Şu An Okunan
Twin Peaks: Amerika’nın Gölgesi

Twin Peaks: Amerika’nın Gölgesi

İnsanlığın ve ABD’nin karanlık yüzünü deneysel sinemaya atıflarla ve tekinsizlikle komedi arasında salınan bir üslupla deşen efsanevi dizi Twin Peaks’in 30. yılı şerefine, 3. sezon öncesi yayımladığımız inceleme yazımızı paylaşıyoruz.

Fatma Cihan Akkartal

Bu yazı Altyazı’nın 177. sayısında Twin Peaks dosyası kapsamında yayımlanmıştır.

David Lynch’in kült televizyon dizisi Twin Peaks, söz verdiği gibi yirmi beş yılın ardından orijinal kadrosuyla ekrana döndü ve dizinin fanlarını bir zaman tüneline davet etti. Bu tünel, hapsolduğu Black Lodge’dan nihayet dışarı çıkan Dedektif Dale Cooper’ı geçmişe, Laura Palmer’ın öldürüldüğü geceye götürdüğü gibi, Amerika’nın gizli kapaklı tarihine ait olayların Twin Peaks dünyasında kurucu öneme sahip olduğunun anlaşılmasına da imkân veriyor. Twin Peaks kasabasında çürümüş bir şeyler olduğunu da, baykuşların göründükleri gibi olmadıklarını da biliyorduk ama David Lynch-Mark Frost ikilisi, yeni sezonda yaptıkları eklemelerle Twin Peaks’i, ilk bakışta materyalist yönüyle öne çıkan Amerikan geist’ının mistik bir otopsisine dönüştürüyorlar. 

16 Temmuz 1945 günü, dünya üzerinde ilk nükleer bombanın test amacıyla ABD topraklarında patlatılması, dünyanın gidişatına dair olasılıklar kümesine, her an yok olabilecek yeni ve karanlık bir paralel dünya ekledi. Trinity adı verilen bu “proje”yi yöneten fizikçi J. Robert Oppenheimer, patlamayı izlerken aklına Hindu tanrılarından Vishnu’ya atfedilen, “Şimdi ölüme dönüştüm, dünyaların yok edicisine” sözlerinin geldiğini söylemişti. Dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı: İnsanoğlu, üzerinde yaşaması mümkün olan tek gezegeni ortadan kaldırmaya kabil bir silah yaratmıştı. ABD’de çalışan bilim insanlarının ise yarattıkları bu silahın etkileri konusunda hiçbir fikirleri yoktu.

Nükleer patlamanın yan etkileri, Twin Peaks’in yeni sezonunun sekizinci bölümünde, Stan Brakhage’a saygı duruşu gibi görünen soyut bir çizgiler, yırtıklar, delikler estetiğiyle aynalanmış gibi. 1945’te, Hiroşima’nın bombalanmasını takip eden günlerde Kodak film şirketi piyasaya sürdükleri film şeritlerinde lekeler ve bulutlanmalar fark eder. Filmlerin karton ambalajını üreten Indiana’daki kâğıt fabrikasının suyunu temin ettiği nehrin, Japonya’dan değil ABD’deki bir yerden kaynaklanan nükleer serpinti nedeniyle kontamine olduğu ortaya çıkar ve bu sır 1949 yılına dek halka açıklanmaz. Twin Peaks’in yeni sezonunun genelinde üst üste bindirmeler (superimposition) ve başka bir boyuta ait görüntüleri yaratan özel efektler sanki film şeridi üzerine fiziksel müdahaleyle yapılmış gibidir. Böylece film şeridinin hayaleti de dizinin tekinsizlik kataloğuna dahil olur.

Dizideki ifadesini çiftgezerlerde (doppelgänger), doğaüstü varlıkların özel hayatlara müdahalesinde bulan tekinsizliğin esas kaynağı ise Jowday ya da Judy adı verilen bir güçtür: Yeni sezonun sekizinci bölümünde şifreli olarak verilen, sonra on yedinci bölümde David Lynch’in canlandırdığı Gordon Cole’un açıkladığı bilgiye göre, Trinity deneyinin hemen ardından, “kadim bir varlık ve son derece olumsuz bir kuvvet” olan Judy ortaya çıkmıştır. Hiroşima’ya atılacak olan bombanın ikizi olan Trinity’nin hakiki anlamında gizli olan, yeryüzündeki insanların kaderine dair korkunç bir sırdır Judy’nin kaynağı. Gizli kalmış bir gerçek, dünyayı da insanları da sanki ikiye ayırmıştır ve enerji hatlarının kesişim noktalarından bir paralel evrene kapılar açmıştır. Black Lodge’da konuşulan dil –tersten bir İngilizce– atom bombasının karanlık tarafını görmek için tersten bakmayı önerir gibi. Faşist rejimlerden önce davranılarak nükleer teknolojinin bir silaha dönüştürülebilmesi sayesinde savaşı “iyiler” kazanmıştır ama nükleer serpinti önce Amerika’nın kalbine düşmüştür ve ödenen bedel halktan gizlenmiştir. Hiroşima’da sivillerin kuşaklar boyu çektikleri acının “tepenin üzerindeki şehir”i1 hiç etkilememiş olduğunu söylemek saflık olurdu. 

Judy’nin, Pandora’nın kutusu gibi açılan ağzından Black Lodge ve White Lodge adlı ikiz ama ters-yüz sahalarda yaşayan başka varlıklarla birlikte dünyaya katıksız kötülük, Katil BOB gelir. BOB, musallat olduğu insanlar aracılığıyla etraflarındaki herkeste acı ve keder yaratacak olaylara sebebiyet vermek için vardır. BOB’un çalışma prensibi de, Twin Peaks kasabasının toplumsal yapısı da, acının, kederin ve sırların insanları birbirine bağlamasına dayalıdır.  

Sırlar dünyayı ikiye böler sahiden: Laura Palmer, tıpkı Twin Peaks’in pek çok sakini gibi, iki ayrı hayat yaşamış, iki ayrı günlük tutmuştur. On iki yaşından itibaren BOB’un güdümündeki babası Leland’ın tacizine uğramış, hiç öğrenmemesi gereken türden bir kötülükle çok erken yaşta tanışmış olan Laura Palmer ile on yedi yaşındaki popüler lise öğrencisi, komşu kızı Laura Palmer aynı kişi değillerdir. Laura, kendine dair uzlaşmaz iki hakikati tek bir dilde, tek bir anlatıda yaşayamaz. Her bir günlük diğerinin anlattıklarını gizlemek için vardır. White Lodge ile iç içe olan, yani esasen aynı mekânın diğer bir sureti olan Black Lodge’un en önemli özelliği gizli kalan, saklanan bir kötülüğü beslemesidir. Twin Peaks evreninde zalimler sırların gizli kalması için çalışırken, kahramanlar gerçekleri ortaya çıkarmak için çalışırlar.

Gerçekleri açığa çıkarmak için işbirliği yapacak olan iki grup ise Bookhouse Boys ve FBI’ın Blue Rose kod adlı paranormal soruşturmalar departmanıdır. Twin Peaks kasabasını çevreleyen Ghostwoods ormanında karanlık güçlerin varlığından şüphelenen ve kasabayı korumak üzere bir araya gelen Bookhouse Boys grubundan Amerikan yerlisi polis memuru Hawk ve Philip Jeffries, Gordon Cole ve dedektif Dale Cooper’ın da bağlı olduğu Blue Rose’un kurucusu, kasaba sakinlerinden pilot yüzbaşı Garland Briggs sırların çözülmesinde kilit rol oynarlar.

Blue Rose, bir nevi ‘Gizli Dosyalar’ departmanıdır ve Briggs tarafından yönetilmektedir. Briggs, 1956’da, kimilerince uzaylılarla bir ilk teması ve Amerikan hükümetinin en iyi saklanmış sırlarından birini teşkil eden Roswell hadisesini araştırmak üzere, uzay gemisinin düşüşü sırasında oradaki askerî üste bulunmuş. Briggs’in ortadan kaybolmadan önce sakladığı bilgilerin ışığında Black Lodge’un koordinatları tespit edilebiliyor fakat, dizinin ilk sezonunda Lodge’lardan bahseden ilk kişi Hawk’tur. Şerif Truman, Briggs’in koordinatlarını GPS marifetiyle bilgisayardaki bir haritada tespit ederken, Hawk kendi haritasını koyar masaya. Çok eski olmasına rağmen her daim güncel kalan, yaşayan bir haritadır bu ve üzerindeki semboller tüm Twin Peaks mitolojisini özetler niteliktedir. Hawk’un bilgisi Briggs’inkine benzer araştırmalardan değil, kadim bir gelenekten, ABD denen ülkenin yerli halkından aldığı mirastan kaynaklanır. Tarih, yeni bir kıtaya geldiğinden habersiz olan Kolomb’un Amerika’yı keşfettiğini söyler bize. Halbuki, söz konusu olan bir keşiften çok istiladır. Hayatlarının üzerine yeni bir hayat inşa edilmiş olan, Amerika’nın yalnızca fiziki haritasını değil ruhani haritasını da çoktan çıkarmış olanlar, zaman içinde sistemli, sistemsiz kırıma uğrayan kıta yerlileridir. Kütüğünden haber alan Log Lady’nin Hawk’a “Kayıp bir şeyler var” deyişinin şifresi burada yatıyor olabilir. Amerikan tarihinde halının altına süpürülmüş olan, yokmuş gibi yapılan, maddiyatçı hesaplara katılmayan ne varsa, Twin Peaks’te bir sembol veya bir hayalet biçiminde, “ben senin ayağın değilim” diyen bir ayak ve kendi zihni olan bir kesik kol biçiminde gündeme gelir. “Geçmiş, geleceği belirler.”2

Hawk’un söylediğine göre, Amerikan yerlilerinin mitolojisinde iyiye gidişin yolu herkesin ‘Gölge’siyle karşılaştığı Black Lodge’dan geçer. Dolaylı anlatımı, gerçeküstücü nüvesiyle izleyicisinde Black Lodge’a girmiş hissi uyandıran Twin Peaks, ikonografisinden gündelik yaşantısına ve tarihine Amerika’nın Gölge’sine mi bakmaktadır? Dedektif Cooper’ın geçmişe giderek katledilişini önlediği Laura Palmer, alternatif bir gerçeklikte, ‘Eat at Judy’s’ adlı restoranda çalışan garson Carrie olarak ortaya çıkar. Cooper ile birlikte Twin Peaks kasabasına ve artık Palmer Malikanesi olmayan eve gelir. Bir hayalet ses Laura adını seslenince sanki uyanır. Acı ve keder dolu bir çığlıkla evin içinde yaşananları hatırlamıştır.  

NOTLAR

1 Erken dönem Avrupalı göçmenlerin ütopyası, 60’lı yıllarda Amerikan politik söylemine yeniden dahil olan Amerikan idealinin, sorumluluğunun ve “ayrıcalığının” simgesi.

2 Dedektif Cooper’ın yeni sezonun on yedinci bölümünün sonunda, pek çok bilinmezin açıklık kazandığı bir ânın ardından söylediği bir anahtar cümle.

 

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.