Şu An Okunan
Bir Tuhaf Bellek Oyunu

Bir Tuhaf Bellek Oyunu

Türk bir yönetmenin ordu yapımcılığında çekmiş olabileceği Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı yabancı bir millete ait fallik bir objenin yıkılışını anlatıyor. İzlemediğimiz bu filmi yüzüncü yılında sizler için değerlendirdik. 

Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı diye bir belgesel film var. Demek ki: “Ayastefanos’taki Rus abidesini yıkmışlar!” (Allahtan kimseye bir şey olmamış.) O halde, Ayastefanos’ta bir Rus abidesi varmış bir zamanlar. Madem öyle, Ayastefanos diye bir yer de varmış. Hem ilk Türk filmi orada çekildiğine göre, bu yer Türkiye’deymiş. Peki o abide, neyin abidesiymiş bakalım? Yıkanlar iyi mi etmiş, kötü mü? Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı diye bir film. Olmadı, “Sfenkslerdeki dut kafilesinin yakılışı” diye bir tekerleme… Türk sinemasının yıldönümünü her sene 14 Kasım’da kutlamamıza sebep olan ve 2014’te yüzüncü yaşını dolduran filmin varlığını kanıtlayamadığımız gibi, “böyle bir film yoktur” dediğimizde bile tam bir uzlaşmaya varamıyoruz. Denendiği halde çekilememiş de olabilir; çekilip iyi arşivlenmediği için kaybolmuş da. Film ortada olmadığı gibi, çekim gününde yaşananlarla ilgili, birbirini yalanlayan, türlü türlü rivayet var. Kısacası ilk filmimiz, tam bir belirsizlikler toplamı. Sırf bu yüzden bile, TC’ye yakışıyor aslında. Ayrıca Osmanlı’yı iyice eritip ondan geriye kalanları Türkiye’ye dönüştürecek Birinci Dünya Savaşı başladıktan sadece birkaç gün sonra, tamamen savaş psikolojisiyle gerçekleşen bir eylemi belgelemiş bir filmden bahsediyoruz. Yönetmeni Türk, yapımcısı ordu, teması ‘milli irade’, konusu ‘bir diğer millete ait fallik imgenin imhası’, hem de gayrimüslim bir unsurun tasfiyesi. Filmin bugüne ulaşmamış olması ise, en iyi ihtimalle, bir özensizliğin sonucu. Daha ne olsun? Bir film Türkiye’nin ilk filmi olmak için daha ne yapsın? Köklerle bağını havaya uçurarak yola çıkan bir ülkeye, acı bir hatıranın silinmesini konu eden bir ilk film. Zeki Müren’in dediği gibi: “Hain düşman, al sana bombe!!!”

Moskoflar Buradaydı
Bomba patlamadan hemen önceki anda donduralım filmi. Flashback: 93 Harbi (1877-78). Osmanlı’nın Balkanlarda ciddi toprak kaybedişi ve “Eyvah, Ruslar (bugünkü) Yeşilköy’e kadar geldi!” Yenilginin getirdiği şartlardan biri de, ölen Rus askerleri için Yeşilköy civarında bir anıt dikilmesi. Hem bir şehitlik hem de bir Ortodoks Kilisesi olacak abide için hazırlıklar başlar. İstanbul’daki Rus ataşesi Albay Peçkov bir taslak çıkarır; görevi Mimar Bozarov’a teslim eder. Çar Nikola’nın saray ressamları, Beyoğlu’ndaki Rus Büyükelçiliği’nde altı ay kalarak bu anıtın süslemeleri için çalışır. Savaşta ölen Rus askerlerinin isimleri binanın iç cephesine işlenir; kemikleri mahzenine gömülür. Abide, Hıristiyanlığın ilk şehidi Aziz Stefanos’a ithaf edilir (Tıpkı Haliç’teki Demir Kilise gibi). Sonuçta ortaya, oldukça görkemli bir yapı çıkmıştır (1898) ve mesajı açıktır: “Ding dong!.. Moskoflar buradaydı!”

Osmanlı Birinci Dünya Savaşı’na Rusların karşısında katıldığı anda, bu ihtişamlı kuleyi yok edecek yeterli psişik baskı oluşmuştur. Üç gün sonra, 14 Kasım 1914’te, Osmanlı askeri, Rus abidesinden kurtulmaya hazırdır. Yıkımdan önce kilisenin çanı indirilip Askeri Müze’ye gönderilir. Bir kısım eşya polise, bir kısım eşya ise Rus rahiplere teslim edilir. Almanların sinemayı bir propaganda aracı olarak kullanmasından etkilenerek bir yıl sonra Merkez Ordu Sinema Dairesi’ni kurduracak olan Enver Paşa, Avusturyalı film şirketi Sascha-Messter Gesellschaft’ın teknisyenlerini İstanbul’a çağırtmıştır bile. Ama bu milli başarıyı belgeleme işinin bir yabancıya bırakılmasına gönlü razı olmaz kimsenin. İstanbul’da ilk sinema gösterimlerini gerçekleştiren Sigmund Weinberg’in asistanı olarak daha önce “kamera değilse de projeksiyon makinesi” kullanmışlığı olan yedek subay Fuat Uzkınay, böylece üstlenir görevi. Bundan sonrası biraz karanlık. Daha ziyade, hayal gücünüze kalmış. Yaygın bir görüşe göre, Uzkınay filmi çekmeyi başaramaz. Bir rivayete göre, objektifin kapağını açmayı unutur. Öyle mi olmuştur, başka türlü mü, bilinmez. Çekemediyse, canı sağolsun… Yine de, toz duman dağıldıktan sonra kameranın başına merakla üşüşen ve olayın kayda alınamadığını fark eden bir güruhu gözünüzde canlandırınca, sırıtmamak çok zor. Şahsen filmin kendisinden ziyade, kamera arkasını izlemek isterdim. Hatta mümkünse yıkımın öyküsü de, Yarbay Bahri Doğanay’ın anlattığı gibi olsun. Onun versiyonunda çok daha fazla “sinematik” detay var.

Çöküntüden Mütevellit Gürültü
Doğanay 1914’te, türlü mimari yapıyı tahrip etmekle görevli süvari alayında teğmenmiş. Alay kumandanı Binbaşı Hamid Fahri Bey, Ayastefanos’taki Rus abidesinin “bahçe duvarında tatbikat yapalım” demiş. Tahribat kalıpları hazırlanırken, Emniyet Umum Müdürü Bedri Bey ortaya çıkmış: “Bu işi yapmaktan sizi men’ederim!” Sözünü dinletemeyince, arabasına atlayıp İstanbul’a doğru yola çıkmış. Yarbay Doğanay ile Üsteğmen Hobyarlı Haydar da, sigaralarıyla dinamit fitilini ateşlemişler: “bom!!!” Ama o devasa abide öyle hemencecik yıkılmamış; görevi tamamlamak ertesi güne kalmış.

Hikâyenin bu versiyonunda, Enver Paşa hadiseden habersiz gibi. Hatta Fahri Bey’in bu keyfî ısrarı kendisine geç de olsa iletilince, yıkımı engellemek için üç tabur gönderiyor. Fahri Bey inadını bırakmıyor çünkü “milletin şahlanmış iradesi”ni almış arkasına: “Muhakkak yıkacağım!” O esnada Yarbay yine yapıyor yapacağını; kumandanı Fahri Bey’in kulağına eğilip: “Efendim, siz lafa tutun, ben ateşleyeyim.” Sonra da gizlice abideye çıkıp, düzeneği kurup, kalabalığa doğru sesleniyor: “Kaçın, ateşliyorum!” Çok geçmeden, “yalnız çöküntüden mütevellit büyük bir gürültü” kopuyor… “fin.”

Hatırlamadığımız Binaların Anısı
Geçen Kasım ayı sadece Türk sinemasının değil, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcının da yüzüncü yıldönümüydü. Şu an içinde bulunduğumuz siyasi koşullarda, Osmanlı topraklarının neresinde kimin, üstelik hangi değerleri temsilen egemen olacağı, geçmişe dönük olarak ne hesaplar verilip gelecekte neyin vaat edileceği, hâlâ çatışma konusu. Yüz yıl öncesinin hayaleti, hâlâ mimari yapıları yıkmaya/dikmeye/yeniden yapmaya dair projelerle, Türkiye’ye ve pre-Türkiye’ye (hatta post-Türkiye’ye) dair anlamlar kazanarak hikâyemizi kurgulamaya devam ediyor. Erdoğan iki sene önce Putin’e Ayastefanos’taki Rus abidesini yeniden inşa etme sözü verdi mesela. Bir tuhaf bellek oyunu: Anılarımızla dolu mekânlar yıkılırken, hatırlamadığımız binaların anısı canlandırılıyor.

Üstelik ilk Türk sinemacısının kim olduğunu da tartışmaya devam ediyoruz çünkü kimin kimlerden olduğuna bir türlü karar veremedik. Ev İşleri: İp Eğiren Kadınlar’la (Tjerrëset, 1905) Balkanların ilk sinemacıları unvanını alan ve filmlerini ‘Türkiye yapımı’ olarak tanımlayan Manastırlı Manaki Kardeşleri aynı zamanda Türkiye’ye mal etmek, sıkça dile geldiği üzere, evet güzel bir fikir. Hem kameramızı doğrulttuğumuz ilk manzaranın, bir binayı havaya uçuran askerler yerine emekçi kadınlar olması fikri de, kulağa hiç fena gelmiyor. Ama kabul edelim ki Manaki Kardeşlerle, mevcut tc konsepti arasında bazı coğrafi ve dinî engeller mevcut. Üstelik milliyetçilikten kaçınmaya çalışan bu iyi niyetli varsayım, dön dolaş yine eski bir Türk egemenliğinin kabulünü öngörüyor. İlle de bir ilk filmimiz olacaksa, Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı’nın, etrafındaki soru işaretlerinin çokluğuyla bile, tc’nin hikâyesine uyum sağlamakta iddialı olduğu söylenebilir.

Kalp Gözüyle
Bu kayıp filmi gördüğünü iddia edenler de yok değil. Burçak Evren’in on yıl önce Antrakt’ta yayımlanan yazısı, Merkez Ordu Sinema Dairesi’nde çalışmış Gafuri Akçakın’ın ifadelerine yer veriyor. Akçakın, filmi birkaç defa kumandanlara izlettiğini söylüyor. Filmi gördüğünü iddia eden bir başka isim de, yönetmen Kunt Tulgar (Süpermen Dönüyor). Tulgar aynı zamanda filmi bizzat imha ettiğini de anlatıyor. Şöyle ki: 1959’da Sütlüce’deki Belediye Film Deposu’nda çıkan yangından kurtarılan filmler, Tulgar’ın babasının film stüdyosuna getiriliyor. Sağlamlar arşivlenip yanmış filmlerin gümüşü çıkarılacak. 11 yaşındaki Kunt Tulgar da, bu işlemin asistanı. Bir ara karşılarına infilak eden bir kulenin görüldüğü bir film çıkıyor. Pozitif gösterim kopyası. Biraz erimiş. Oynatılamaz halde. Görüntülerdeki şeyi önemli bir hadiseye benzetemiyorlar zaten. Böylece çöpe gidiyor film… Akçakın ve Tulgar haricinde, bir de imdb’de filme 8,5 ortalama kazandırmış 81 kişi var ki, onlar bu kayıp filmi kalp gözüyle izlemiş vatanperver arkadaşlarımız olsa gerek.

Sinemacı dedesinin tavan arasındaki sandığında filmin negatifini bulan bir Avusturyalı filan ortaya çıkana kadar, Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı, sinema kitaplarından ve Ali Enis Bey’in Google’da karşımıza çıkan fotoğraflarından devşirdiğimiz, bir çeşit sahte anı olmayı sürdürecek. Acaba her şeyi bir kenara bırakıp, Trenin Gara Girişi’ni mi ilk filmimiz yapsak? O da olmaz. Trenden yeni inmişiz, öyle diyorlar.

Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı’nı hayal etmek için aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz: 

“Ayastefanos’taki Rus abidesini yıkmışlar!” from aller jamais retour on Vimeo.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.