Şu An Okunan
Western: Kırılganlığın Kabulü

Western: Kırılganlığın Kabulü

Western

Western, bir altyapı çalışması için Bulgaristan’a giden bir grup Alman işçiyle yöre halkı arasındaki gerilimi anlatırken western türünün kalıplarını bugünün Avrupa’sına uyarlıyor. Valeska Grisebach imzalı filmin başkarakteri Meinhard ise hiçbir yere ait olmayan bir ‘yalnız kovboy’.


Bu yazı, Altyazı’nın Eylül 2018 tarihli 186. sayısında yayımlanmıştır.


Bu yazı, filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.


Western’in hikâyesi bir girip bir çıkılan pek çok kıvrımlı yolla ve o yolların varma ihtimali olan yeni yollara dikkat çeken bir sürü işaret levhasıyla akıyor. Filmin anlatısı, öykünün herhangi bir noktada nasıl başka öykülere dönüşüverme ihtimali olduğuna işaret ederek ilerlediği ölçüde genişleyip duruyor. Bugünün Bulgaristan’ında geçen öykü, İkinci Dünya Savaşı referanslarıyla tarihsel olarak da genişlerken, western türüne yapılan anıştırmalarla filmin anlam dünyası da büyüyor. Valeska Grisebach’ın Mein Stern (Be My Star, 2001) ve Sehnsucht’un (Longing, 2006) ardından çektiği bu üçüncü uzun metrajı, mütevazı görünmek için uğraşıp bunu başarırken bir yandan da katman katman açılıp büyüyen bir film.

Western, Bulgaristan’daki bir köyün yakınında altyapı çalışması yapan bir grup Alman işçinin hem kendi iç dinamiklerine hem de oranın yerlileriyle olan ilişkilerine odaklanıyor. Grisebach, günümüz dünyasında western kahramanlarını andıracak bir erkeklik görünümünü nerede bulabileceğini uzun süre düşündüğünü ve sonunda, kıyafetleriyle, bellerine astıkları âlet edevatlarıyla, vücut dilleriyle, inşaat işinde çalışanların o türden bir ‘erkeksilik’ taşıdığını fark ettiğini söylüyor. Normal hayat akışlarından, sosyal ağlarından (ve kadınlardan) kopuk bir şekilde bir arada yaşayan bir erkek grubunun erkeklik hâllerine odaklanan film, diğer yandan western türünün merkezinde yer alan diğer meselelere; medeniyetin sınırlarına ve tanımına, yabancı/düşman algısına, bu ortak algıyla örülen topluluk kimliklerine, bu kimliklerin kırılganlığına doğru da uzanıyor.

Western’in başlarında, Alman yapı işçilerini tepelik, bomboş bir arazide çalışırken ve kaldıkları kamp alanında vakit geçirirken görüyoruz. Sanki o bölgede başka hiç insan yok, yerleşim yeri yok. O noktada henüz bu insanların nasıl bir yerde olduklarını tam olarak bilemiyoruz, coğrafyanın haritasını zihnimizde çıkaramıyoruz. Kamera ara sıra, western anıştırmasını görselleştirmek üzere manzaraya dönüyor; ‘medeniyetin izinin görülmediği’ boş araziyi, tepeleri gösteriyor. Sonra bir ara, kamp alanında Alman bayrağının göndere çekilişini görüyoruz. Böylece bu küçük kamp alanı Almanya toprağı ilan ediliyor; ıssız Bulgaristan coğrafyasının ortasında küçük bir toprak parçasının etrafını çevirip orada hak iddia ediyor, ulusal sınırlarını çiziyor, Almanların varlığını ilan ediyor bayrak.

Western

Valeska Grisebach kamp alanını resmederken, western türünün tanıdık kalıplarını kullanıyor. Özellikle geceleri, floresan ışıklarıyla aydınlatılmış, ıssızlığın ortasındaki bu küçük alan, etrafındaki sonsuz karanlık tarafından tehdit edilen korunaksız bir ada sanki. Western filmlerinde “vahşi yerlilerin” pusuya yattığı, “ölümün kol gezdiği”, bilinmez ve tehditkâr bir yer olarak resmedilen uçsuz bucaksız ve ıssız çölün ortasında küçücük ve korunaksız görünen ‘medeniyet topraklarını’ akla getiriyor kampın görüntüsü.

Bir gece, kamptakiler karanlığın içinden gelen birtakım sesler duyup tedirgin oluyorlar. “Onlar bizi görüyor ama biz onları görmüyoruz” diyor bir tanesi. Medeniyetin karanlığın temsil ettiği her şeyden kaçmak için yaktığı ışıklar, onun zayıf noktasına dönüşüyor: Tam bir western çıkarsaması. Bir noktada da, direğe astıkları bayrak gizemli bir şekilde yok oluyor, bilinmez birileri tarafından tehdit edildikleri duygusu güçleniyor. Etrafta bir yerde pek de misafirperver olmayan ‘yerliler’ mi var yoksa? Filmin, western türüne referansla oynadığı bu küçük oyunlar, yabancı olanla karşılaşmalara dair gerilimin tohumlarını ekiyor daha en baştan. Grisebach hikâyenin son ânına kadar, Alman grupla yakınlarındaki köyün sakinleri arasındaki ilişkinin taşıdığı potansiyel gerilimlerle oynamaya devam edecek.

Western filmlerinde, sınırlarını çizdikleri medeniyet parçasının içinde kendini tehdit altında hissedenlerin, o çok korktukları yerlilerin topraklarını işgal edenler olduğunu düşününce, Grisebach’ın filmdeki western göndermeleri izlediğimiz hikâyeyi yorumlar hâle geliyor. Kampın tepesinde salınan bayrak da, kamptakilerin ‘yerlilerden’ duyduğu korku da, western türüyle ilişkilenerek anlam kazanıyor. Dahası, filmin ilerleyen bölümlerinde ‘işgal’ kelimesi, bu kez tarihsel bir bağlamda, havada salınmaya devam ediyor. Kamptakilerle köy halkının ilk karşılaşmalarından birinde, İkinci Dünya Savaşı anılıyor. Köyden iki yaşlıca erkek, Alman askerlerinin savaş sırasında eşekleri nasıl kullandığını takdirle anlatırken, Bulgaristan’ın o dönemde Almanya tarafından işgal edildiğini hatırlıyoruz.

Kamptakilerin karanlığın içinden birtakım sesler duyup korktukları o sahnenin devamında, bir grup etrafı kolaçan etmek için arabayla kamp alanından çıkıp köye kadar vardıklarında, Alman işçilerden biri “yetmiş yıl sonra geri döndük!” diye bağırıyor pencereden. Böylece, western referanslarıyla birlikte açıkça dillendirilmeden akıllara düşürülen ‘işgal’ kelimesine, tarihsel referanslarla bir katman daha ekleniyor. Bu işçilerin neden Almanya’dan kalkıp buraya çalışmaya geldikleri, Bulgaristan’daki büyük bir altyapı projesini neden bir Alman şirketinin yürüttüğü sorusunu, savaş yıllarından bu yana güç ilişkilerinin aldığı yeni biçimlere ve işgal kavramının geçirdiği dönüşüme işaret eden bir soru olarak ortaya sakince bırakıyor Western.

Evden Uzakta Evinde Hissetmek

Western’in başkarakteri Meinhard’ı klasik bir western filminin içinde hayal etmek çok kolay. Uzun ve zayıf vücuduyla, kemikli ve sert çehresiyle, hep uzaklara bakarmış gibi duran anlamlı gözleriyle, ketumluğuyla, gizemli hâlleriyle, tam bir western kovboyu olabilirmiş. Üstelik ata biniyor, atlardan gayet iyi anlıyor. Western filmlerinin baş kahramanı kovboyu diğer erkek karakterlerden ayıran şeylerden biri, kültür ile doğa arasında, medeniyet ile yaban hayat arasında, ‘biz’ ile ‘öteki’ arasında sınırda bir yerde durması, bir o yana bir bu yana meyletmesidir. ‘Yalnız kovboy’un yalnızlığı buradan gelir: Ne oraya ne buraya, ne onlara ne bunlara ait hisseder kendini. Meinhard’ın da Bulgar köylüleri ile Alman grup arasında bu türden bir sınırda durduğu, arada kalmış olduğu söylenebilir. Alman iş arkadaşlarından kopuk; o sosyal gruba hissettiği yakınlık ve aidiyet son derece zayıf. Diğer yandan, ‘yerlilerle’ ne kadar vakit geçirirse geçirsin, onlardan biri olmaktan da çok uzak. Ama benzetmenin artık işlemeyeceği bir nokta var: Meinhard, aidiyet hissine alerjisi olan kovboy figürlerinin tersine, bir yere, bir topluluğa ait hissetmeyi fazlaca arzuluyor. İş için gittiği Bulgaristan’da yeni tanıdığı bu coğrafyanın bir parçası olmak, oranın kültürüyle, insanlarıyla kaynaşmak, onlardan biri olmak istiyor, filmin sonuna kadar bunun için çabalıyor. Köydeki kadınlardan biriyle konuşurken, eve dönmek için bir nedeni olmadığını, evi diyeceği bir yer olmadığını söylüyor Meinhard. Ona bunu söyletenin ne olduğunu bilmesek de, Almanya’dan ya da Almanyalılıktan ya da Almanya’daki kendisinden mutlu olmadığı açık.

Kadına söylediği sözlerle birlikte iyice anlıyoruz; iş arkadaşlarıyla paylaştığı kamptan her boş anında çıkıp çıkıp gitmek istemesi, Almanya’dan ve Almanya’daki kendisinden çıkmak istemesiyle ilgili. Diğerleri çalışma saatleri dışındaki zamanları da birlikte, küçük kamp alanlarının içinde, bildikleri dili konuşup, bildikleri birayı içip, bildikleri insanlarla, bildikleri kültürü yeniden üretip yaşayıp gitmeyi tercih ederken, onun her fırsatta oradan kaçması, dışarı açılmak istemesi, yeni ve yabancı olanla ilişkilenmesi, tanıdık olanın içinde kendini evinde hissetmediği için belli ki. Bu anlamda Western’i değişimi arzulayan, kendisini yenilemek, başkası olmak, yeni bir ev ve yeni bir benlik bulmak isteyen bir karakterin hikâyesi olarak görmek de mümkün. Meinhard’ın filmin bir noktasında, biraz da tekinsiz bir atmosferde tanıştığı, köyden bir grup erkeğe Fransız ordusunda görev yapmış bir asker olduğu yalanını uydurmasını da, filmin erkeklik üzerine söylediklerine ekleyebileceğimiz gibi, Meinhard’ın başka bir olma, kendisini yeniden keşfetme arzusunun bir parçası olarak da okuyabiliriz.

Kimliğin Sınırlarını Aşmak

Meinhard’ın bu arzusunu gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği sorusu, filmin temas ettiği diğer konularla doğrudan ilişkili. Bireyler, kendilerini şekillendiren ulusal kimliklerden, kendi hayat sürelerini aşan tarihsel bağlamlardan kaçabilirler mi? Farklı toplumsal gruplar arasındaki yabancılık, düşmanlık, korku gibi duygular, bireyler arasında tamamen aşılabilir mi? Her şeyden çok bu sorularla ilgileniyor gibi Western ve Grisebach baştan itibaren kurduğu o gerilim tonunu öyle bir yönetiyor ki, sonunda bu sorulara verdiği cevap –verdiği kadarıyla– naif ve kolaycı değil çok olgun ve çok katmanlı bir iyimserlikle şekilleniyor.

Meinhard film boyunca köy halkıyla iletişim kurmak için gerçekten sabırla emek harcıyor ve baştan bir iki duvara toslasa da zamanla, giderek gelişen bir ilişki kuruyor; köyün içinde zaman geçirmeye, oralılarla birlikte tütün kurutmaya, taş ev yapmaya, kahvede kâğıt oynamaya, evlerdeki rakı sofralarına oturmaya başlıyor. Hattâ köyden biriyle, Adrian’la dost oluyor; dil farkına rağmen anlaşıp dertleştikleri rakı sofrasında birbirlerine kardeşliklerini bile ilan ediyorlar. Ama bütün bunlarla birlikte Western, Tony Gatlif’in oryantalist bir coşkuyla dolup taşan filmlerinde, mesela Çılgın Yabancı’da (Gadjo Dilo, 1997) olduğu gibi egzotik yabancıyla tanışma ânını romantize eden bir yere asla varmıyor. Meinhard’ın büyük bir çabayla kurduğu ilişkiler bir yandan güçlenirken, her şeyin bir anda değişivermesi ihtimali filmin başından sonuna kadar hatırlatılıyor.

Western

İş arkadaşları tarafından yavan bir şakacılıkla gecenin karanlığında ıssız bir yerde tek başına bırakılan Meinhard, oradan geçen bir araca bindiğinde arabadaki erkeklerle birbirlerini anlamadan yaptıkları ‘sohbetin’ her an çok tatsız bir yere varma potansiyeli olduğunu seziyoruz mesela; varmıyor. Meinhard’ın köylülerden Adrian’la giderek yakınlaşan bir ilişki kurmasını seyrediyoruz bir süre ama bir noktada, Adrian’ın ona emanet ettiği at yaralanıp kaderine terk edilmiş hâlde bulunduğunda ilişkinin birden tersine dönme ihtimali olduğunu seziyoruz; dönmüyor. Bunun gibi pek çok an, filmde kurulan ilişkileri gerçek politik ve tarihsel bağlamlara rağmen kurulan, dolayısıyla son derece kırılgan olan ilişkilere dönüştürüyor. Bu kırılganlığın bilinci ve kabulü olmadan kurulamayacak ilişkilere. Meinhard karakterini ve onun yolculuğunu güçlü ve etkileyici kılan da bu galiba; belki düşünerek belki sezgisel olarak bu bilinç ve kabulle davranması.

Filmin, işaret ettiği potansiyel gerilim anlarından birinde aniden başka bir rotaya girme ihtimalini sezdirip oraya gitmeyişi birkaç kez tekrar ettikten sonra, artık o potansiyel gerçekleşse bile, düşmanca bir an yaşansa bile, bu insanlara, onların arasındaki ilişkilere, şahit olduğumuz durumlara bakışımızın ve duygularımızın değişmeyeceği bir noktaya varıyoruz. Zaten öyle de oluyor. Meinhard köyün delikanlılarından dayak yiyor, sonra yerden kalkıp karanlığın içinde kaybolacakken geri dönüyor; tüm köyün toplandığı eğlence alanına gidiyor, yerel müzikler eşliğinde ellerini havaya kaldırıp dans etmeye başlıyor. Yüzünde hafif morluklar, yanında birlikte dans ettiği kimse yok, ama hâlâ orada.


Western, 1 Ekim 2021 tarihinden itibaren MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.