Şu An Okunan
Borg McEnroe: Bir Rekabetin Portresi

Borg McEnroe: Bir Rekabetin Portresi

Borg McEnroe, tenis tarihinin en ünlü maçlarından birini, İsveçli Björn Borg ile ABD’li John McEnroe’yu karşı karşıya getiren 1980 Wimbledon finalini ve öncesinde yaşananları anlatıyor. Janus Metz’in sporcu psikolojisini irdeleyen filmi, tüm dünyada büyük sansasyon yaratan ezeli rekabetin arka planına ışık tutan bir spor biyografisi.

Bu yazı Altyazı’nın Haziran 2018 tarihli 184. sayısında yayımlanmıştır.

Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Tenis tarihinin en büyük karşılaşmalarından birine, 1980 Wimbledon Finali’ne odaklanan Borg McEnroe (2017), ezeli rakipler İsveçli Björn Borg ve ABD’li John McEnroe’nun ilk kez bir Grand Slam finalinde karşılaşmasını konu ediniyor. Film, bir yandan karakterlerinin saha içinde verdikleri büyük mücadeleyi anlatırken bir yandan da saha dışında yaşadıklarına dair zihinsel/psikolojik arka planı gözler önüne sermeye çalışıyor. Karakterlerinin birbirine zıt olduğu konusunda tüm dünyanın hemfikir olduğu bu iki sporcunun, içinde bulundukları psikolojik durumlar açısından birbirlerine ne kadar benzediğini gösteriyor. Filmin yönetmeni Janus Metz, bu kurmaca zıtlığın zayıfladığı ve saha içindeki büyük buluşmayla çözüldüğü bir yapı kurmaya çalışıyor.

Film, 1980 Wimbledon Finali’nin tam ortasında açılıyor. Perdeye düşen yazıların epik finalden görüntülerle paralel kurgulandığı açılış sahnesinden, filmin bu finale dramatik bir önem yükleyeceğini anlıyoruz. Bu finalin, yaşandığı dönemde büyük etkiler uyandırmış Borg-McEnroe rekabetinde önemli bir yeri olduğunu gösterip saha dışına, olayların perde arkasına götürüyor bizi Metz. Bir şekilde bu finale geri döneceğimizi biliyoruz. Fakat filmin seyirciyi buraya geri taşırken odaklandığı “saha dışı” olaylar, anlatıda en az bu büyük final kadar önem taşıyacak. Zaten bütün filmi saha içi ve saha dışı arasında bir bağlantı kurma çabası olarak değerlendirebiliriz.

Psikolojik Vurgu

Metz, filmin başında iki karakterin birbirine zıt görünüşlerini vurgulamaya özen gösteriyor. Döneminin en büyük tenis yıldızı Björn Borg bıkkın, düşünceli ve yorgun bir karakter olarak tasvir ediliyor. Onu filmin başından itibaren sokakta karşılaştığı ısrarcı hayranlarından ya da gazetecilerden kaçarken görüyoruz. Borg, spor kariyeri ve özel yaşamı arasında sıkışıp kalmış, kalabalıklar içinde kendini yalnız hisseden biri. Buna karşılık John McEnroe ise agresif, hırslı, kontrolsüz bir ergen agresifliğine sahip bir karakter olarak resmediliyor. Televizyonda yayınlanan maç görüntülerinden, McEnroe’nun sahada ne kadar asabi biri olduğunu görüyoruz. Ardından çıktığı televizyon programında McEnroe, sunucunun sorularına sinirlenip çileden çıkıyor. Borg otel odasında sessiz ritüelleriyle maça hazırlanırken, o arkadaşlarıyla eğlenmeyi seçiyor.

Filmin kurgusu, iki farklı dünyayı temsil eden iki karakter arasında gidip gelen mantığıyla bir tenis maçını andırıyor.

Borg McEnroe’nun anlatı yapısı bu zıtlık etrafında şekilleniyor. Aslında klasik bir çatışma unsuru hâline gelebilecek bu zıtlık, dramatik öğeler tarafından körüklenmek yerine tam tersine birleştirici ve benzeştirici bir unsur olarak kullanılıyor. Filmin kurgusunun bir tenis maçını andırır şekilde, iki farklı dünyayı temsil eden iki karakter arasında gidip gelen mantığı, karakterleri benzer meselelerle mücadele ederken görmemizi sağlıyor. Borg McEnroe spor filmlerinde şaşmaz bir tema olarak kullanılan kazanma arzusunun yerine, onun arkasında yatan sporcu psikolojisine, dış unsurların yarattığı baskıya ve bunun ortaya çıkardığı sorunlara odaklanıyor. Film bu seyirde ilerledikçe de, karakterler arasındaki tezatın medyanın yarattığı bir algı olduğu ve her şeyin sadece saha içindeki rekabetten ibaret olabileceği sonucu çıkmaya başlıyor.

Bu noktada filmin vurgulayıcı ve açıklayıcı bir anlatı unsuru olarak kullandığı geriye dönüşler büyük bir önem kazanıyor. Zira Borg’un gençliğinde filmde göründüğü kadar soğukkanlı ve sakin bir karakter olmadığını, geçmişte sınıfsal konumu yüzünden hor görüldüğünü, McEnroe’nunsa aşırı talepkâr ailenin baskısı altında ezildiğini, büyürken odasında Borg’un imzalı bir fotoğrafı olduğunu (ve kafasındaki bantı muhtemelen ondan özenerek taktığını) anlıyoruz. Bu geriye dönüşler, karakterlerdeki şüpheciliği, kırılganlığı açıklayan unsurlar hâline de gelmeye başlıyor. Karakterlere dair daha fazla şey öğrendikçe, Borg’un karşılamaya çalıştığı büyük beklentiler ile McEnroe’nun kendisini ailesine ve onunla dalga geçen kitlelere ispat etme çabası arasında ilk başta göründüğü kadar büyük bir fark olmadığını anlıyoruz. Bir sahnede televizyondan rakibinin maçını izleyen Borg, McEnroe’nun öfkesinin maçı yönlendirmekten ibaret bir taktik olduğunu anlayan ilk kişi oluyor belki de. Film, oyunun kendisinden çok onun arka planına ve oyuncuların psikolojisine bakan, görünenin ardındakini görmeye çalışan tavrıyla bizi 1980 Wimbledon Finali’ne geri götürüyor.

Epik Final Arzusu

Fakat filmin 1980 Wimbledon Finali’ne atfettiği önem, Borg McEnroe’yu tamamen başka bir düzleme taşıyor. İlk 70 dakika boyunca karakterlerinin psikolojik durumlarına odaklanan film son perdesinin neredeyse tamamını fiziksel bir çatışmanın yaşandığı tenis kortuna adıyor. Spor filmi denilince ilk akla gelen klişelerden birisini tekrarlayan filmin son bölümünde, aksiyon sahnelerine has bir mantıkla çekilip kurgulanmış final maçını izliyoruz. Yakın planlarla, dramatik müziklerle desteklenmiş ağır çekimlerle, geriye dönüşlerle köpürtülen bu aksiyon sahnesi neredeyse 25 dakika sürüyor.

Hemen ardından da kutlama yemeğine ve Borg’un sevgilisini alıp oradan çıktığı sahneye kesiyor yönetmen. Borg’u maç öncesinde bıraktığımız gibi buluyoruz. Etrafındaki kalabalıktan bıkmış, yorulmuş. Uzun uzadıya gösterilen maç bölümünün anlatıya dramatik olarak nasıl bir katkıda bulunduğu ise büyük bir soru işareti. O yemekten kaçış da, sonrasında iki büyük rakibin havaalanında karşılaşıp sarılması da duygusal ve anlatısal bakımdan boşlukta salınan anekdotlar olarak kalıyor. Filmin sonunda ekrana yansıyan bilgilerden, McEnroe ve Borg’un bu maç sonrasında tekrar karşılaşacaklarını, Borg’un sürpriz bir kararla yirmi altı yaşında tenisi bırakacağını ve ikilinin yakın arkadaş olacağını öğreniyoruz. Belki de filmin ilk 70 dakikada kurduğu anlatıya çok daha uyumlu malzemeler oluşturacak bu olayların, uzun uzadıya dramatize edilmiş final maçı bölümünden neden daha kıymetsiz bulunmuş olduğu ise cevapsız bir soru olarak kalıyor.

Şu bir gerçek ki, Borg McEnroe kâğıt üzerinde birçok avantaja sahip bir proje. Daha önce çektiği belgesel dizisinde bu rekabeti ele almış bir yönetmenin imzasını taşıyan film, yaşandığı dönemde tüm dünyanın tanıklık ettiği gayet dramatik bir hikâyeye sahip. Borg’un canlandıran Sverrir Gudnason’un fiziksel, McEnroe rolündeki Shia LaBeouf’un ise kişilik olarak oynadıkları kahramanlara benzerlikleri de bu projenin ilgi çekici yönlerinden. Daha önce McEnroe’ya kişisel hayranlığını da belirtmiş olan LaBeouf, tıpkı kendisi gibi öfke kontrolü sorunları yaşamış bir karaktere dair dikkate değer bir portre ortaya koyuyor.

Ancak başta kurduğu anlam dünyasını tamamen bambaşka bir filmden çıkmış gibi görünen final bloğuyla çelmeleyen, içine girdiği derinlikli konuyu kolayca çözmeye çalışıp, konvansiyonel bir finale teslim olan, elindeki fırsatı kaçırmış bir film Borg McEnroe. Son dönemin iki dikkat çekici spor filminden ödünç alarak söylersek Oli Maki’nin En Mutlu Günü’nün (Hymyilevä Mies, 2016) hayatı başarıya tercih eden tamahkâr tebessümü ile Ron Howard’ın güçlü bir kreşendo etkisi yaratan rekabet portresi Zafere Hücum’un (Rush, 2013) heyecanı arasında gidip geliyor Borg McEnroe. Bu iki ruh hâlini aynı potada eritmeye çalışırken, ikisi arasında sıkışıp kalıyor.


Borg McEnroe, 24 Ekim 2020 tarihinden itibaren bir ay boyunca MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.