Şu An Okunan
Cannes Günlükleri 2021 #4: Petrovy v Grippe, The French Dispatch, Ghahreman, Titane

Cannes Günlükleri 2021 #4: Petrovy v Grippe, The French Dispatch, Ghahreman, Titane

Petrov’s Flu

Cannes Film Festivali’nin ikinci haftasına girilirken festivalin ağır toplarının filmleri de izleyiciyle buluşmaya devam ediyor. Kirill Serebrennikov, Wes Anderson ve Asghar Farhadi’nin yeni filmleri beğeniyle karşılandı fakat herkesi silkeleyip sarsan film, Julia Ducournau’nun Titane’ı oldu.

Cannes Film Festivali’nde ikinci haftaya girince seyirci beklentisinin daha da yükseldiği ve genelde asıl sürprizlerin sona saklandığı söylenir. Son iki gündür de hem uzun süredir merakla beklediğimiz hem de beklentilerimizin fersah fersah ötesinde evrenler sunan filmler izleme fırsatım olduğunu söyleyebilirim. Kirill Serebrennikov’un Petrovy v Grippe (Petrov’s Flu) filminin ise ikinci kategoride yer aldığı kesin. 2018 yılındaki ana yarışmada Yaz (Leto) filmiyle eşsiz bir müzikal deneyim yaşatan yönetmenin ev hapsi sona erse de Rusya’yı terk etmesine izin verilmediği için bu yıl da salondaki koltuğu boş kaldı ne yazık ki. Yine de Petrovy v Grippe’deki gerçeküstü imge bombardımanıyla, ana yarışmadaki ağırlığını kesinlikle hissettiriyor Serebrennikov. Filmin anlatısını çizgisel ve anlaşılır bir şekilde özetlemek çok zor. Petrov isminde, kuru öksürük sesi kulaklarımızdan eksik olmayan bir adamla tanışıyoruz öncelikle. Petrov’un karısı ise nereden geldiğini bilmediği bir cinayet işleme dürtüsüyle mücadele ediyor sürekli. Tüm bunlar olurken babası gibi ateşlenen oğullarının okuldaki yeni yıl kutlamalarına gitmesi gerek. Tekinsiz zaman ve mekân inşaları arasında mekik dokuyan film, Serebrennikov’un bir önceki filmi Yaz’dan biçimsel anlamda oldukça farklı. Şiddetin, tehlikenin ve elbette ki geçmişin ne taraftan geleceğini bir türlü kestiremediğimiz filmin, akla Raúl Ruiz’in ilk dönem filmlerini ya da Andrzej Żuławski’nin Gümüş Küre’sini (Na Srebrnym Globie, 1988) getirdiğini söylemek mümkün. Film izleyiciyi içine çeken uzun planlarıyla çok katmanlı bir görsel-işitsel atmosfer yaratsa da, bu evrende yolunu bulmanın o kadar kolay olmadığını da belirtelim. “Hiçbir şey anlamadık ama sanırım sinema böyle bir şey” dedirten film, kesinlikle ikinci kez seyredilmeyi hak eden bir derinliğe sahip.

The French Dispatch
The French Dispatch

Aynı günün akşamı ise 2020’den beri dünyanın en merak edilen filmlerinden biri olan The French Dispatch’in gösterimi yapıldı. Yönetmen Wes Anderson’a Adrien Brody, Frances McDormand, Tilda Swinton, Timothée Chalamet, Bill Murray, Owen Wilson ve Benicio Del Toro gibi yıldızların eşlik ettiği The French Dispatch’in tek dikkat çekici özelliği kalabalık oyuncu kadrosu değil elbette. Kansas’ta çıkan ve Fransa’nın ‘Ennui-Sur-Blasé’ isimli kurmaca şehrindeki toplumsal ve kültürel yaşamı takip eden bir dergi etrafında şekillenen film farklı karakterlere odaklanan antolojik yapısıyla dikkat çekiyor. Anderson’ın en ince ayrıntısına kadar titizlikle yarattığı bu plastik, pastel renkli dergi evreninin ve birbirinden farklı yazarlarının esin kaynağı ise ünlü The New Yorker dergisinden başkası değil. Anderson, her zaman olduğu gibi yapım tasarımında çığır açan dekorları ve kostümleriyle yurtdışında yaşayan Amerikalı stereotipinin yanı sıra Fransa’yla ilişkilendirilen ve sanat, protestolar ve gastronomi başlıkları altında toplayabileceğimiz kültürel klişelere de muzip bir şekilde değiniyor. The French Dispatch’in incelikli mizah anlayışının altında bugün etkisini gitgide yitiren bir gazetecilik kültürüne duyulan nostaljik bir saygı ve özlemin yattığını da belirtmek gerek. Bu anlamda Anderson’ın, politik ve toplumsal çizgisi en belirgin filmine imza attığını söylemek mümkün. Yönetmenin aşina olduğumuz simetrik, minimal ve tipografinin öne çıktığı kompozisyonları The French Dispatch’te, Jacques Tati’nin eleştiri ve mizahın iç içe geçtiği tarzını anımsatan bir karakter kazanıyor âdeta. Wes Anderson, filmin dört bir köşesine sakladığı referanslar ve göndermelerle her zaman olduğu gibi yoğun ve eğlenceli bir sinema jimnastiği yaptırıyor bize.

A Hero
Ghahreman

Anderson gibi bizi tanıdık bir sinema anlayışıyla karşılayan bir diğer isim ise Asghar Farhadi. Yönetmen, Penélope Cruz ve Javier Bardem’in rol aldığı ve bol entrikalı televizyon dizilerini aratmayan Herkes Biliyor’un (Todos lo Saben, 2018) ardından kamerasını yeniden İran’a ve ülkesinin ahlaki sorunlarına çeviriyor. Bu anlamda Ghahreman, geçmişteki benzeşleri Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin, 2011), Geçmiş (Le Passé, 2013) ve Satıcı (Forushande, 2016) gibi, sıradan insanların basit seçimlerinin yaşamlarını ve çevrelerindeki insanlarla ilişkilerini ne ölçüde etkileyebileceğini sorgulayan bir film. Hikâyenin odağında ise borçlarını ödeyemediği için hapis yatan Rahim’i görüyoruz. Sevgilisi Ferhunde içi altın dolu bir çanta bulunca Rahim iki günlük izni sırasında bu parayla borcunu ödemeyi kafasına koymuştur. Fakat planı bir türlü içine sinmez ve en sonunda çantanın sahibini bulmaya karar verir. Bu davranışıyla bir anda ülke çapında kahraman gibi kucaklanan Rahim, kısa süre içinde kendisini yalancı, üçkâğıtçı ve öfkeli bir suçlu olmakla itham edilirken bulur. Rahim’in iyi niyetini kanıtlamak ve onurunu kurtarmak için sürdürdüğü mücadelenin Ghahreman’ı teatrallik tuzağından kurtardığı, filme dinamik bir hareketlilik kattığı söylenebilir. Bazı eleştirmenlerin filmi Safdie Kardeşlerin Uncut Gems’ine (2019) benzetmesine şaşırmamak gerek. Farhadi’nin yeni filminde dikkat çeken bir diğer nitelik ise, yaşanan olaylara dair farklı farklı anlatılar yaratma gücü hayli yüksek sosyal medyayı hikâyesine dâhil etmesi. Rahim, sosyal medyayı kullanıp eyleminin doğruluğunu kanıtlamaya çalışırken, kontrolü dâhilinde olmayan başka paylaşımlar ve yayınlar yüzünden kendi silahının kurbanı oluyor aslında. Dış sesin eşlik ettiği bir videonun, farklı açıyla çekilmiş bir fotoğrafın gerçekliği şekillendirmek konusunda ne denli etkili olduğunun altını çizen Farhadi, hakikatin hiç olmadığı kadar göreceli ve esnek olduğu bir dönemden insan manzaraları sunuyor. Filmdeki taksici karakterin serzenişi ne kadar da anlamlı: “Bu dünya adil değil ki zaten!” Rahim de bu kaçınılmaz adaletsizlik karşısında kendi gerçeğini var etmeye çalışan Farhadi karakterlerinden biri sadece.

Titane
Titane

Aynı günün akşamında, Farhadi eşliğinde takip ettiğimiz bu toplumsal gerçekçi ve dramatik hikâyeden ani bir manevrayla uzaklaşıyoruz. Sırada Julia Ducournau’nın akıllara zarar tür filmi Titane var. Gaspar Noé filmlerinin bile yanında fazla biçimci, sıradan gerilim filmleri gibi kaldığı Titane’ı tasvir etmek için sayısız sıfata, yönetmen ve tür referansına ihtiyaç duyacağımız kesin! Ama şu açık: Ducournau bu filmiyle body horror türünü apayrı bir seviyeye taşıyor. Filmin ana karakteri Alexia’yla, geçirdiği trafik kazası sonrasında kafasına titanyum bir plak yerleştirilirken tanışıyoruz. Hastaneden çıktığında ise ilk yaptığı anne babasına değil, arabalarına sarılmak. Alexia’nın araba sevdasının yetişkinliğe adım attığında daha saplantılı ve erotik bir boyut kazandığına tanık olduğumuz ilk kısım akıllara elbette ki Cronenberg’ün Çarpışma’sını (Crash, 1996) getiriyor. Ama bu sefer araba bir araç değil, arzu nesnesinin ta kendisi. Alexia’nın bizi içine sürüklediği şiddet ve cinayet girdabı filmin ve ana karakterinin kumaşında görülmemiş bir delilik olduğunu gösteriyor sanki. Saklanmak için kendini yıllar önce kaybolmuş bir erkek çocuğu gibi gösteren Alexia’nın fiziksel değişimleri filmin en çarpıcı unsurlarından. YalnızcaTetsuo tarzındaki inorganik-organik bağdan değil, akışkan cinsiyet temsillerinden de beslenen Titane’da Alexia’yı kendi oğlu olarak kabul eden itfaiyeci Vincent da erkekliğe ve beden algısına dair çarpıcı bir tasvir sunuyor. Alexia ve Vincent kendi bedenleriyle var güçleriyle mücadele ederken, birbirlerini oldukları gibi kabul etmeye hazır karakterler. Aralarında inşa ettikleri saplantılı bağın gerilimleriyle tempo kazanan film, motor yağı, kan, gözyaşı, ter ve plasentanın iç içe geçtiği katartik bir son hazırlıyor seyircisine. Titane, sinemasal açıdan bu yılki seçkinin en doyurucu filmlerinden biri. Ama tür sinemasıyla ve sınırları zorlayan şiddeti ve erotizminin onu Altın Palmiye’den uzaklaştırıp uzaklaştırmayacağı da merak konusu. Julia Ducournau sinemasının gümbür gümbür geldiği kesin: “Yeni Fransız Aşırılığı öldü. Yaşasın Yeni Fransız Aşırılığı!”


74. Cannes Film Festivali’ni yerinde takip eden Öykü Sofuoğlu’nun festival izlenimleri Altyazı’da. Günlüklerin tamamına ulaşmak için tıklayın: ‘Cannes Günlükleri 2021′

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.