Şu An Okunan
Tristram Shandy: Uyduruk Bir Öykü

Tristram Shandy: Uyduruk Bir Öykü

Michael Winterbottom’ın “sinemaya uyarlanamaz” denilen ‘Tristram Shandy’yi tam da kitabın absürtlüğüne uygun bir yorumla perdeye taşıdığı Uyduruk Bir Öykü on beş yaşında. “Ortada modern yokken onu postlaştırabilen” bu klasiğe ve onun kadar muzip sinema macerasına bir ‘selam’ gönderiyoruz…

Bir sanat eserinin başına gelebilecek en korkunç şey, tahribata uğraması, anlaşılmaması ya da “yanlış” anlaşılmasıdır diye düşünülür. Biz iddialı bir cümleyle giriş yapalım: Hayır, bir sanat eserinin başına gelebilecek en korkunç şey kulaktan kulağa yayılmasıdır. Fısıltıları duyuyor musunuz?- Şu tabloyu kusmukla yapmışlar, ben izlemedim ama şu filmde görüntü yokmuş. Okumadım ama şu kitap hiçbir şey anlatmıyormuş!

O kitap Laurence Sterne’in ‘Tristram Shandy’si, geveze ismiyle ‘Tristram Shandy Beyefendinin Hayatı ve Görüşleri’. Hakkında dönen dedikodu, her dedikodu gibi çarpık –hiçbir şey anlatmaz olur mu hiç!?-; ama bir o kadar da doğruluk payı var -eh, pek de bir şey anlatmıyor.-

Pek bir şey anlatmadığını söylediğimizde, son derece basit bir sorudan oluşan bir kaousun içine düşüyoruz: ‘Tristram Shandy’ ne anlatıyor? Ve bu kaostan basit ve etkili bir cevapla çıkıyoruz: Hayatı anlatıyor.

Peki, hiçbir şey anlatmadığı yönündeki dedikoduları pek bir şey anlatmadığı yönünde düzelttiğimiz bir kitap özünde hayatı anlatıyorsa, biz ne saçmalıyoruz, o zaman bu kitap nasıl pek bir şey anlatmaz? Eh, artık siz de yaklaşık 260 yıllık bir tartışmanın içinde yer alıyorsunuz, tebrikler, ancak bizim rotamız farklı bir yöne doğru.

“ASLI ASTARI OLMAYAN DEDİKODU”
Sırf kulaktan kulağa yayılarak bile edebiyatta çok önemli bir yer edinen ve bire bir şahitleri tarafından edindiği yere hayranlık dolu bir hayretle sabitlenen ‘Tristram Shandy’, daha okumaya başlar başlamaz -belki yirminci sayfaya doğru- beynin bir köşesine kodlanıyor: Bu kitap sinemaya uyarlanamaz. Öyle ki sadeleştirilerek (?) normal (?) bir kitaba bile uyarlanamaz. ‘Tristram Shandy’ formlar arasında gezinemeyecek kadar savruktur, çenesi de pek düşüktür üstelik. Ve okuyan gözün çok rahat fark edeceği üzere bilinçli, karmakarışık, özgün bir tekniği vardır. Altı çizilmeli, onun sinemaya uyarlanması mümkün değil!

O halde ikinci iddialı cümleyi kuralım: Hayır. Pekâlâ mümkün. İngiliz yönetmen Michael Winterbottom’ın 2005 yılında giriştiği bu zorlu iş, ‘Tristram Shandy’nin sinemanın doğasına uygun bir anlatı olmadığı yönündeki önyargıları alaşağı ederken, birçok festivalde büyük beğeni toplamış; 25. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yabancı Film ödülünü de kucaklamıştı.

‘Tristram Shandy Beyefendinin Hayatı ve Görüşleri’, sinemasal uzantısıyla Tristram Shandy: Uyduruk Bir Öykü (Tristram Shandy: A Cock and Bull Story). Bu deyimin uyduruk masal, aslı astarı olmayan dedikodu anlamları düşünülürse, Winterbottom ne yaptığının -ya da ne yapacağının- gayet farkında: Ne hayata dair derin sorgulamaların altında ezilecek, ne de bizlere edebiyat uyarlamasının adabını öğretecek. Aksine, Winterbottom geniş malzemesini ilmek ilmek işleyip, bize uyduruk bir şeyler anlatacak. Fakat bu uydurukluk, geniş ve gözle görülmez bir alçakgönüllülük zemininde dallanıp budaklanarak, bir nevi o pek de bir şey olmadığını iddia ettiğimiz hayata öykünecek.

ÇERÇEVE İÇİNDE ÇERÇEVE
Uyduruk Bir Öykü, kitabı sinemaya uyarlamak isteyen film ekibinin etrafında dönüyor. Şekilleniyor diyemeyiz çünkü film de kitap gibi şekillenemeyen, daha doğrusu bu yönde herhangi bir girişimi olmayan o haylazlardan. Bu açıdan bile Uyduruk Bir Öykü, kitapla kan bağı kurarak, -bir anda- en büyük zorluğu aşmış oluyor.

Hınzırca hem kitabın hem de kendi öyküsünün içinde bata çıka ilerleyen film, Tristram’ın doğmasına saniyeler kalıncaya dek tıkır tıkır işliyor aslında, hem de kitabın tekniğiyle raks edercesine muzip bir kurguyla. Tristram, küçüklüğünü canlandıran karaktere gözlerini devirerek baktıktan sonra kameraya dönüyor ve “Bu, benim gibi davranmaya çalışan bir çocuk oyuncu,” diyor, “Anlatımız boyunca bir dizi çocuk oyuncu tarafından canlandırılacağım.” Kendisini 18-19. yaşlara doğru daha iyi canlandıracağını iddia ederken kendi çocukluğuyla sürtüşmeyi de ihmal etmiyor tabii. Böylelikle kendisinin farkında kalan film, yalnızca sinemanın elinde olan farklı insanlarla tek hayat anlatabilme lüksünü tüm güzelliğiyle anlatıya yediriveriyor.

Derken Tristram’ın doğması yarına erteleniyor -neyse ki kitaba öykünen yaklaşık 400 sayfalık bir erteleniş değil bu- ve film setinin dünyasına giriş yapıyoruz. Kitaba hayat veren oyuncular bu sefer kendilerine hayat veren başka bir gerçekliğe geçiyor: Çerçeve içinde çerçeve, o çerçevenin içine biraz daha çerçeve. Artık çerçevenin görevini üstlenemeyen bu yeni şey, insanda hayret uyandırıyor. Lakin hayret, iki okkalı soruyu da beraberinde getiriyor. Bir: Çok basit bir görevi bile üstlenemeyen bir çerçeveyi ne yapacağız? İki: Çok basit bir görevi bile üstlenemeyen bir çerçeve nasıl bu kadar güzel olabilir? Eh, Binbir Gece Masalları’ndan bugüne uzanan büyülü sarmal anlatıya hayranlık dolu bir selam verip, filme ve kitaba özenmeden konuya dönelim.

Oyuncular hem kendileri, hem de ister istemez kendileri değil. “Kestik!” ile beraber kitabın görünmez & görünür asıl kahramanı Amca Toby Shandy, Rob Brydon oluveriyor. Yine aynı paydosla tüm memnuniyetsiz ve İrlandalı suratıyla Dylan Moran, işini yapan Dr. Slop’tan çıkarak, kayıtsızca hayatına devam ediyor -onun için değişen bir şey yok aslında, Dr. Slop’ken de bir o kadar kayıtsız. Ama Steve Coogan için işler biraz güçleşiyor, zira Steve Coogan Walter Shandy, Tristram Shandy ve Steve Coogan’ı aynı anda canlandırıyor. Adeta bir Baba, Oğul ve Kutsal Ruh; daha ziyade Baba, Oğul ve Steve Coogan parodisi. Filmin ilk düğümü aslında tam da burada atılıyor: Coogan ne Kutsal Ruh ne de setin ve kitabın merkezine yerleşebilmiş bir karakter. O yalnızca Steve Coogan.

KİMSENİN OKUMADIĞI” KOCA KİTAP
Coogan’ın tabiriyle ‘Tristram Shandy’, “Ortada modern yokken onu postlaştırabilen bir klasik.” Ancak Coogan’ın yorumu elindeki senaryonun ve kısa bir Wikipedia araştırmasının ötesine geçmiyor. Tam bu noktada Uyduruk Bir Öykü, o nefis ikinci düğümü atıyor: Oyuncular -hele ki Coogan- yalnızca kulaktan dolma bilgilerle role giriyor. Böylece film, Michael Winterbottom ve Frank Cottrell Boyce’un (anagram adıyla Martin Hardy) şahane tercihiyle, 260 yıllık bu tuhaf edebi talihsizliği görmezden gelmeyip aksine, onu biraz daha körüklüyor.

Dedikodular ve gerçek hayatın asıl dertleri, set ortamına sakince nüfuz etmeye başlıyor. Steve sürekli rol arkadaşı Rob Brydon’dan üstün olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ortak sahnelerinde, Brydon’un ayakkabılarının topuğuna takıyor kafayı, kendi topuklarının daha yüksek olması gerektiğini söylüyor ısrarla. Walter’ın Toby ile olan tüm sahnelerde baskın olması gerektiğinin altını çiziyor. Çünkü söz konusu olan amcayı canlandırmak olunca, bu bir statü meselesi. Tristram açısındansa statüyü konuşmaya bile gerek yok, çünkü bu Tristram’ın hikâyesi. -Kimsenin okumadığı- koca kitaba adını vermiş, daha ne olsun?

Coogan’ın bu yorumu izleyiciyi daha soruyu duymadan cevaplayıveriyor: Hayır, maalesef bu Tristram’ın hikâyesi değil. Aslında maalesef demek de doğru değil, zira bu uzun anlatı Tristram’ın hikâyesi olamamak üzere kurgulandı. Oysa Coogan, kendi hayat hikâyesini anlatırken bile amcasından rol çalamayan Tristram’ın varlığını tamamen unutarak, Tristram’ı kişisel hırslarıyla harmanlıyor. Karaktere böyle bir yorum getirmek mümkün tabii, hatta gerçekçi bile kabul edilebilir. Sonuçta -aramızdaki bazı özel insanlar dışında- kim hayat sahnesindeki rolünü amcasına kaptırıyor ki? Bu noktada Steve, Uyduruk Bir Öykü’de ön planda yer almaya çalışarak, bilinçsiz bir şekilde Tristram’ın intikamını alıyor. Ya da onu rezil ediyor tabii, her intikamın isabetli ya da gerekli olup olmadığı tartışılır, gerçi biz yine konudan sapmayalım.

O MEŞHUR DOĞUM ve BURUN FACİASI
Film boyunca set ekibi hummalı bir çalışma içerisine girerek kitabın ikonik sahnelerine hayat veriyor: O meşhur doğum ve burun faciası, Toby Amca’nın savaş esnasında kasıklarına aldığı darbe sonucu “işlevsiz” hale gelmesi, yıllar sonra küçük Tristram’ın camdan dışarı işerken giyotin pencerenin kurbanı olarak aynı “işlevsiz” sıfatını kazanması, Walter’ın çocuğuna dair bütün planlarının suya düşmesiyle bu işlevsiz sıfatını soyut olarak elde etmesi… Bu sahnelerin cinsiyeti ve cinsiyet rollerinin baskınlığını nötrleyen fonksiyonunu göz ardı edip salt komikliğini ele alan ekip, bir süre sonra tıkanıyor. Böylelikle film boyunca kusursuz bir şekilde, ısrarla çekilmek istenen savaş sahneleri çıkıyor ortaya, bir de Toby Amca’nın aşk macerasının ana karakteri Dul Wadman.

Tıkanılan yere dair yapılan tartışmalarda film ekibinin bir kısmının kitabı son derece iyi anladığını görüyoruz. Steve savaş sahnelerinin ucuz, dolayısıyla komik göründüğünü söyleyerek, bunun aslında hikâyeye hizmet ettiğini düşünüyor. Hiçbir oyuncu da karşı çıkmıyor ona. Oysa Mark, savaşın komik olmadığını ve dolayısıyla komik görünmesi gerekmediğini, asıl olarak Toby Amca’nın komik görünmesi gerektiğini söylüyor. Statüsüz set çalışanı Jennie ise belki tek bir boş cümle kurmuyor, ne Tristram Shandy’ye ne de sinemaya dair. Ancak tüm bu uyduruk, tuhaf hikâyenin içinde onun anlamlı sözleri sünmeye başlıyor. Uyduruk Bir Öykü, ne yaptığının farkında ama doğası gereği arka planda kalan teknik ekibin karşısına, kulaktan kulağa yayılan varsayımlara tutunan bir profesyonel ekip koyarak, kitabın ne yaptığını bilen teknik yapısına harika bir göz kırpıyor.

HAYATI BİR ŞEKLE SOKMAK MÜMKÜN MÜDÜR?
Film ekibinin diğer kısmı ise aslında izleyicinin hangi sahneye tav olacağına yönelik sığ ama başarılı tahminlerde bulunarak hem kendileriyle hem de potansiyel izleyiciyle inceden dalga geçiyor. Yine yalnızca sinemanın elinde olan bu muziplik, âdeta kitabın -dolayısıyla Laurence Sterne’in- gözlerini yaşartacak bir ruh kazandırıyor anlatıya. Ekip, “Patrick’in bizi Shandy Hall’da ziyaret ederken söylediği o şeyler neydi?” diye soruyor birbirine. Patrick’in dilinden dökülen, hatırlanamayan o şeyler ise Tristram Shandy’nin bütün özünü, dolayısıyla hayatın başarılı bir tarifini koyuyor ortaya: “Tristram Shandy’nin teması oldukça basit bir şeydir. Hayat kaotiktir, biçimsizdir. Ne kadar çabalarsanız çabalayın onu bir şekle sokamazsınız. Tristram kendi hayat hikâyesini yazmaya çalışıyor, ama elinden kaçıyor. Çünkü hayat çok zengin, dopdolu; sanat tarafından kapsanamayacak kadar…” Bu cümleleri hatırlayamayan ekipse ister istemez şu soruyu sorduruyor izleyiciye: Yahu, özü hatırlayamayan insanlara Tristram Shandy mi emanet edilir?

Son iddialı cevabımızı verelim: Evet, Tristram Shandy tam da ilk ve son sayfaları kusursuz bir şekilde uyarlayan ama geri kalan her yerde bocalayan böyle bir ekibe emanet edilir. Özünde hayatı barındıran bir kitabın, hayata öykünen sinemanın, ve doğmak & ölmek dışında hiçbir şeyi düzgün yapamamanın diğer adı olan hayatın kendisinin iş birliğinden başka ne beklenir ki?

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.