Şu An Okunan
Mélo: Kırılgan Arzular

Mélo: Kırılgan Arzular

Alain Resnais’nin görece az bilinen şaheserlerinden Mélo, sınırlı mekânda sınırsız insan portresi sunan muhlis bir drama. Teatralliğin mekânı ve diyalogları sürekli beslediği filmde romantizmin dozu arttıkça aşk, hastalık ve melankoli de iç içe geçiyor. 

Mélo (1986) belki de Resnais’nin başyapıtları içerisinde görünmez olanlardan. Henri Bernstein’in oyunundan uyarlanan Mélo, Resnais’nin teatral üslubunun öne çıktığı, yönetmenin daha önceleri üzerinde sıklıkla durduğu zaman ve bellek kavramlarından bağımsız, romantizme yakın, kışkırtıcı bir yapım. Kendi halinde, büyük sözler söylemiyor gibi görünse de sınırlı mekânda sınırsız insan portresi sunan muhlis bir drama.

Teatralliğin mekânı ve diyalogları sürekli beslediği bir yer burası; öyle ki ara ara perde kapanıp yeniden açılıyor. Açılışta uzun uzun gördüğümüz konuşmalar bir dostlarını ağırlamaktan memnun, orta yaşlarda bir karı-kocanın, Pierre (Pierre Belcroix) ile Maniche’in (Sabine Azéma) kendilerini ziyaret eden bekâr arkadaşları Marcel’e (André Dussollier) şefkatli bir yaklaşımı olarak algılanabilir başta. Sınırlı mekânda gündelik konuşmalarla başlayıp kemanla Bach çalmaya kadar giden entelektüel sohbetlerden. Üzerlerinde asılı duran bir ciddiyet var ama aynı zamanda kırılgan bir samimiyetle de sarmalanmış gibiler. Herkese eşit bir şekilde yaklaşıyoruz, ev sahibi olmak Pierre ile Maniche’i başrol yapmıyor. Hatta Marcel’in hikâyesi daha görünür olmaya başlıyor birden.

Marcel hikâyesini anlatırken sanki zaman bir anda geriye dönecek, bu geçmiş zaman hikâyesine kanlı canlı tanık olacağız gibi bir yanılsama yaratıyor kamera. Ama dönmüyor. Karakterin ağzından çıkan, anlatmakta olduğu hikâyeyle yetinmek zorundayız. Resnais geçmişe dönük hikâyenin ‘şimdi’sine ve karakterine kamerasıyla yavaş yavaş uzanırken anlatılana yabancılık çekmiyoruz, duyumuz yarıda bırakılmış gibi gelmiyor. Bu uzun ve yemek masasında tükenen açılışın ardından diri diri bir hayat başlıyor.

Maniche’i Marcel’le ilk kez yalnız gördüğümüzde Marcel’le paylaştığı şeyin Pierre ile paylaşamadığı bir şey olduğunu anlıyoruz. Müzik burada konuşulan bir şey olmaktan çıkıp yaşanan bir şeye dönüşüyor. Sanatını sevdiği adamla paylaşmayı bilemeyince arayışını sürdüren bir kadın ve yavaş yavaş gelmekte olan bir gerilim ile romantizm. Pierre’in yardımcı oyuncu olmaya başladığı anlarla örtüşen detaylar. Flört etmiyormuş gibi görünen flörtler, göz gezdirmiyormuş gibi yapan bakışmalar. Bütün bu duygular hareket etmiyor gibi görünen sabit mekânlarda teker teker hareket ediyor. Sonrasında ise yoğun, tutkulu ve çaresiz bir melankoliye dönüşüyor usulca. Pierre uzaklaşırken diğerleri yakınlaşıyor.

DİNMEYEN MELANKOLİ
Romantizmin dozu arttıkça aşk, hastalık ve melankoli de iç içe geçiyor. Maniche umarsız ve çaresiz bir âşık gibi dolanırken arzusuyla yalpalıyor. Pierre yavaş yavaş sahneden silinmeye başlarken, Maniche’in talihsiz karmaşası, başta sadelikle izlediğimiz bu üç kişiyi içinden çıkılamaz bir döngünün esiri ediyor. Pierre’e içten içe âşık olan Christine (Fanny Ardant) dışarıdan ve usul usul şefkatiyle yanaşsa da, kimse için bir çıkış ya da teselli yok. Yaşananlar satır satır herkesi bilinmez bir boşluğa itiyor.

Mélo girip içinde kaybolması zor bir film gibi görünse de, Sabine Azéma, Pierre Arditi ve André Dussollier’in oyunculukları ayrı ayrı etkileyici kılıyor hikâyeyi. Teatral diyalogları büyük bir sadelik ve hevesle taşıyorlar. Resnais her ne kadar kapalı mekânlarda, sınırlı alanlar içinde uzansa da, sinemada mizansen yaratmanın hakkını veriyor ve filme Resnais dokunuşu katan alanlar açıyor. Karakterlerin zaman zaman kifayetsiz, zaman zaman kışkırtıcı halleri ise sınırlı görünen mekânı her seferinde biraz daha sarsıyor ve nihayetinde Resnais’ye özgü, edebî bir tat kalıyor seyircinin damağında.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.