Şu An Okunan
Jeanne Moreau: Doğal Işıkta Cool

Jeanne Moreau: Doğal Işıkta Cool

Büyük oyuncular için ‘eskimeyen yüz’ ifadesi sıklıkla kullanılır ama çok az yüz, Jeanne Moreau’nunki gibi, bırakın eskimeyi, her bakıldığında detaylanır, katmanlanır, zenginleşir.

Bu yazı Altyazı’nın 175. sayısında Jeanne Moreau dosyasında yaymlanmıştır.

Kendi döneminin genç kadın yıldızlarının sahip olduğu türden bir güzelliğe sahip olmadığı söylenir Jeanne Moreau’nun. Kendisiyse güzel olmadığını söylerdi. En çok Yeni Dalga’nın ikonik yüzü olarak anılan Jeanne Moreau, hafif aşağı meyleden dudaklarıyla, derin derin bakan gözlerinin altındaki torbalarla, asimetrik yüz hatlarıyla yeni bir şeyler vaat ediyordu izleyiciye. Yeni olan sadece Moreau’nun yüzü değil, bu yüzün “kusurlarının” makyajla, profil seçimiyle, ışıkla, kamera açısıyla “örtülmeye” çalışılmamasıydı da.

Louis Malle’le tanışıp İdam Sehpası’nda rol almasıyla başlayan ve birkaç yıl sonra Jules ve Jim’le birlikte zirve yapan Yeni Dalga kariyerinden önce yirmi kadar filmde rol almış, çok sayıda başrol oynamıştı aslında Moreau. Ama 1958’de başlayan dönem, onun için bir tür yeniden doğumdu. Kamerayı özgürleştirip sokağa çıkaran filmlerle birlikte o da sokağa çıkıp bir ‘oh’ çekmiş, sokakların doğal ışığında onun yüzü de tüm doğallığıyla görünür olabilmişti. Filmin film olduğunu saklamaya dayalı yerleşik kuralları neşeyle yıkan bir sinema anlayışının içinde karakterlerin bir oyuncu tarafından canlandırıldığı da görünür hâle gelmiş, dönemin hâkim star güzelliği standartlarına kafa tutan, hafifleyip cool’laşan yeni bir güzellik anlayışı da kurulmuştu.

Perdede neyin güzel, neyin arzulanır, neyin cool, neyin eğlenceli, neyin zekice olduğunu yeniden tanımlamaya soyunan Fransız Yeni Dalgası’nın, hikâyelerin anlatılma biçimine, kamera hareketlerine, mizansene, kurguya, müzik kullanımına yaptığı yıkıcı, şakacı, yenilikçi müdahaleler üzerine yazılmış koca bir külliyat var. Yeni Dalga’nın oyunculuk açısından ne anlama geldiğiyse, bu bağlamda üzerine en az yazılıp çizilmiş konu belki de. ‘Film Comment’e verdiği bir röportajda Moreau, sette saçını, makyajını, kostümünü düzeltmek için sürekli etrafında gezinen insanlardan, yakın plan çekimlerinde yüzünün en güzel hâliyle görünmesi için yarım saat boyunca ışık yapılırken bir milim bile kıpırdamadan beklemekten nasıl bıktığını; Yeni Dalga filmleriyle birlikte sokakta olmanın, kendi seçtiği kıyafetlerle kamera karşısına geçmenin, stereotipik rollerden ve star stilinden kurtulmanın hem onu hem de oyunculuğunu nasıl özgürleştirdiğini anlatıyor. Ve daha o zaman, çok önemli bir şey yaptıklarının, tarih yazmakta olduklarının farkında olduğunu, olduklarını.

ZEKÂDAN BESLENEN SAKİNLİK
Bugün ‘büyük yönetmen’ denince ilk akla gelen isimleriyle, tutkulu manifestolarıyla, sinemayı yeniden tanımlayan akımlarıyla, geleneksel olanı yıkmaya yeminli yeni sinemalarıyla 60’ları, 70’leri anlamak için Jeanne Moreau gibi bir oyuncuya başvurulabilir pekâlâ. Sinema tarihinin en büyülü dönemlerindeki köşe taşları arasında oradan oraya atlamak; farklı ülkeler, farklı yönetmenler, farklı yaklaşımlar arasında gezinmek için Jeanne Moreau’nun filmografisi takip edilebilir. Şöyle ilk elden bir sayılsa, Moreau’nun birlikte çalıştığı yönetmenler listesi Louis Malle, François Truffaut, Jacques Demy, Orson Welles, Luis Buñuel, Michelangelo Antonioni, Joseph Losey, Rainer Werner Fassbinder diye gidiyor. Daha yakın dönemlere geldiğimizde François Ozon ve Amos Gitai gibi isimler ekleniyor listeye. Diğer yandan, bir röportajında, rol aldığı filmler kadar geri çevirdiklerinin de oyunculuk kariyerini anlamak için önemli olduğunu söylüyor: Guguk Kuşu ve Aşk Mevsimi, Moreau’nun reddettiği projeler arasında (Hemşire Ratched rolünde de şahane olacağı kesin, ama asıl, Mrs. Robinson rolü için akla hemen onun gelmesinden doğal ne olabilir?).

Jean Genet, Henry Miller, Jean Cocteau, Marguerite Duras gibi yazarlarla da yakın arkadaş olan Jeanne Moreau, Tony Richardson’ın The Sailor from Gibraltar’ı, Peter Brook’un Moderato Cantabile’si gibi pek çok Marguerite Duras uyarlamasında rol aldı. Duras’ın yönetmenliğini yaptığı, herhangi bir dramatik yapıdan muaf bir şekilde bir evin içindeki iki kadına odaklanan Nathalie Granger’da da başroldeydi. 2001’deyse, Cet Amour-là’da Marguerite Duras’ı canlandırdı. Seksenli yaşlarına kadar oyunculuk yapmayı sürdüren Jeanne Moreau’nun kariyer portresini renklendiren temel şeylerden biri merak duygusuydu. 1991’de Rustam Khamdamov kendisine Anna Karamazov filminde bir rol teklif edip onu Rusya’ya davet ederken uçak biletini karşılayamayacaklarını bildirdiğinde Moreau o âna kadar adını hiç duymadığı bu yönetmenin filminde oynamayı kabul ediyor. O zamana kadarki hiçbir filmini izlememiş, kendisini hiç tanımayan film ekibi tarafından altmış yaşında bir Jeanne Moreau olarak yeni bir oyuncu gibi sırtının sıvazlanmasından nasıl hoşnut olduğunu anlatıyor. 

Hangi rolde olursa olsun, dünyaya ve insana dair bir tür farkındalığın gücünü gözlerinde taşıyan, soğukkanlı bir huzursuzluk, entelektüel bir mesafelilik, zekâdan beslenen bir sakinlik var Moreau’nun üzerinde. Sevgilisiyle birlikte kocasını öldürmeyi planlayan femme fatale bir Florence, taşradaki burjuva hayatından bıkkın, aynalarda kendini arayan bir Jeanne, iki yakın arkadaşın kalbini çalan taşkın ama kederli bir Catherine, 1930’lar Fransa’sında hizmetçilik yapan bir Célestine, kocasının intikamını almak için erkeklere pusu kuran siyah giysilere bürünmüş bir Julie, ölmek üzere olan torununa sırdaşlık ve yoldaşlık eden bir Laura, ünlü bir yazar olan kocasının büyük egosunun alanından çıkıp Milano sokaklarını arşınlayan bir Lidia, sirkte şarkıcılık yaparken devrimcileşen bir Maria ve dev gövdeli Falstaff’ın gözdesi bir fahişe. Jeanne Moreau’nun oyunculuğu üzerinden bir şekilde buluşan, birleşen, ne kadar uzak görünseler de birbirleriyle konuşmaya başlayan kadın karakterlerden bir seçkiyle veda ediyoruz sinema tarihinin bu en şahane figürlerinden birine.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.