen film, Neo’nun, simülasyon Matrix’in ve film olan Matrix’in birbirini defalarca aynaladığı, eklektik ve –her Matrix filmi gibi– kafa karıştırıcı bir “zoraki film” (Burada ‘zoraki’yi olumsuz anlamda değil, yönetmen Lana Wachowski’nin filmde yapmaya çalıştığını düşündüğüm şeyi kavramsallaştırmak için kullanıyorum).

The Matrix Resurrections

The Matrix Resurrections, 1999 tarihli ilk filmin açılışının neredeyse aynısı bir sahneyle açılıyor. Telefon hattı dinlenen Trinity, ajanlarla dövüşüyor. Ancak bu sahnede önemli bir fark yer alıyor, bir izleyicimiz var: Bugs. Sahneyi ezbere bilmesine rağmen hayranlık ve merakla Trinity’yi izleyen Bugs, on sekiz sene sonra, bir pandeminin ortasında salonları doldurmuş, soluğunu tutarak bu ânı bekleyen hayranları, izleyiciyi, bizi temsil ediyor. Hattâ Bugs’ı canlandıran Jessica Henwick, karakteri “izleyicinin gözü” olarak tanımlıyor. Onunla birlikte Matrix’i hatırlıyoruz. Ama ortada yanlış bir şey var çünkü karakterler, kamera açıları, replikler aynı olsa da oyuncular farklı. Kötü bir kopya sanki bu sahne. Suyunun suyu çıkarılmış, defalarca taklit edilmiş, her ânı didik didik edilmiş, hem Hollywood hem seyirci tarafından dibine kadar tüketilmiş Matrix’in sayısız replikasından biri gibi, tatsız tutsuz. Bugs’la beraber bizim de bunun gerçek olmadığına dair şüphelerimiz gittikçe artıyor, Trinity’nin yakalanması ve hikâyenin sapmasıyla simülasyondan çıkıyoruz. Bugs’ı buraya çeken, simülasyonda kullanılan eski bir kod. Lana Wachowski “diriliş filmini” bu eski kodla, ilk filminin ilk sahnesiyle açıyor. Bu sayede neden bu taklidin şu anda, burada, bu filmde işlemeyeceğini göstererek konuyu kapatıyor. Böylece film orijinal film gibi olmaya çalışmayacağını ya da ona nostaljik bir bağla tutunmayacağını baştan ilan ediyor. Bu Matrix, o Matrix değil.

Yeni Matrix’in Cazibesi

Yeni bir Matrix’teyiz, daha yüksek teknolojiye sahip, daha parlak ve daha az yeşil bir Matrix bu (Eski Matrix HD ise, yeni Matrix’e 4K diyebiliriz rahatlıkla). Neo ise Matrix isimli bilgisayar oyununun efsanevi tasarımcısı Thomas Anderson olarak karşımızda. İlk filmdeki küçük, dağınık ve karanlık hacker odasının yerini steril bir estetikle döşenmiş, yeni nesil bir ‘Silikon Vadisi’ ofisi almış. Bu güncellenmiş Matrix’te hayatını lüks ve refah içinde geçiriyor gibi gözüken Neo için geçmiş sadece rahatsız edici hülyalardan ibaret. Bilinçdışından çıkıp gelen şiddet dolu anıları terapiye giderek anlamlandırmaya ve mavi haplar yutarak bastırmaya çalışıyor. Yaptığı tek “yaramazlık” ise tasarladığı oyunlara ‘sürpriz yumurta’ olarak eski kodlar yerleştirmek. Filmin başında izlediğimiz simülasyon da Neo’nun deneylerinden biri. Çifte hayat yaşayan, her tür siber suça bulaşmış genç hacker Neo’nun yerini, yaratıcı yeteneği ve bilişsel kapasitesi çoktan eğlence endüstrisi tarafından ele geçirilmiş, yorgun bir Neo almış.

Serinin video oyunlarıyla olan hikâye içi ve dışı bağının yanı sıra, Neo’nun bu değişimi bize video oyunlarının ironik kısa tarihini de hatırlatıyor. Yani 1960’larda MIT’li bir grup öğrencinin okulun bilgisayarlarını “hackleyerek” icat ettikleri video oyunlarının, günümüzde devasa bir endüstriye dönüşerek Hollywood’un en büyük rakibi ve işbirlikçisi hâline gelişini. Ancak Neo’nun bu yeni mesleği her şeyin ötesinde, bir “para birimi” olarak yaratıcılığa dair çok şey söylüyor. Karşı kültürün simgesine dönüşüp kitlelere mal olmuş her türlü hikâyenin endüstri tarafından sömürülüp parlatılarak yeniden ve yeniden, kötü kopyalarla dolaşıma sokulması ve bunun yaratıcı/eser üzerinde yarattığı şiddet Resurrections’ın ana meselelerinden biri. Neo üzerinden Lana Wachowski’ye dair çok kişisel bir hikâye anlatıyor gibi gözüken film, bir yandan da bu bunaltıcı ve zoraki ‘suyunu sıkma’ hâlinin kasıtlı yorgunluğunu taşıyor üstünde. Bugs’ın Neo’ya söylediği bir cümle, filmin kendi tarihine ve mirasına bakışının da bir özeti bu anlamda: “Matrix bizim gibiler için çok şey ifade eden hikâyeni aldı ve onu alelade bir şeye dönüştürdü. Matrix tam da bunu yapıyor, her fikri ve rüyayı silaha dönüştürüyor.”

The Matrix Resurrections

Filmin ilk bölümü daha hafif, eğlenceli ve kendi yapım süreciyle dalga geçen bariz bir parodi-yorumdan ibaret. Warner Bros. tarafından bir devam oyunu yapmaya zorlanan Neo, Matrix’in özünü (“bir kripto-faşizm eleştirisi, bir trans anlatısı, kapitalist sömürüye dair bir metafor…”) tartışan yeni nesil “fikir avcıları”nın arasında var olmaya çalışıyor. Bitik, tükenmiş durumda, çok zorlanıyor. Bugs ve kendi kodladığı Morpheus/Ajan Smith karakteri tarafından Matrix’ten çıkarılmaya çalışan Neo bir süre uyanmayı ve inanmayı reddediyor. Çünkü bilişim dünyasının karanlık arka odalarında, çifte hayat süren ve yasakları delerek hakikati arayan genç Neo’nun tersine, uyanmak istemeyen, kendini yeni Matrix’in konforuna bırakmış bir Neo var bu sefer. Yeni Matrix daha büyüleyici, daha eğlenceli, içinden çıkılması daha zor. Makineler yeni yöntemler bulmuş, ‘Mimar’ın yerini ‘Analist’ almış. Neo’nun uyanışını zorlaştıran şey mavi haplardan çok duygularını sürekli analiz ederek onları yerli yerine oturtan bu analist/terapist. Filmde defalarca tekrar edildiği üzere ikilikler yok olmuş, birbirinin içine karışmış. Matrix’i denklemlerle ve tahmin edilebilirlik üzerinden tasarlayan Mimar ve onun tam zıddı olan Kâhin yerine ikisini de bünyesinde birleştiren, duygu uzmanı Analist gelmiş. Kırmızı ve mavi hapın ise pek anlamı kalmamış, karakterler seçim diye bir şey olmadığının –en azından seçenek sayısının iki olmadığının– farkında bu sefer. Serinin yeniden dolaşıma soktuğu özgür irade tartışması da yine alelade bir sohbetin konusu artık. Makinelerden bazıları ise insanlarla bir araya gelmiş, biz ve onlar ayrımı gitgide silikleşmiş. Bu anlamda The Matrix Resurrections, ironik bir şekilde hem simülasyon hem de film olan Matrix’in cazibesini kabullenmiş, ona karşı daha ılımlı bir film. Ancak bu tam olarak bir teslim oluş değil, daha çok yeni bir paradigma arayışı. Her türlü ikilik gibi gerçek ve sanal dünya, Zion ve Matrix, Neo ve Ajan Smith, orijinal ve yeniden çevrim ayrımları da silinmiş durumda filmde.

Analizin Reddi

İlk üç film seçilmiş kişi anlatısının altını boşaltırken, Neo’nun Tuna Erdem’in deyişiyle “kahramanın bin bir yüzünden sadece biri” olduğunu söyleyerek gitgide daha dünyevi bir yere savruluyordu. Kehanette bulunmanın ya da geleceği görebilmenin bile 0’lar ve 1’lerle açıklanabildiği, mistik fakat görece anlaşılabilir bir dünyaydı bu. The Matrix Revolutions’la (2003) beraber ilk iki filmdeki software’in (yazılımın) kaynağı olan hardware’i gördüğümüz, ilüzyonla gerçek arasındaki bağın henüz akılla kavranabilir ve temsil edilebilir olduğu bir anlatı vardı. Oysa Resurrections’ın dünyasında Matrix’in (ya da teknolojinin, rüyanın, sinemanın, ideolojinin, sistemin, nasıl adlandırmak istersek) büyüsüne karşı onu yıkmayı/çökertmeyi hedeflemeyen, onu içeriden değiştirmeyi umut eden, ona razı bir bakış var sanki. Teknolojinin büyüsünün bizim çıplak gözle görebileceğimiz bir makinenin, kodun, rakamın ya da herhangi bir temsilin ötesine geçtiğine –ve bunun o kadar da kötü bir şey olmadığına– dair bir kabulleniş ve huzur hâli. Bu nedenle Neo ile Trinity arasındaki aşkın araçsallaşmadığı, sembolleşmediği, doğrudan anlatının ana amacı hâline geldiği, amasız bir aşk filmine dönüşüyor gitgide.

The Matrix Resurrections

Bu aşk ve kavuşma hikâyesinin önceki filmlerdekinden bir farkı var. Bu sefer Matrix de duygular üzerine kurulu çünkü. Onları yeniden dünyaya getirirken Neo ve Trinity arasındaki aşkın, arzunun ve birbirlerini kaybetme arzusunun yarattığı “bio-enerjinin” farkına varan Analist, onların gerçek dünyadaki podlarını birbirlerine yakın tutarak Matrix’e enerji sağlıyor. Bunu Neo’ya açıklarken duygularla ilgili söylediği birkaç şey var. Tıpkı Ajan Smith ya da Mimar gibi analistin de Matrix’teki imgesi –ya da kendine seçtiği avatar– bembeyaz, “düzgün görünüşlü” bir erkek. İnsanların neden kurmacadan ve kendilerine anlattıkları hikâyelerden ibaret olduğunu çözdüğünü anlatıyor böbürlenerek, “duygular” diyor, “duyguları manipüle ederek sizi kontrol etmek çok kolay”. Ne kadar çok manipülasyon, korku ve arzu, o kadar enerji. Elbette yine avatarının bu duyguları “yerli yerine oturtarak” onların şiddetini azaltmayı görev edinmiş bir analist olması ve Neo ile Trinity’yi iki ayrı kutup, yani yine bir tür ikilik olarak hayatta tutması tesadüf değil (Bunu başka bir düzlemde ikili cinsiyet düzeninin bir reddi olarak okumak da mümkün, özellikle Trinity’nin Matrix’te kurduğu hayatta cinsiyet rollerini daha çatışmasız bir şekilde benimsemiş bir karaktere dönüşmesi ve bunun Neo’ya bir tür “programlama” olarak açıklaması düşünüldüğünde). Resurrections, tüm şiddeti, kaotikliği, anlaşılmazlığı ve yıkıcılığıyla duyguların gücüne sarılan, onları analiz etmeyi reddeden bir film (Lana Wachowski’nin filmin başında orijinal Matrix’in her türlü analiziyle dalga geçmesi de tesadüf değil elbette).

Bugünün Estetiği

Wachowski’nin Bulut Atlası (Cloud Atlas, 2012) ve Sense8’tekine (2015-2018) daha yakın, parlaklığı ve mükemmelliğiyle neredeyse çiğleşen bir estetik kullanması, filmi o Matrix’ten farklı kılan etkenlerden. Smith’in de dediği gibi, yeni Matrix “o kadar mükemmel ki, ancak sahte olabilir.” Bu nedenle David Ehrlich’in eleştiri yazısında çok güzel açıkladığı üzere: Resurrectionscool bir film değil, hem de hiç değil”. 0’lar ve 1’lerden oluşan bilgisayar estetiğinin geride kaldığı, Matrix simülasyonunun ise distopik, yeşil ve karanlık havasını kaybederek günümüzün “Instagram estetiğine” yaklaştığı ve ancak sahte olabilecek kadar mükemmelleştiği bir dünya var burada. Hatırladığımız Matrix değil bu ve yönetmen bunun fazlasıyla farkında; buna direneceğimizin ve bundan irkileceğimizin de. O nedenle Neo’nun Morpheus ve Bugs’la yeniden karşılaştığı sahnede bariz bir şekilde bize göz kırpıyor. Neo’yu kırmızı hapa ikna etmeye kararlı olan ekip ona nostaljik bir ortam hazırlamış. Bir tür tiyatro sahnesi bu; ilk filmde Morpheus’un ona kırmızı hapı sunduğu odaya benziyor. Arkadaki ekranda ise filmden sahneler oynuyor. Bugs şöyle diyor Neo’ya: “İlk karşılaşmamız pek iyi gitmedi, biz de düşündük ki geçmişinden bazı şeyler getirmek seni günümüze hazırlayabilir.” Ardından Morpheus şöyle devam ediyor: “Kaygıyı yatıştırmakta biraz nostaljiden daha iyi hiçbir şey yoktur.” Elbette bu hem Neo’ya hem de seyirciye yöneltilen bir teselli. Wachowski’nin “Yeni Neo, yeni film, yeni Matrix, hiçbirini tam olarak sevmemiş olabilirsiniz ama yine de nostaljiye savrulup eskiyi taklit etmeyeceğim” deyişi sanki bu.

The Matrix Resurrections

Anaakım sinema ve televizyonda nostaljinin büyük bir sığınak alanı olarak kurulduğu ve yine suyunun çıkarıldığı günümüzde bunu diyebilmek, inatla bugünün estetiğinde kalabilmek riskli fakat tavizsiz bir hamle. Artık “cool olmamak” pahasına bugünün bayatlığında kalan, hayranlarının sevgisine ve bağına rağmen onlara hem seslenen hem de meydan okuyan bir film Resurrections. Öte yandan, daha başından var olmak istemeyen bir devam filmi olarak, stüdyonun baskısına ve şiddetine oyunbaz bir cevabı var: bir devam filminden beklenen neredeyse hiçbir şeyi yapmamak. Bu Matrix’i, o Matrix yapmamakta inat etmek. Wachowski, sevgi ve hayranlığı bir para birimine ve silaha dönüştüren endüstriyi Neo’nun ajanları fırlatışı gibi fırlatıp atıyor. Bu nedenle her şeyiyle kasıtlı olarak “zoraki bir film” Resurrections. Neo’nun Matrix’ten çıkmak istemeyişini, yorgunluğunu ve zorla sahneye çıkarılışını kendi durumunu yansıtmak için kullanıyor, bugüne dair nokta atışı niteliğinde saptamalar yapıyor. Yaratıcılığının son demlerinde çırpınan ve nostaljiden medet uman Hollywood’un kendi üzerindeki şiddeti üzerine kafa yorarken, yine de duygulara hakkını teslim etmeyi unutmuyor. Morpheus’un Neo’yu gerçek dünyaya alıştırmaya çalıştığı sahnede inatla duygularına oynaması bu yüzden: Kendi mirası içinde boğulma tehlikesiyle yüz yüze, çoktan suyu çıkarılmış bir sinemasal devrimi doğurmuş en temel duyguyu hatırlama çabası: Tüm entelektüel ve politik okumalardan sıyrılmış, ikilikleri reddetmiş, sadece yaşamak ve hissetmek isteyen bir film. Ne nostaljik bir taklit, ne melankolik bir özlem, ne karamsar bir parodi. Bir hülya The Matrix Resurrections, sevginin ve şiddetin dirilttiği, zorla uyandırılmış arkaik bir tanrı –ya da hayalet.


The Matrix Resurrections, 24 Aralık itibariyle sinemalarda.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.