Şu An Okunan
Zeynep Günay Tan ve Seren Yüce ile Kulüp Üzerine Söyleşi: ‘Köklere Tutunmak’

Zeynep Günay Tan ve Seren Yüce ile Kulüp Üzerine Söyleşi: ‘Köklere Tutunmak’

Kulüp, Zeynep Günay Tan, Seren Yüce

Netflix’in yeni dizisi Kulüp’ün ilk altı bölümü dijital platformda yayına girdi. Seyircisini 1950’ler İstanbul’una götüren diziyi yönetmenleri Zeynep Günay Tan ve Seren Yüce’yle konuştuk.

Söyleşi: Ekrem Buğra Büte

Fotoğraf: Ferda Demir (Getty Images)

İlk altı bölümüyle Netflix’te başlayan dönem dizisi Kulüp, 1950’ler İstanbul’unda geçen bir hikâyeye gözünü dikiyor. Başrolünde Gökçe Bahadır’ın yer aldığı dizi, sakladığı sırlarla birlikte hapise düşen Matilda’nın yaşama geri dönüşünü ve kızı Raşel (Asude Kalebek) ile yeni çalışmaya başladığı gece kulübü arasında bir hayat kurma hikâyesini takip ediyor. Her biri kendi öyküsünün ötekisi olan karakterler geçmişin sırları ve ailelerinin kendilerine bıraktığı mirasla sınanırken Kulüp 1950’ler İstanbul’una dair önemli bir tanıklık işlevi görmeye niyet ediyor. İstanbul’daki Yahudi cemaati başta olmak üzere birçok azınlığın, taşradan göçenlerin, yabancıların, yerlilerin parçası olduğu çok sesli ve çok kültürlü bir İstanbul panaroması sunan dizi bir dönemin kurmaca evreninde ağırlanması bakımından önemli bir katkı sunmaya aday, çokça da konuşulacağa benziyor. Toplamda on bölümden oluşacak dizinin yaratıcısı ve ilk dört bölümünün yönetmeni Zeynep Günay Tan ve iki bölümün yönetmeni Seren Yüce ile Kulüp’ün oluşum sürecini, dönem İstanbul’una yeniden bakmanın doğasını ve köklerle kurulan bağları konuştuk. 

Klasik bir yerden başlayalım isterseniz. Proje nasıl başladı, siz nasıl dâhil oldunuz, fikir nasıl ortaya çıktı anlatabilir misiniz?

Zeynep Günay Tan: Kulüp, gerçek bir hikâyeden esinlenilmiş bir proje. Ben Matilda ve Raşel’in hikâyesini yaklaşık yedi sekiz yıl önce duydum ilk defa. Aslında aile kavramına tersten bakan bir hikâye olması çok ilgimi çekti. Yani aileyi kutsamak yerine aile içindeki kişilerin birbirine birey olarak yaklaşması ve yaşadıkları sürecin tamamı çok ilgimi çekmişti. Daha sonra o gerçek hikâyeyi yazar odamızla çalışmaya başladığımızda toplumda bir şekilde ayrımcılığa uğramış, kendini öteki hisseden insanların hikâyesini anlatma gibi bir çatı oluşturduk. Bu çatı oluştuktan sonra Netflix’in yaratıcı ekibinin de devreye girdiği bir süreç başladı. Seren (Yüce) de bu kısımda dâhil oldu. 

Netflix yaratım sürecinden itibaren projeye dâhildi o hâlde değil mi? Beraber çalışmak nasıl bir deneyimdi? Senaryo aşamasına ne kadar dâhil oldular?

Seren Yüce: Netflix’in oldukça kendine has bir çalışma sistemi ve prensipleri var. Çok sistematik ve her şey bizim çok da alışık olmadığımız şekilde önceden belirlenmiş olarak başlıyor. Sete çıkmadan her türlü detay belli olmuş oluyor. 12 saat çalışma pratiğinin gerçekleştirilebiliyor olmasından çok memnun oldum. Sözde yaşanan bir durum değildi sadece, uygulanabildi. Bu biraz da Netflix’in koştuğu şart dolayısıyla mümkün olan bir şeydi. Ekip için de alışık olmadığımız bir konfor yaratıyor. O yüzden sektöre önemli bir katkısı olduğunu söyleyebilirim Netflix’in. Zeynep’in dizi alanında yaptığı çok iş var tabii, ben de zamanında asistan olarak da olsa dizi seti tecrübesini yaşadım. Çok düzenli, sistematik, her şeyin başından belirlendiği ve sette planlananın dışında çok fazla hareket edemediğin bir çalışma alanına dönmesi avantajlı. 

Z. G. T.: Benim için de özellikle ön hazırlık ve post-prodüksiyona tanıdıkları süre çok önemliydi. Ayrıca orada bıraktıkları alan, dünya kurarken düşündüğünüz şeylere yaklaşımları, oraya rahatça bütçe harcıyor olmaları, sizin kurmak istediğiniz dünyaya inanıp onu destekliyor olmaları oldukça değerliydi. 12 saat kuralı da çok önemli tabii ki. Bu çok net ve sette herkesin sahiplendiği bir kuraldı. Bu da sektör adına çok iyi bir durum. Ama bana en yeni ve en güzel gelen şey post-prodüksiyonda harcayabildiğimiz süreydi. Gerçekten orası benim için çok yeni ve eğlenceli bir süreç oldu.

Kulüp

Dünya kurmaktan bahsettiniz. Kulüp’te bir dönem anlatısı izliyoruz. Baktığımızda son yıllarda televizyon işlerinde bir dönem anlatısı trendi var aslında fakat belli bir ideolojik bakışa gömülmüş durumda. Belli bir kesime hitap ediyor, bir kesimin dünyasında ise hiç yeri yok bu tarih anlatılarının. Kulüp bu alışkanlıktan çok daha farklı bir perspektiften bakıyor tabii ki geçmişe. Bir dönem anlatısı kurarken sizin kendinize referans aldığınız noktalar nelerdi? Nasıl kaynaklardan beslendiniz? 

Z. G. T.: İlk önce her birim kendi adına çalışmalarını yaptı aslında. Biz dönem fotoğraflarını araştırdık önce. Sonrasında dönemin yerli ve yabancı filmlerine baktık. Dönemi tarih danışmanlarından uzun uzun dinledik. Tarihsel ve siyasi kısmını, daha çok da sosyal yaşantıyı…O dönemde yaşamış gerçek kişilerle bir araya geldik. Bana en iyi gelen ve beni en çok etkileyen şey o fotoğraflarda gördüğümüz ve dinlediğimiz İstanbul’dan sonra yaptığımız iki geziydi. Biri Galata’daki azınlıkların 1950’lerdeki yaşantısını anlatan, diğeri de 1950’lerin siyasal atmosferini anlatan genel bir tur olmak üzere iki gezi gerçekleştirdik. O geziler esnasında fotoğraflarda gördüklerimiz sanki canlanmaya başladı. Sanat yönetmenimiz Murat Güney’le çok uzun zamandır birlikte çalışıyoruz. Beni heyecanlandıran şeylerde hep onunla göz göze geldiğimizi hatırlıyorum. Ya da Seren’le bir fotoğrafa bakıp, bunu yapalım dediğimiz durumların, sonradan hikayesini dinleyip, atmosferini gördüğümüzde, bize ilk verdiği hissin tam da doğru olduğunu gördük. Aslında en büyük referansımız o dinlediklerimiz ve gerçek fotoğraflardı. Bunlara ek olarak, bizim 1950’lerin çok sesliliği, ihtişamı ve zerafetinden de anlatmayı istediğimiz yerleri ekleyerek hepsini içinde barındıran, gerçekliği olan bir hikaye anlatmak istedik. 

Tanıklık hissiyatı çok güçlü bence Kulüp’te. Özellikle daha genç kuşaklar için toplumun geçmişine dair bu objektif, sahici tanıklık hissinin eksikliğine işaret etme potansiyeli olan bir iş olduğunu düşünüyorum dizinin. Bir yandan da hem İstiklal Caddesi için oluşturulan seti hem de oldukça sahici, gerçeklik hissi kuvvetli iç mekânları kullanıyorsunuz. Bunlar arasındaki dengeyi kurmak için nelere dikkat ettiniz? Sahicilik hissini diri tutmak için, set hissiyatını kırmak için neler yaptınız? 

S. Y.: Tabii çok uzun süre gerçek mekânlara baktık, nerelerde çekebiliriz diye düşünerek. Sonuçta dekor olacak kısımlar belliydi ancak onun haricinde döneme ait mekânları kullanmak istedik. Fakat döneme ait mekânlar bugün pek de döneme ait durmuyorlar. Daha çok bu döneme ait duruyorlar. O yüzden bu açıdan bir mücadelemiz oldu tabii gerçeklik hissini kurabilmek adına. Kendimizce bazı kodlar belirleyip bir sürü farklı şeye dikkat edip hiçbir şeyi gözden kaçırmamaya çalışarak çekim yaptık. Zaten genel bir dil kurduktan sonra bu unsurlar kendi içlerinde harmanlandılar diye düşünüyorum. Tabii ki bugüne ait yerler ister istemez bizim bugünden baktığımız yerden görebildiğimiz şeyler oluyor. Biz mümkün olduğunca o zamanki donelerle bugünkünün karışımı üzerinden bir şey çıkarmaya çalıştık. Elimizden bu geldi. Sanat ekibi başta olmak üzere herkes çok itinalı davrandı. Mekânları yeniden canlandırmak biraz insan üstü bir çabaydı gerçekten. İyi bir şey çıkmışsa ne mutlu bize. 

İstiklal Caddesi’ne bakıp onu görme biçiminin bile politik anlam taşıdığı, zorlaştığı bir dönemden geçiyoruz sonuçta. 

Z. G. T.: Orada da şöyle bir şey oldu mesela: Bir gün bir fotoğraf gördük ama ben oranın İstiklal Caddesi olduğunu anlamadım. Sonra dikkatli bakıp neon ışıklardaki Türkçe isimleri görünce inanamayarak oranın Pera, İstiklal Caddesi olduğunu anladım. Dekor da büyük ölçüde o referans fotoğraf üzerinden tasarlandı. Maalesef korumakta güçlük çektiğimiz için bugüne yansımış değil ama o dönemki İstiklal Caddesi bizim dekorumuza çok yakın bir yer. 

Kulüp

Geçmiş algımızdaki eksikliklerden bahsetmişken sözü biraz da Kulüp’ün derinlemesine anlatmaya giriştiği Yahudi cemaatine getirmek isterim. Belki daha önce görmediğimiz biçimde Yahudi cemaatini doğrudan ve kapsayıcı biçimde dizi evreninde ağırlayan bir iş izliyoruz. Bir yandan da cemaatin buralılığı da ciddi biçimde vurgulanıyor. Bu konuyu hikâye etmenin çok sık yaşanmadığını da düşünerek görsel referans olarak elinizin çok güçlü olmadığını tahmin ediyorum. Derinlemesine pek anlatılmamış bir hikâyeyi anlatmaya girişiyorsunuz çünkü. Cemaatin dünyasına bakarken nasıl çalıştığınızı anlatabilir misiniz biraz? 

Z. G. T.: Temel olarak dinlediklerimiz belirleyici oldu tabii. Gerçek bir hikâyeden yola çıkıyor bu dizi. Matilda ve Raşel’in hikâyesi bu. Dolayısıyla kök hikâyenin kendisinde bize ilham verecek pek çok done vardı. İnsanları dinleyip onlarla çalıştığınız zaman hikâyenin kokusunu alıyorsunuz zaten. Bir tını, bir atmosfer gözünüzde canlanıyor. O zaman da bu bilgileri edinmeden önce baktığınız fotoğraflara başka gözle bakmaya başlıyorsunuz. Benim açımdan süreç böyle gelişti. Bir fotoğrafta hiç dikkatimi çekmemiş bir şeyi ya da Galata’da yürürken hiç takılmadığım bir şeyi o bilgileri edindikten sonra bambaşka bir gözle görmeye başladım. Bütün ön hazırlık ve set boyunca da Ladino ve Sefaradlarla ilgili kültürel bilgilerde danışmanlarımızdan destek aldık. Sefarad mahallesi, purim ve benzer sahnelerde de Ladino bilen kişiler de rol aldı. Aslında oradan hissettiğimiz ve kokusunu aldığımız şeyleri bütün yaratıcı ekip olarak ortak aldığımız, bu kokuları yansıttığımız bir iş çıktı ortaya. 

S. Y.: Evet o dönem yaşamış gerçek kişilerin aktardığı şeyler çok belirleyici oldu dünyayı kurarken. Orada uçuşan bir sürü şey var ve bizim gördüğümüz yerden gerçek bir dünya kurmaya çalıştık.

Biraz da karakterlerin oluşma sürecinden bahsetmek ister misiniz? Mesela Salih Bademci’nin canlandırdığı sahne sanatçıcısı Selim Songür oldukça çarpıcı bir karakter. Bademci’nin performansı da epey etkileyici. Karakteri oluştururken ilham aldığınız isimler var mıydı? 

Z. G. T.: Net bir ilham kaynağımız yoktu açıkçası. Ama o dönemi çalışırken 1950’lerin gece hayatında çok net bir alaturka-alafranga ayrımı olduğunu fark ettik ve bu çok ilgimizi çekti. Gece hayatı çok kuvvetli ama bir kesim sadece alaturka işler yapıyor, bir diğer kesim de sadece alafranga işler yapıyor. İkisini birleştiren bir yer yok. Bu biraz hoşumuza gitti aslında bizim. Selim Songür karakteri de biraz bu iki dünyayı birleştirme fikri üzerinden tasarlandı. Onun hayalinin, dehasının ama bunu ortaya çıkaramamanın arasında sıkışan bir karakteri anlatmak istedik. Aynı fotoğraflarda olduğu gibi ilham aldığımız birçok kişi oldu ama nevi şahsına münhasır bir karakter olmasını istedik. Alaturka ve alafrangayı birleştiren birisi olsaydı nasıl olurdu sorusu fikrinden yola çıkmış bir karakter yani Selim Songür.

Kulüp’ün senaryo yapısı kapalı kalan sırların açık edilmesi üzerine kurulu. Dolayısıyla merak unsurunun diri tutulması oldukça önemli. Bir yandan aile meselesiyle ilgili bir hikâye anlatılırken her biri kendi ötekiliğini yaşayan karakterleri izliyoruz, bir yandan da saklı kalan sırların tutulması ve adım adım ortaya çıkmaları dinamiği söz konusu. Bu dinamiği güçlü tutmak için neler yaptınız? 

S. Y.: Orada kök hikâyenin üzerine bizim kurgusal eklemeler yaptığımız ve biraz da izlek takibi yaratmak için oluşturulan bir yapı var. Bunların bir sentezi oldu dizi. 

Z. G. T.: Bizim bu hikâyeyi anlatmaktaki hedefimiz şuydu: Din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı olmadan sadece duygularla birleşiyoruz ya hepimiz aslında… 1950’ler bu çok sesliliğin çok güzel yaşandığı bir dönem. Karakterlerin de birbirine yaralarından, aynı duygu durumları üzerinden bağlanmalarını istedik. Ama tabii bu naif düşünceyi anlatırken seyirciye bir izlek verebilmek ve merak unsurunu diri tutabilmek için hikâyeye bazı eklemeler yaptık. Bu ikisinin dengede olduğunu umuyoruz. 

Kulüp

Göç temasının da oldukça önemli olduğunu görüyoruz Kulüp’te. Dönemin çokkültürlülüğünü yansıtırken bir yandan da Varlık Vergisi’nin gölgesinin sürekli hikâyeye düştüğünü görüyoruz, öte yandan Yahudiler için İsrail’e gitmek, taşralı Türkler için İstanbul’a gelmek gibi temalar da sık sık bir araya geliyor. Dönemin göç ve göçmenlik gibi konularına bugünden bakmanın bir işlevselliği var elbette. Yerinden edilmekle, göçle, yaşam alanlarımızla ilgili düşünmek durumunda kaldığımız bir dönemden geçiyoruz sonuç olarak. Hikâyenin bugüne dair neler söylediğini düşünüyorsunuz? 

Z. G. T.: Hikâyenin çıkış noktasında bu ayrımlar olmaksızın, farklılıklara tolerans göstererek, birlikte yaşayabilmek var. Farklılıkları bir ayrımcılık biçimi olarak değil bir zenginlik olarak görebilme hayali var aslında. Bu yüzden de ben anlattığımız hikâyenin zamansız olduğunu düşünüyorum. Bu her dönemde yaşanan ve hâlâ da devam eden bir durum. Ama aslında sadece kişileri birer birey olarak kabul etmeyi başarabilsek dünya çok daha yaşanılası bir yer olur. Bir yandan bunun peşinde koşan bir his var orada. 

S. Y.: Yaptığımız şey bir durum tespiti aslında. 1950’lerdeki İstanbul’un çeşitliliği ve herkesin bir şekilde benzer yerlerden birbirine bağlı olduğu durumu bir kere daha ortaya koyma isteği var. Dediğin gibi, günümüzde de bu konuda değişen çok bir şey olmadığı da ortada. O dünyayı tanımak ve bir izleyici olarak tekrardan bu toprağı bir havalandırmak, neydik, ne olduk, bugün ne yapıyoruz gibi sorulara dokunmak istiyor bu hikâye benim açımdan. Sonuçta o günün tanıkları, o günleri yaşamış insanlar bizimle beraberler. Onlar da bizim yaşımızdaydı zamanında ve tarihsel olarak bir bağ kurmak önemli bence.

Anlatı içerisinde hem içeriksel hem de estetik açıdan Yeşilçam geleneğinin görünür olduğunu hissediyoruz ister istemez. Hem anlatılan dönemin estetik algısı, hem karakterlerdeki detaylar (Fıstık İsmet’in Ayhan Işık’ı hatırlatması, Raşel’e olan aşkındaki melodram havası gibi) hem de yer yer melodrama göz kırpıyor hikâye yapısıyla. Bir yandan da ona teslim olunmadığı, farklılaştığı da ortada anlatının. Sizin için ne kadar yol gösterici oldu Yeşilçam? Çalışırken ne kadar düşündünüz o geleneği? 

Z. G. T.: Ben uzun süredir anaakıma diziler çeken bir yönetmenim. O dizilerin dünyada bir anlatı karşılığı var. Onun değer karşılığı bulundu. O tür hikâye anlatıcılığının dünyada bir seyircisi var çünkü. Yeşilçam dediğiniz zaman da ben kendi adıma o filmlerle büyüdüm. Hâlâ da denk geldiğimde hoşuma gidiyor. Dolayısıyla onu şu anki ben olarak, kendi birikimimle özümsemek ve onun dokularını kullanmak biraz köküme dair bir şey gibi geliyor açıkçası. Evrensel bir şey anlatmak istediğiniz zaman kendi kökünüzü kapsayarak tutmak bana güzel ve önemli geliyor. Dolayısıyla bu dediklerinizin hepsi var çünkü Ayhan Işık hepimizin çocukluk favorisi. Ve gerçekten o dönem insanlar öyle olduğu için de Yeşilçam karakterleri öyle. Biz 2021’den bakıyoruz Ayhan Işık’a ama o dönemde öyle adamlar vardı gerçekten, o dönemin jantisi oydu. O yüzden bana hem dönem olarak doğru geliyor hem de kökümüze sahip çıkmak, onu tutmak anlamına geliyor. İyi yaptığımız bir şeyi başkasına öykünerek değil mevcut olanı tutup başka bir şeye çevirerek yapabilmek benim ardından koşmak istediğim bir şeydi açıkçası. 

S. Y.: Açıkçası ben kendi adıma çok fazla Yeşilçam’la bağ kurmadım bu işin herhangi bir safhasında. Ama şahsen Yeşilçam’ın sıkı bir takipçisi sayılmasam da kültür üzerindeki etkileri ortada. Benim babamın, eniştemin de dönemlerinde birer Ayhan Işık benzeri olması ihtimali çok yüksek her zaman. Ben hep o gerçekliği de göz önünde tutarak baktım bu işe. 

Z. G. T.: Bir de mesela o dönemki taksi şoförlerini dinlediğiniz zaman da anlıyorsunuz. Şimdi taksi bulamıyoruz belki ama 1950’lerde İstanbul’da toplasanız on, on beş tane taksi şoförü var. Dolayısıyla taksi şoförü olmak havalı bir şey. Bütün dinlediğimiz hikâyelerde öyle bir durum var. Araba çok kıymetli bir şey olduğundan arabalara çok iyi bakılıyor, araba hayatın çok değerli bir parçası. Oraya o deri ceketi giyip gitmenin de bir anlamı var. Dolayısıyla bana sadece Yeşilçam’a selam çakmak değil, dönemin gerçekliğini görmek gibi geliyor bu. Yani Yeşilçam’ı hiç izlemeseniz bile bilgiye sahipseniz şu denklemi kurabilirsiniz: On tane araba var, kimsenin arabası yok ve o on arabadan birine yakışıklı bir adam sahip olduğunda ister istemez o tip gözünüzde canlanıyor. Dönemi anlama meselesi bu biraz.


Toplam on bölümden oluşan Kulüp’ün ilk altı bölümü Netflix’te izlenebiliyor. Dizinin kalan dört bölümü ise daha sonra Netflix’te yayınlanacak.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.