Şu An Okunan
Abderrahmane Sissako: Bekleyiş Kipinin Şairi

Abderrahmane Sissako: Bekleyiş Kipinin Şairi

Afrika sinemasının yakın dönemdeki en güçlü seslerinden Abderrahmane Sissako dingin ve şiirsel kamerasıyla bu coğrafyaya ait farklı bir zaman algısına işaret eder. Sissako’nun perdedeki zamanı yavaşlatan ve gündeliğin iç hafifletici etkisini yakalayan anlatımı, beklemenin kendisini bir erdeme dönüştürüp yüzlere yansıtır.


Bu yazı, Altyazı’nın Şubat 2015 tarihli 147. sayısında yayımlanmıştır.


Afrika sinemasının 90’lar ve 2000’lerde çıkardığı en güçlü seslerden biri olan Abderrahmane Sissako’nun filmleri, onun Mali, Moritanya ve Fransa arasında mekik dokuyan hayatından bağımsız değildir. İlk uzun metrajlı kurmacası diyebileceğimiz Dünyada Yaşam’da (La Vie Sur Terre, 1998), Fransa’daki bir süpermarkette günlük alışverişini yaparken tuhaf bir duygusal kırılma yaşayan ve birdenbire, içinde bulunduğu hayata yabancılaşan adamı Sissako bizzat kendisi canlandırır. Yönetmenin filmografisi de süpermarketteki bu sahneyle birlikte kırılma yaşar: Kadrajını bir daha ne Fransa’ya ne de başka bir Batılı diyara çevirir Sissako. Bundan sonra, dönüp dolaşıp kendi aile evinin yer aldığı, çocukluğunun geçtiği Kuzeybatı Afrika’ya yöneltir bakışını. Onun filmlerini bu coğrafyadan bağımsız düşünmek imkânsızdır. Sonrasında çektiği üç uzun metrajlı film de anlattığı kentin ve yörenin adını taşır: Mutluluğu Beklerken (Heremakono, 2002), Bamako (2006) ve Timbuktu (2014). Filmlere ismini veren bu üç diyarın da kameraya yansıyan en belirgin özelliği yoksunluktur. Rüzgârın ve kumların hakimiyetindeki bu alanlarda, çölün ortasına serpiştirilmiş gibi duran kırılgan kerpiç evler vardır. Etrafta gezinen birkaç hayvanın sesiyle şenlenen bu boşluğun ortasında yapacak pek az şey bulunur. Herkes sürekli bir bekleme kipinde asılı kalmış gibidir.

Abderrahmane Sissako
Dünyada Yaşam

Sissako bu topraklardaki yoksunluğa bakarken, üzerinde yaşayanları, her türlü faillikten uzak, yanlış yerde dünyaya gelmiş biçare bireyler olarak resmetmez. Burada kalanların yaşadığı yoksunluk ve çıkışsızlık, dünyanın geri kalanında süregiden büyük çaplı, her yanı kuşatan bir sömürü çarkının sonucudur. Bunu en güçlü surette Bamako’da hissederiz. Bamako’da kurulan temsilî mahkemede Dünya Bankası’nın ve IMF’nin yargılanması, davacının da Afrika halkı olması boşuna değildir. Bu bakış açısından dolayıdır ki, Sissako’nun resmettiği yüzler ne denli bezgin ve çölün boşluğundan ne denli sıkılmış gözükseler de başları hep diktir. Gururludurlar. Gururları öfkelerinden, öfkeleri adaletsizliktendir. Sissako, İnsan Hakları Üzerine Hikâyeler’de (Stories on Human Rights, 2008) yer alan kısa filminde, yine kerpiç evlerle dolu sokakları arşınlar, mahalle aralarında dolanır ve etraftaki yüzlere uzun uzun bakar. Onlara “gurur nedir?” diye sorar, hiçbirine de cevabını verdirmez. Filmin sonunda onların vakur çehrelerini birer portre gibi sıralamakla yetinir. Filmin adı da bu sorudan gelir: La Dignité (Vakar).

Eşikte

Sissako’nun kamerasının süzgecinden geçen insanlar her ne kadar kendilerini öfkeleri ve gururlarıyla tanımlasalar da, bu topraklarda yaşayanlar için bazı sorular hep bakidir: Gitmeli mi? Ne zaman gitmeli? Burada kalınırsa yapılacak ne bulunur? Geri kalanlara ne olur? Sissako’nun ikinci uzun metrajı Mutluluğu Beklerken’de bu tereddüt ve bekleyiş hâli kendini en güçlü şekilde hissettirir. Yönetmenin kendi aile evine yaptığı kısa müddetli bir dönüşten ilhamla çektiği filmde, zihninin oradan uzun zaman önce koptuğu belli olan genç bir adam Heremakono’ya gelir. Etrafındakilerle ne konuşacağını bilemez. Kıyafetlerini çevresine uyduramaz. Annesi oğlu radyo dinlesin, Frenk kanallarına baksın diye eve elektrik bağlatmaya çalışsa da evin teçhizatı bir türlü buna izin vermez. Öylece kalıverir oğlan. Dili de başkadır artık. Bu topraklarda yaşayan insanlarla pek az kelimesi ortaktır. Sık sık kentle çölü ayıran o tuhaf kum tepesinin eşiğine kadar yürür. Gitmekle gitmemek arasında tereddüt ettiği, orada da burada da kendini kaybolmuş hissedeceği aşikârdır. Nihayetinde gideceğini ve o giden genç adamın, süpermarkette bir gün ansızın çark edip sanki yaşadığı yere uzaydan fırlatılmış gibi hisseden orta yaşlı adama dönüşeceğini biliriz.

Abderrahmane Sissako
Mutluluğu Beklerken

Sissako’nun ara ara kendini ele veren alternatif benliklerinden biri sayabileceğimiz bu genç adam, Mutluluğu Beklerken’de bekleyiş hâline tutulmuş tek figür değildir. Kıyıda gemileri izleyip hayal kuranlar, trene atlayıp gidenler, trenden inmek zorunda olanlar… Hep hayal ettiği denizaşırı yolculuğa nihayet çıkıp fazla yol kat edemeden kıyıya vuranlar… Eşikte donup kalma, ne yöne adım atacağını bilememe hâli tüm bir coğrafyaya yayılır. Sissako’nun her filminde olduğu gibi burada da bildiğimiz anlamda bir ana karakter yoktur aslında. Dünyada Yaşam’da bu ‘merkezsizleşme’ daha bile güçlü hissedilir. Horozların, keçilerin, bebeklerin, bir çardağın altına tüneyip müzik yapanların sesleri arasında geziniriz. İzleyiciye tutunacak bir dal veren ama pek de önemsenmeyen dramatik hatta açılan boşluklara, sayısız karakterin sesleri doluşur. Bunlar da tam bir öykü niteliğine erişmeden buharlaşır. Kerpiç evlerin kapı aralıklarından, kumdan denizin içinde yuvarlanan çalı topaklarından, çölün ortasında bitiveren küçük yeşilliklerden, aniden havalanan kuşlardan, rüzgârdan ve yüzlerden şiirsel bir doku yaratır Sissako. Kamerasının dinginliği, o coğrafyaya ait farklı bir zaman algısına işaret eder. Bu kameranın bize fısıldadığı, oradaki bekleyiş hâlini ille de bir yoksunlukla ilişkilendirmenin gerekmediğidir belki de. Ağır akan bir zamanın parçasıdır onlar. Sissako’nun perdedeki zamanı yavaşlatan ve gündeliğin iç hafifletici etkisini yakalayan anlatımı, kamerasının öznelerine bahşetmesini istediği o vakur duruşla da uyumludur. Beklemenin kendisi bir erdeme dönüşüp yüzlere yansımıştır.

Avluya Kurulan Mahkeme

Sissako’nun gündeliğin dinginliğiyle yakaladığı minimalist ve şiirsel tatların ötesine geçip, bu üslubu, Godard’ı hatırlatan bir doğrudanlık ve meramını bağıra bağıra seyircinin yüzüne haykırma cesaretiyle birleştirdiği filmiyse Bamako’dur. Bamako’da Sissako yine çok ehemmiyet verilmeyen bir dramatik hattın etrafında sayısız karakteri toplar. Gündelik hayattan kesitleri ustaca bir zaman algısıyla birleştirerek, küçük bir avlunun içinde kafamızda adeta tüm bir kenti canlandırır. Avlunun içinde çamaşırlar yıkanıp iplere asılır, selelerde çocuklar yıkanır, etrafta hayvanlar gezinir. Herkes bu avlunun ya içine ya da etrafına doluşmuştur. Zira içeride bir mahkeme sürüp gitmektedir. Mahkemede hâkim yerini alır, mübaşirler tanıkları çağırır, savcı ve avukatlar hararetle kendi konumlarını savunur. Yani her şey tanıdıktır. Yalnız burada davacı Afrika halkı, sanıklar ise Dünya Bankası ve IMF’dir. Sissako, bu sürreal mahkemeyi daha en baştan öylesine sıradan bir şekilde, gündelik akışın öylesine organik bir parçası olarak sunar ki, bu avluda yaratılan Afrika alegorisinden rahatsız olmazsınız. Avlunun bir köşesinde bebekler oyuncak ördekleriyle ses çıkarır, arada keçilerin sesi hâkimin kusursuz Fransızcasını bastırır, etrafta davayı takip eden sıradan vatandaşlar esner, kimisi hamağa uzanıp uyur, kimisi duruşmadan sıkılıp tepelerindeki hoparlörün bağlantısını keser. Duruşma boyunca ise yazarlardan, öğretmenlerden ya da “sıradan” Afrikalı vatandaşlardan oluşan bir grup tanık, uluslararası para ağının Afrika’yı nasıl sistematik olarak borçlu kıldığını, sonra da bu durumu yöneticilerin yolsuzluk düşkünlüğü ve Afrikalıların tembelliklerine yorarak nasıl bir “geride kalmışlık” anlatısı kurduğunu gümbür gümbür argümanlarla haykırır. Onlar tüm bir kıtayı ilgilendiren bu ateşli konuşmaları yaparken arkalarında duruşmayı izleyenlerden aşırı duygusal tepkiler beklerseniz yanılırsınız. Sissako’nun bu tuhaf alegorisinin bir şekilde yapmacıklı gelmemesinin nedeni de budur belki.

Abderrahmane Sissako
Bamako

Duruşmayı izleyenler, emperyalist Batı’nın ve kolonyal geleneğin bütününe işaret eden bu yargılama sürecine karşı tepkilerini açık seçik belli etmez. Gündeliğin, hayatın akışının baskınlığı tüm bu tartışmaları aşıyor gibidir. Nitekim mahkemeye bir kez düğün, bir kez de cenaze nedeniyle zorunlu ara verilir. Yine de bu, duruşmayı izleyenlerin temsilî mahkemeye tamamen kayıtsız oldukları anlamına gelmez. Arada belli belirsiz seçilen bir gözyaşı, tüm bir halkta biriken öfkenin müphem dışavurumu olarak algılanabilir. Yüzyılların adaletsizliğine karşı öfkeleri böyle gururlu ve sessiz gözyaşlarına sızar. Sissako’nun Bamako’da başardığı, yalnızca sıradan bir evin avlusuna Batı’nın tüm emperyalist geleneğini yargılayan bir mahkeme kurmak değil, aynı zamanda bu fikrin kıvraklığına çok kapılmayıp, böyle küçük dokunuşlara da yer bırakmaktır.

Sissako’nun sembolizminin yer yer çiğ ve rahatsız edici hâle geldiği de olur. Bazen onun kadın karakterleri tüm Afrika kadınlarını, erkek karakterleri de tüm Afrika erkeklerini (ya da ikisi beraber koca bir kıtayı) temsil ediyormuş gibi hissedersiniz. Bamako’daki o içe dokunan şarkı sahnesinde, dakikalarca yüzünü seyre daldığımız kadın içlenerek şarkının orta yerinde ağlamaya başladığında, bu gözyaşları bütün bir kıta için dökülür. Ya da biri çıkışsızlığa kapılıp kendini vurduğunda, o umutsuzluk duygusu bütün kıtaya yayılır.

Müziği Yasaklayanlar

Bu türden bir sembolizm Sissako’nun son filmi Timbuktu’da daha çok göze batar. Sissako’nun Cannes’ın ana yarışmasında yer alan bu son filminde, yönetmenin daha önceki işlerinden alıştığımız iç hafifletici gündelik hayat akışını bulmak zordur. Zira bu kez anlattığı öykünün yükü böyle bir hafifliği bastırır. Timbuktu, Mali’nin aynı adlı kentinin bir dönem İslamcı militanlarca ele geçirilmesini, şeriata dayalı bir rejimle yönetilmesini anlatır. Bu kez o kerpiç evlerin damlarında radikal İslamcılar kol gezer. Müziği, sigara içmeyi, futbol oynamayı yasaklarlar. Kadınlara başlarını kapatmayı, eldiven takmayı şart koşarlar. Etraftan bir müzik sesi gelirse, epeyce para saydıkları belli olan havalı silahlarını alıp evleri basarlar; etrafta bir futbol topu gözükürse, kimin yasağa karşı gelip futbol oynadığına dair hummalı bir sorgulamaya koyulurlar. Sissako yine öyküyü merkezsizleştirip pek çok karaktere doğru genişletmek istese de, filmin merkezindeki dramatik hat bu kez diğer hafiflik denemelerine galebe çalar.

Sissako’nun kamerası ara ara ironik durumları güzelce tespit etmeyi bilse de, onlardan tam anlamıyla yararlanmayı başaramaz. Örneğin, cihatçılar futbolun yasaklandığını duyurduktan sonra, toprak bir alanda top olmadan futbol oynayan bir grup çocuğa keser planı Sissako. Penaltı olmuştur, herkes kaleye odaklanmıştır. Ortada top falan yoktur ama fark etmez. Herkes son derece motivedir. Tam o sırada kalenin önünden başıboş bir hayvan geçer, muhayyel topun yoluna çıkar. Az sonra rejim muhafızları gelir ve topsuz oynanan top yüzünden bu çocuklara ne yapmaları gerektiğini bilemezler. Elia Süleyman’ın ölgün suratıyla yakaladığı kara mizah durumlarını hatırlatır bu tür ironi anları. Ne var ki bunlar da filmin karşı konulmaz bir şekilde ağırlaşan dramatik yapısını taşıyamaz. Şeriat kanunlarının gelişigüzelliği Timbuktu halkının üzerine bir anlamsızlık bulutu olarak çöktükçe, kara mizahla dramın kıvamı da bir türlü tutmaz. Evlenmeden cinsel ilişkiye girdiği için boynuna dek diri diri toprağa gömülüp taşlanan bir çifti izlerken ya da filmin vizyona girdiği zamanlarda Nijerya’da benzer bir cihat zihniyetiyle binlerce insanı katleden Boko Haram mensuplarının zihninden geçenleri düşünüp dehşete düşerken, ne o coğrafyanın şiirinden, ne gündeliğin hafifliğinden ne de ironiden tat alacak hâl kalır geriye. Film bittiğinde de, radikal İslamcıların kurşunlarından seke seke kurtulan ceylanın özgürlük koşusunun yarattığı sembolizm yetmez, umutsuzluk ağır basar.

Abderrahmane Sissako
Timbuktu

Ama tüm bunların ötesinde, Timbuktu’nun asıl hayal kırıklığı yaratan yanı, Sissako’nun radikal İslamcılara dair hiçbir belirgin bakış açısı geliştirememesinde, onları Batı kaynaklı haberlerdeki gibi tümüyle irrasyonel birer garabet olarak resmetmesinde yatar. Timbuktu, cihat denen olguyu, her yanı vahşete bulayan bir grup cahil, eli kanlı adamın işi olarak betimler nihayetinde. Ne bu İslami radikalizmi doğuran köktenci bir modernizm karşıtlığına dair en ufak bir tespitte bulunur, ne de kolonyal baskılamanın yarattığı uç düzeydeki Batı karşıtı öfke seline değinir. Radikal İslamcıları sahici bir yan öykünün parçası kılmaya, onları tahlil etmeye zahmet etmez. Gerçekleştirdikleri katliamların anlamsızlığını deşemez.

Timbuktu çok basit bir ikilik üzerine kuruludur: Bir yanda hayata dair her güzel şeyi afaki bir şekilde yasaklayan, cinsiyetçi, baskıcı, faşist bir rejimin askerleri vardır, öte tarafta ise Timbuktu’nun masum halkı. Bir yanda müziği yasaklayanlar vardır, öte yanda her şeyi göze alıp yine de müzik yapmaya çalışan sıradan insanlar. Filmin kalbinin o sıradan insanların yanında olacağına şüphe yok; ne var ki, o müziği yasaklayan zihinlerin içine girmek daha büyük cesaret işi.

Timbuktu’da Ölüm

Sissako’nun sinemasal anlamda en cüretkâr filmi Bamako’nun orta yerinde, seyirci daha ne olduğunu anlayamadan film içinde bir film başlayıverir. Başrolünde Danny Glover’ın olduğu bu westernde, Teksas’tan fırlamış gibi duran kovboylar Timbuktu sokaklarında kapışır. Kerpiç evleri siper edip birbirlerine nişan alırlar. Belki de akla gelebilecek en Amerikan tür olan bu westernin sonunda, nedensiz yere ölenler, yoldan geçen Timbuktu ahalisi olur. Siyah kovboylarla beyaz kovboylar bir şekilde birbirleriyle hesaplaşır ve kimin kazandığını anlayamayız. Ama olmadık yere acı çeken, bu hesaplaşmayla hiçbir ilişkisi olmayan Afrikalılar olur. Sissako, araya sıkıştırdığı bu kısa filmi hiç öyle melodramatik bir şekilde sunmaz. Aksine, sürreal bir mahkemeyle sürüp giden filmin içine bir de western yerleştirmenin absürdlüğünü kullanır. Afrikalıların düello zayiatı olduğu bu filmi evlerinde izleyip gülenlerin de bir grup Afrikalı çocuk olmasının tuhaflığını tespit ederek ironiye meyleder. Film içindeki film bitince İngilizce jenerik ekranı kaplar, filmin adı ‘Death in Timbuktu’dur (Timbuktu’da Ölüm). Bu absürd westernde gözüken ünlü yüzlerden biri de Elia Süleyman’dır. Süleyman’ın ifadesizliğiyle çok şey anlatan suratı, film içindeki filmin ironisine katkıda bulunur. Belki Timbuktu’daki ağır yüklü öykünün içinde ezilen ironiyi canlandırabilmek için Süleyman’ınki gibi benzersiz bir surata, tüm karşıtlıkları eritip anlamsızlaştıran, her türlü ateşli tartışmayı yüzündeki ölgün ifadeyle hiçleştiren birinin mevcudiyetine ihtiyaç vardır. Değil mi ki, Filistin ve İsrail arasında yıllara yayılan tüm o nefretin ortasına daldığında bile, oradan kahkaha çıkarmasını başarabilen odur. Her iki tarafla da dalgasını geçmeyi bilendir o. Tam da bu yüzden, iki “taraf” hakkında da sahici bir tespit yapma fırsatına kavuşur. Kahkahanın verdiği bu ehliyete ulaşabilmek hiç de azımsanacak şey değildir. Süleyman’ın ölü kahkahası, Sissako’nun dingin şiirselliğine yeğdir bazen.


Abderrahmane Sissako imzalı Timbuktu, BluTV’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.