Şu An Okunan
Paris, Teksas: Yüzdeki Hikâye

Paris, Teksas: Yüzdeki Hikâye

Amerikan bağımsız sinemasının kült yüzlerinden Harry Dean Stanton’ın ilk başrolü, aynı zamanda en unutulmazıydı: Wim Wenders’in Paris, Teksas’ındaki sessiz, mahzun Travis.


Bu yazı, Altyazı’nın Ekim 2017 tarihli 176. sayısında yayımlanmıştır.


Issız Teksas çölünü kuş bakışı kat eden kamera, sonunda küçücük bir insan figürü yakalıyor boşluğun ortasında. Sonra yakından görüyoruz: Kirli ve eski bir takım elbise, eprimiş bir kravat ve kırmızı bir beysbol şapkası giyen, elindeki su bidonundan başka hiç eşyası olmayan sakallı bir adam, oralıymışçasına bir edayla çölde bir başına. “Hikâyesi ne acaba?” sorusunu müthiş bir şıklıkla, hızla ve güçle ortaya atıveren bir açılış. Bu andan sonra uzun bir süre zihnimizi meşgul etmeye devam edecek bu soru. Yavaş yavaş diğer karakterler ortaya çıkacak, zamanda ve mekânda açılıp genişleyen hikâye belli belirsiz şekil almaya başlayacak ama açılışta gördüğümüz bu adamın gizemi, filmin final sahnesine kadar tamamıyla çözülemeyecek.

Harry Dean Stanton’ın ilk başrolünün ilk sahnesi bu. Daha önce yüz civarı filmde rol almış bir aktör olarak, elli sekiz yaşındayken ilk kez başrolde yer aldığı bu film, Wim Wenders imzalı 1984 yapımı Paris, Teksas (Paris, Texas). Kariyeri boyunca Stanton’ı en çok mutlu eden, ona “bundan sonra başka film yapmasam da gam yemem” dedirten kült film. Bu gecikmeli büyük rol teklifi, Stanton’a yakın dostu Sam Shepard vasıtasıyla geliyor. Temmuz ayında kaybettiğimiz, Paris, Teksas’ın senaristi Sam Shepard, Stanton’dan bahsederken, “esas hikâyenin yüzünde olduğunu bilen o özel oyunculardan biri o” diyor. Bunun ne anlama geldiği Paris, Teksas’ta o kadar net hissediliyor ki Travis rolü için en uygun aktörün Stanton olacağına bu düşünceyle karar verilmiş olmalı.

Travis, filmin ilk yarım saati boyunca hiç konuşmuyor. Kardeşi Walt onu çölde bulduğunda, dört yıldır kayıp olan abisini alıp Los Angeles’a, ‘ev’e götürmek istediğinde, kararsız kalıyor, yer yer direniyor Travis. Ona temiz kıyafetler almak için şehre giden Walt’u bir motel odasında beklerken, kim bilir ne kadar zamandan beri ilk duşunu almak için banyoya girdiğinde aynada kendisini görüyor bir an için ve birden alelacele çıkıp gidiyor. Dört yıl boyunca pek ayna görmemiş bu adamın zaten kendisini artık görmemek, kendi imgesini kaybetmek için yollara düştüğünü sonradan, film ilerledikçe anlayacağız. Yine öyle filmin başındaki gibi, bir yere varmak için değil, yürümek için yürürken buluyor onu Walt hemen. Ufku gösterip “Ne var ki orada, hiçbir şey yok, nereye yürüyorsun?” diye soruyor. Durmamak için; durunca mekânlarla, ilişkilerle birlikte birisi olacağı için; hiç kimse olmak için yürüdüğünü de sonradan öğreneceğiz.

Ânın Kıymeti

Los Angeles’a varana kadarki bu bölüm boyunca Harry Dean Stanton, oyunculuğunu tamamen görünmez kılarak dilsiz Travis’i çok katmanlı bir karaktere dönüştürüyor. Travis bir yandan çok sakin, neredeyse ermiş gibi bir hâl var üzerinde. Ama bir yandan da huzursuz, diken üstünde, korkak. Hem çok görmüş geçirmişliğin izleri var yüzünde ama hem de insanlardan, dilden, kültürden uzak geçirdiği yıllarda çocuksulaşmış sanki. Yalnız geçen o dört yıl boyunca dil ile birlikte anılarından da kopmuş gibi. Yavaş yavaş konuşmaya başlayıp ağzından çıkan kelimeler arttıkça hafızası da yerine gelmeye başlıyor. Oğlu Hunter’ı hatırlıyor Walt’un yardımıyla. “Dört yıl ne kadar uzun bir zaman?” diye soruyor Walt’a. Oğlunun ömrünün yarısı boyunca kayıp olduğu bilgisiyle ancak, zaman mefhumunu yeniden kazanabiliyor ve sarsılıyor. Bir de Travis’in eski sevgilisi, Hunter’ın annesi Jane var adı geçen, hikâyedeki yeri bir türlü tam olarak anlaşılamayan, ama aynı Travis gibi kayıp olan. Los Angeles’ta, Walt ve Anne’in evinde hep beraber izledikleri, Super8 kamerayla çekilmiş bir videoda görüyoruz Jane’i ilk olarak. Ve ortak mutlu zamanlarının bu tek elle tutulur gözle görülür anısı üzerinden Travis ile oğlu Hunter arasındaki buzlar erimeye başlıyor ilk kez.

Travis karakterinin dönüşümünü gösteren en şahane sahnelerden birinde, birtakım dergileri kurcalayıp ‘baba’ ararken görüyoruz onu; baba imgesini, o imgeye en uygun erkeğin fotoğrafını arıyor. Sonra, eve temizliğe gelen kadının yardımıyla, yeni rolüne hazırlanan bir aktör gibi ondan direktifler alarak ‘baba olmaya’ çalışıyor; kostüm değiştiriyor, ‘baba gibi’ yürüme, durma, bakma çalışmaları yapıyor. Sonra en baba hâliyle Hunter’ın okul çıkışına gidiyor. Yol boyunca karşı kaldırımlarda yürüyüp, birbirleriyle uzaktan flört ettikleri o ünlü sahne geliyor sonra. Stanton’ın oyunculuğunda, Travis giderek, sırları etrafındaki gizem üzerinden filmi sürükleyen bir karakter olmanın çok ötesine geçiyor; tek tek anları, hikâyenin nereye gittiğini unutturabilecek kadar kıymetlendiriyor.

Filmin son bölümünde Travis, Hunter’ı da yanına alarak Houston’a gidip Jane’i buluyor. Eski sevgililer tuhaf bir striptiz kulübünde karşı karşıya geliyorlar yıllar sonra. Aralarındaki kopukluğu ve artık bir araya gelemeyeceklerini görsel olarak bildiren bir cam var aralarında. O kulüpte çalışan Jane vitrinde; bir fantezi mizanseninin içinde, bir kutuya kapatılmış gibi. Müşteri kabinindeki Travis’i göremiyor, sadece sesini duyabiliyor. Filmin başında bir dilsiz olarak tanıdığımız Travis hiç susmayacakmış gibi konuşuyor, konuşuyor… Başka bir çiftin hikâyesini anlatır gibi uzun uzun anlatıyor kendi hikâyelerini. Ondan çok daha genç olan Jane’in hayatını şiddetli bir kıskançlıkla nasıl mahvettiğini, nasıl alkolik olduğunu, Jane’i kendisinden kaçacak diye nasıl resmen zincire vurduğunu… Travis’in aynalarda ne gördüğünü, neden kendisinden kaçtığını iyice anlıyoruz artık. Şimdi anlattığı o karanlık geçmiş zaman boyunca zihnindeki hangi düşüncelere, ağzından çıkan hangi sözlere şekil vermiş dilden neden uzaklaşmak istediğini. Filmin başında, o az konuşmasıyla meşhur, o sessizlikle erkekleşen kovboyların mizanseninin içinde, çölde sessiz sedasız yürürken, erkekliğinden de uzaklaşmaya çalıştığını.

Değişimin Sınırları

Bu uzun sahne boyunca Travis ve Jane arasında akan duyguları, ağızlarından çıkan her bir sözle birlikte ilişkilerinin nasıl bir değişim geçirdiğini, ikisinin kadraj içindeki pozisyonlarından, değişen ışık denklemlerinden, kimin kimi hangi anda görüp göremediği üzerine kurulu sinematografik oyunlardan takip ediyoruz. Sonunda, ikisi de içini döküp birbirlerini anladıkları anda, aralarındaki camın yüzeyinde ikisi tek vücut oluyorlar; kelimenin gerçek anlamıyla. Ama bu bir mutlu son değil. Tekrar bir araya gelince mutlu olacaklarına inanmıyor Travis. Aradan geçen dört yılda değişmiş evet, ama o kadar değişmiş ki, değişiminin sınırlarını bilecek kadar, kendini bilecek kadar değişmiş.

Değişemese de değişimin sırrına ermiş bu yorgun karakteri canlandıran Harry Dean Stanton, herhangi bir filmdeki iyi oyunculuk performansının yüzde yetmiş doğru oyuncu seçimine dayandığını söylüyordu. Paris, Teksas’ta bu yüzde yetmişin üzerine ekliyor ekleyeceklerini. Uzun yılların hayat ve sinema tecrübesiyle Travis’e hayat verirken film boyunca birden fazla role bürünüyor; Travis’i tek ve sabit bir karakter gibi değil, filmin konu edindiği o yıllar boyunca türlü dönüşümler geçirmiş, içinde çok sayıda farklı karakter biriktirmiş bir karakter olarak şekillendiriyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.