Şu An Okunan
Geleceğe Dönüş: Atlas ve Rexx

Geleceğe Dönüş: Atlas ve Rexx

Gezegen ‘kapanmışken’, Atlas ve Rexx sinemalarının bir daha geri dönmemek üzere kapandığı haberleri geldi. Hemen ardından da, her ikisinin de salgın sonrasında, yenilenmiş olarak yeniden hizmete açılacağı duyuldu. “Rexx neydi, Atlas neydi?..” Sinefillerin anılarını derledik. Sizlerinkileri de bekleriz.

Pandemi yaşamlarımızın üzerine kilit vurmuşken, Cuma günü bir de üzerine “Atlas ve Rexx sinemaları kapandı,” haberleri geldi. Sinemalar zaten kapalıyken, İstanbul’un bu çok sevilen iki salonu ‘duble’ kapanmış; yaşam kültürümüzün üzerine bir de tabut çivisi çakılmış gibi oldu; moraller iyice bozuldu… Derken Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı, Rexx’in sahipleriyle bağlantıya geçerek, salgın sonrasında salonu yeniden değerlendirmek için harekete geçeceklerini duyurdu. Ardından, bir süredir özel bir sinema kompleksine dönüşeceği konusunda rivayetler duyulan Atlas Sineması’nın Kültür Bakanlığı tarafından yeniden düzenlenerek İstanbul Sinema Müzesi olarak karşımıza çıkacağı bilgisi kesinleşti.

Global trajedi hâlâ sürer, nice insan bu berbat salgın yüzünden acı çekmeye ve yaşamını kaybetmeye devam ederken, iki sinema salonu yeniden açılacak diye (evde tek başımıza!) halay çekmeye başlayacak değiliz elbet. Gelgelelim, yeniden bir araya gelebileceğimiz günleri düşünmenin / hayal etmenin dahi, küçük de olsa manevi bir destek etkisi yarattığına şüphe yok.

Çoğu sinema yazarı, bir kısmı sinemacı bir grup sinefilden, Rexx ve Atlas’la ilgili birer-ikişer anılarını yazmalarını rica ettik. Okumak bize iyi geldi; okurken sinemayı (ve bir süredir ihmal ettiğimiz salonlarını) neden sevdiğimizi, insan denen varlığa tarihindeki en büyük aynayı tutmuş bu sanat dalından nasıl yaşama gücü aldığımızı hatırladık. An itibariyle ‘görünen’ ve ‘görünmeyen’ (bir kısmı mikroskobik, bir kısmı ‘insan formatında’) çeşitli güç odakları yeni dünya düzenini ilmek ilmek örerken, bizlerin de, nasıl bir ‘yeni dünya’ istediğimizi düşünmek için fırsatımız var. Karantina bittiğinde, hem dijital dünya hem de ‘gözetleme, kontrol & baskı’ dünyası güçlenmiş olacak muhtemelen. Yine güçlenmesi muhtemel olan bir başka olgu da, birbirimize olan bağlılığımızı, herkesin herkese ihtiyaç duyduğunu kabullenişimiz olabilir (“Allah sevdiği kuluna eşşeğini…”).

Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz. Sinema salonları, hiçbir zaman ilk onyıllarındaki işlevin aynısına sahip olmayacak; kabul! Sinema salonu denen şey, belki de giderek ‘opera binası’ gibi bir yere konumlanacak. Ne olursa olsun, başkalarının kahkahalarını, gözyaşı dökmelerini, alkışlarını duyarak, yeri geldiğinde protesto ve kavgaların parçası olarak, kimi zaman flört etmeye veya entelektüel tartışmalara girişmeye fırsat bularak buluştuğumuz salonlarda karşılaşmayı, belki de eskisinden de çok, istiyor olacağız. Buyrun, Atlas ve Rexx anılarından bir tutam… Sizlerin de anılarını okumak isteriz; yorumlarınızı bekleriz…

“Edebiyat uyarlaması mı dediniz?”
Sevin Okyay
Yazıp duruyorum, “Çok okuyan bir çocuktum,” diye. Zararı da oluyor elbet. Hemingway’in ‘Kilimanjaro’nun Karları’nı okumuştum. Filmi gelince annemin elini tutup Atlas’a gittim. 1952 yapımı, baş rollerde de Gregory Peck, Ava Gardner, Susan Hayward oynuyor. Sinema adâbını bilen bir çocuktum, ama final yaklaştıkça önce hafiften, sonra höngürdeyerek ağlamaya başladım. Annem sus diyor, ne mümkün? Peck’i çok severim, ölecek diye ağlıyorum. Sonunda hakikaten herkesi kendime baktıracak bir höngürdeme düzeyine çıktım. Aa, bir de baktım, Peck ölmedi. Kıyamamışlar demek. Annemin arkasına saklandım. Beni yüzümü yıkamaya götürdü. Usulca da “Beni rezil ettin,” dedi. Aslında, bir sinema salonunda benim ilk rezil oluşum ve edebiyat uyarlamalarından yana ilk dersimi alışımdır.

“1977 yılının yarı yıl tatili…”
Mehmet Açar
Atlas Sineması’na ilk kez ailecek gitmiştik. Yılı ve filmi aklımda kalmamış ama o geniş fuayeden salona girip içerisinin büyüklüğünü gördüğüm anı unutamıyorum. Hayatımda gördüğüm en büyük sinema salonuydu. Daha büyüğünü de bir daha görmedim zaten… O salonda gördüğüm ve unutamadığım filmlerden biri Akbabanın Üç Günü’dür (The Three Days of Condor)… 1977 yılının yarı yıl tatilinde hafta içi bir gündü… Erkenden gelip yerime oturmuştum. Filmin başlamasını beklerken yazılarını takip ettiğim Atilla Dorsay’ı görmüştüm. Fotoğraflarından tanıdığım biriydi… Kendisini ilk kez görüyordum. Antraktta yanına gidip tanışmayı aklımdan geçirdiysem de çekingenliğim nedeniyle yapamamıştım.

Yıllar sonra o büyük salon yıkıldı. Yerine Atlas Pasajı ve yeni Atlas Sineması geldi. Yeni salon, eskisinin yarısı kadar bile değildi ama koltuklardaki tribün düzenini ve büyük perdesini sevdiğimi hatırlıyorum. Hafızam beni yanıltmıyorsa yeni salonun ilk filmlerinden biri Emmanuelle’di… Sonra da benzer filmlerin gösterildiği kalmış aklımda… Sonuçta, 1980’lerin sonuna kadar sinema severlerin favori salonlarından biri olduğunu söylemek mümkün değil. Yine de eski ve yeni haliyle İstanbul’un en sevdiğim salonlarından biri olmayı sürdürdü… Önümüzdeki yıllarda da Sinema Müzesi’nin sinema salonu olarak varlığını sürdüreceğini bilmek beni çok rahatlatıyor…

“Göze göz, dişe diş!”
Övgü Gökçe
Rexx Sineması’nda çok canlı bir şekilde hatırladığım üç anım var. Babamla baş başa gezmelerimizden birinde onun gençliğinde en sevdiği filmlerden olan Casablanca‘yı izlemek için Rexx’deydik. Lise 2’deydim, özel bir gün olduğunu düşünüyordum, ama heyecanımız filmin daha en başlarda kesintiye uğramasıyla bölündü, memnuniyetsiz kalabalık, uzun bir bekleyiş… Sonra bir şekilde izlenebildi ama pek tadı tuzu kalmamıştı. Şimdi bir sonraki yıl olduğunu anlıyorum, maaile izlediğimiz ilk ‘politik’ film Babam İçin de (In the Name of the Father) bende çok iz bırakmış. Babamıza hayran çocuklar olarak kardeşimle filmden çıktıktan sonra bir süre hiç kendi aramızda konuşamamıştık, bu da çok net aklımda. Sonuncusuysa bundan bir yıl sonra. 1995’te ilk festival görevim, çeviri ve perdeye altyazı gönderme işi yapıyorum, Rexx’deki de ikinci altyazı işim. Daha önce adını duymadığım Glauber Rocha’nın inanılmaz etkileyici filmi Antonio das Mortes başımı döndürdü, büyük bir gerginlik ve dikkatle perdeye gönderdiğim altyazıları bir düello sahnesinde kaçırdım. Yukarıda balkonda tek başınayım, aşağıda salon ful, bir süre bir ileri bir geri nerede kaldığımı aradığım için perdeye altyazı düşmedi, aşağıdan önce homurdanmalar sonra alkışlar sonra ıslıklar başladı, ter döküyorum, belki 1 dakika bile değildi ama bana çok daha uzun geldi. Sonra bir anda İngilizce altyazıda İncil’den bir cümleyi yakaladım: “Göze göz, dişe diş!” Ve kaldığım yerden devam ettim. Geri kalan zamanı çok daha rahatlamış olarak, ama bu filmin izini bir daha bulamayacağıma üzülerek geçirdim. Sonra tesadüfen filme ek seans kondu, Beyoğlu’nda tüm görevlerimi tamamlamış bir şekilde stressiz doya doya izledim. 18 yaşındaydım.

“Reks’te Raks”
Kutlukhan Kutlu
1989 sonbaharı. Kadıköy Anadolu Lisesi’nde son senem ve birçok KAL yatılısı gibi Reks – Süreyya – Kadıköy Kadıköy üçgeni benim için hayatın kalbinin attığı yer haline gelmiş durumda. Epey bir öğrenci okulu kırarak ilk seansa Batman‘i izlemeye gitmişiz ve Tim Burton’ın o rüyalardan çıkma Gotham’ına işbu güruhun parçası olarak, bu son derece tanıdık salonda, ilginç bir şekilde tüm o şamatadan kopup başka bir gerçekliğe cezbolarak adım atıyorum. Şimdi Reks deyince aklıma hemen “Sen hiç donuk ay ışığında şeytanla raks ettin mi?” repliğinin gelmesi bundan olsa gerek: “Reks’te raks”… Evet, ettik. Unutulmazdı.

“Yeter! Yeter!”
Engin Ertan

Atlas Sineması deyince aklıma bu salonda gerek vizyon gösterimleri, gerekse İstanbul Film Festivali çerçevesinde izlediğim sayısız unutulmaz film geliyor. Jurassic Park’tan Dressed to Kill’e, Biri Şarkı Söylüyor, Diğeri Söylemiyor’dan (L’une chante l’autre pas) Mezarını Derin Kaz’a (Shallow Grave) kadar… Fakat bunların arasında festivaldeki (ne yazık ki artık yapılmayan) gece yarısı gösterimlerinin ayrı bir yeri var. Mesela 1999… O yıl İstanbul Film Festivali’nde minik bir Ed Wood toplu gösterisi var. Tüm zamanların ‘en’ kötüsü olmakla meşhur yönetmenin üç klasiği, cumartesi geceleri başka bir filmle eşleştirilerek Atlas’ta gösteriliyor. İlk cumartesi akşamının ikilisi Glen mi Yoksa Glenda mı? (Glen or Glenda) ve Hasta: Süpermazoşist Bob Flanagan’ın Yaşamı ve Ölümü (Sick: The Life & Death of Bob Flanagan, Supermasochist). Sadece büyük perdede Ed Wood izlemenin eğlencesi değil, belli ki festival kitapçığındaki “Hasta…” ile ilgili uyarılar da salonun tamamen dolmasına sebep olmuş. Şaşırtıcı olmayacak şekilde, Kirby Dick’in kışkırtıcı belgeseli salonda bir benzerine asla şahit olmadığım tepkiler uyandırıyor. Yukarı sıralardaki koltuğumdan salonda ezilip büzülen, çıkmak isteyen ama gözünü perdeden alamayan, yüksek sesle inleyen insanları görebiliyorum. Flanagan’ın penisini tahtaya çaktığı performansın yakın plan gösterildiği sahnede ayağa kalkıp “Yeter! Yeter!” diye çığlık atan erkeğin sesi ise hâlâ kulağımda desem yalan olmaz. Sinemada film izlemenin bazen de bu gibi olayların etkisiyle hayat değiştirici bir deneyim olduğunu bugün ne yazık ki büyük ölçüde unuttuk. Bu nedenle dün Atlas ve Rexx ile ilgili duyduğumuz haberler çoğumuzu geçmişe, bu ve benzeri anılarımıza götürdü, endişelendirdi. Atlas’ın içine girdiği restorasyon süreci sonunda, kimliğini ve görkemini kaybetmeden geri dönmesini, Emek ile ilgili yapılan hatanın burada tekrar etmemesini umuyorum. Aynı şekilde, Kadıköy Rexx’in de veda etmediğini, içinden geçtiğimiz dönemde zorunlu ve kısa süreli bir ara verdiğini…

“Burada Afife Jale’nin büstü varmış.”
Şükran Yücel
Beş yıl önce İstanbul Kadıköy’e taşındığımda benim için en güzel mekânlardan biri Rexx Sineması oldu. Yürüyerek gidebileceğim, iyi filmler gösteren bir sinema. İstanbul Film Festivali’nin en güzel filmlerini seyrettiğim bir sinemanın bu kadar yakınımda olması rüya gibi bir şeydi. Bir gün Afife Jale’nin hayatıyla ilgili yazı yazıyordum. Jale’nin ilk sahneye çıktığı salonun Apollon Tiyatrosu olduğunu okudum. Bugünkü Rexx’in o günlerdeki adıymış. Daha da heyecanlandım. Rexx Sineması’nın önünde olduğu yazılan büstü görmek için sinemaya gittim. İçeri girip, gişedeki hanıma “Burada Afife Jale’nin büstü varmış, nerede?” diye sordum. “O büst sokaktan geçenler tarafından tahrif edildi, bozuldu. Zaten Afife Jale’ye hiç benzemiyordu. ‘Shakespeare mi?’ diye soruyorlardı. Belediye’yi aradık, alıp götürdüler,” dedi. Epey zaman geçmiş Afife oradan gideli, belki 5, belki 10 yıl. Ben de yazımı Afife Jale büstünün oraya tekrar konulması dileğiyle bitirdim. Bu yazım Gazete Kadıköy’de yayınlandıktan bir süre sonra yeni bir Afife Jale büstünün oraya konduğunu gördük ve önünde bir hatıra fotoğrafı çektik. ‘Yamalar’ adlı oyunda ilk kez sahneye çıkan Afife’yi ilk izleyenlerden Reşat Nuri Güntekin’le Halit Fahri Ozansoy’un anılarını okurken gözlerim yaşarmıştı. Sahneyi basan polisten kaçan Afife Jale’nin hayali hâlâ gözlerimin önünde. Rexx Sineması’yla birlikte bir tarih gömülecek, gömülmesin.

devamını okumak için tıklayın >>>

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.