Şu An Okunan
Ben, Daniel Blake: Çarklar Arasında

Ben, Daniel Blake: Çarklar Arasında

Ben, Daniel Blake

Tüm filmlerinde toplumsal çatışmalara odaklanan Ken Loach, Ben, Daniel Blake’le ikinci kez Altın Palmiye kazandı. Sosyal devletin son kazanımlarının da yavaş yavaş kaybedildiği İngiltere’de ayakta kalmaya çalışanların öyküsünü gerçekçi bir üslupla anlatan film, bireyleri öğütmek üzerine kurulu bir sistemin portresini çıkarıyor.


Bu yazı, Altyazı’nın Aralık 2016 tarihli 167. sayısında yayımlanmıştır.


Bu yazı, filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.


Koca bir hayatı marangozluk yaparak geçirmiş ve artık altmışına merdiven dayamış olan Newcastle’lı Daniel Blake, ucuz atlattığı kalp krizinin ardından iyileşme sürecindedir. Yapılan tetkikler, birkaç hafta daha işe dönmesinin mümkün olmadığını göstermektedir. Ancak bu dönemde kesilen maaşının yerine devletten sosyal yardım alabilmesi için bir dizi resmî işlemi tamamlaması gerekmektedir ve Daniel kendini mantık kurallarıyla açıklanamayan, başı sonu belirsiz bir bürokrasi döngüsünün içinde bulur. Güçbela tamamladığı her adımdan sonra karşısına daha zorlu yeni bir engelin çıkması Daniel’ın sabrını sınar. Kasvetli ofislerdeki biteviye bekleyişlerinden birinde, işlevini yitirmiş sosyal devletin bir başka mağduru, iki çocuklu bekâr anne Katie’yle tanışır. Dostlukları ilerledikçe birbirlerine destek olmaya başlar, onlara nefes alacak alan bırakmayan düzenin darbelerine birlikte göğüs germeye çalışırlar.

Elli yılı aşan kariyerini toplumsal meselelere odaklanan filmlere adayan ve en çok da Britanya işçi sınıfını anlatan Ken Loach’un yönettiği Ben, Daniel Blake’in (I, Daniel Blake, 2016) bu özeti, karşımızdakinin tipik bir Ken Loach filmi olduğuna dair yeterince ipucu veriyor. Loach’un 1996 tarihli Carla’nın Şarkısı’ndan (Carla’s Song) bu yana birlikte çalıştığı senarist ortağı Paul Laverty’yle işbirliği her zamanki gibi duygusal kırılma anlarının altını özellikle çizen, dramatik olayların arasına ufak mizahi ayrıntılar serpiştiren, toplumsal gerçekçilikten ödün vermeyen ve konvansiyonel bir anlatımı benimseyen bir film çıkarmış ortaya. Aslına bakılırsa Ben, Daniel Blake geçtiğimiz yıl Cannes’da George Miller başkanlığındaki jüri tarafından Altın Palmiye’ye değer bulunmasa bu kadar kıyamet koparmayacak ve muhtemelen “bir başka Ken Loach filmi” olarak bir kenara koyulacaktı. Ne var ki film American Honey (2016), Toni Erdmann (2016) ve O Kadın (Elle, 2016) gibi dişli rakiplerin arasından sıyrılıp Loach’a ikinci Altın Palmiye’sini kazandırınca tartışmalar da aldı başını yürüdü.

Filmin Politik Sözü

Eleştirmenlerin büyük kısmı Loach’un niyetinin iyi olduğu, “kalbinin doğru yerde” olduğu konusunda hemfikir ancak yönetmenin “mesaj kaygısı”nın ağır bastığı, filmin yaklaşımının demode, anlatımının şematik, senaryosunun da didaktik olduğu yönünde eleştiriler de var. Mesela Mike D’Angelo, “Filmler adaletsizliğe veryansın edebilirler ve etmelidirler de. Ama sadece bununla yetinirlerse, dramatik açından, nasıl yardımda bulunabileceğini öğrensin diye izleyicisine bir internet linki sunarak biten o ruhsuz belgesellerden farkları kalmaz”1 diyor. Little White Lies dergisinden David Jenkins ise filmin incelikten yoksun olduğunu söyleyerek ekliyor: “Film, izleyiciyi Sosyalist İşçi dergisindeki bir söylevden ya da parlamento önünde eline megafonu alıp yapılacak bir protestodan daha fazlası olduğuna ikna edemiyor.”2 Birtakım politik meseleleri doğrudan odağına alan pek çok filmin karşılaştığı türden, bazen yerinde bazen yersiz kullanılan, tanıdık eleştirel argümanlar bunlar. Kuşkusuz, bir filmin politik konumlanışı, ileri sürdüğü tez, filmin “sözü” izleyici olarak ona yaklaşımımızı etkiler. Ancak Ben, Daniel Blake’e yöneltilen bu eleştirilerin yönetmenin sade bir anlatımın ardına gizlediği ustalığını görmezden geldiğini de belirtmek gerek. Anlattığı hikâyeye dair net bir politik sözünün olması ve derdini bu kadar çıplak bir biçimde ortaya koyması, filmin duygusal anlamda kuvvetli olmadığı anlamına gelmiyor. Daniel ile Katie ve çocukları arasındaki alçakgönüllü dayanışmanın tasvir edildiği bölümler ya da Katie’nin yoksullara yemek dağıtan kurumda kriz geçirdiği sahne, filmin politik cümlelerinin altını yürek burkan bir duygusal derinlikle dolduruyor.

Ben, Daniel Blake

Filmin önemli bir kısmı, Daniel’ın sağlık ve sigorta sistemine karşı verdiği beyhude mücadelenin farklı aşamalarına odaklanıyor. Doktor kontrolleri, sağlık memurlarıyla görüşmeler, sosyal yardım başvurusunda çıkan pürüzler, istemeye istemeye devam edilen özgeçmiş yazma kursları, bir yandan iş aramaya devam ederken bir yandan da bu arayışı belgelerle kanıtlama mecburiyeti, Daniel’ın sağlık durumu gereği zaten başlayamayacağı işlere başvurmasındaki kara çelişki film boyunca uzun uzadıya anlatılıyor. Laverty tüm bu süreci hiçbir ayrıntıyı ihmal etmeden aktarırken, bireyleri öğütmek üzerine kurulu bir sistemin portresini çıkarıyor. Bu anlatım bir Laverty senaryosunda karşımıza çıkabilecek kimi zaaflardan da muaf değil elbette; örneğin yalnızca fiziksel işlere alışkın Daniel’ın online başvuru yapmak zorunluluğundan dolayı bilgisayar başına oturduğunda yaşadıklarının anlatıldığı mizahi sekans, pekâlâ eski moda bulunabilir. Yine de bu gibi detaylar ya da internetten sipariş ettiği ucuz Çin mallarını satarak geçinen genç komşuyla Daniel’ın ilişkisi, değişime ayak uyduramayan ‘eski dünyanın insanı’ karakterini layıkıyla çiziyor.

Sistemin Önceliği

Bu tablo uzaktan, neo-liberal politikalar güdümünde dönüşen sosyal devletin korunaksız, güvencesiz bireyi umursamayan işleyişine dair sıkça anlatılmış, alışılageldik bir hikâyenin tekrarından ibaretmiş gibi görünebilir. Ancak Ben, Daniel Blake’in esas mahareti tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Zira Loach’un filmi yoksulları, işsizleri, onurlu bir yaşam uğruna bir ömür boyu kendini paralayarak çalışanları “umursamayan” bir sistem tasvir etmiyor. Umursamamanın çok ötesinde, kâr-zarar hesaplarını tam da insanları ezmek, onları sistemin dışına itmek üzerine kuran bir yapı söz konusu burada. Daniel’ın geçirdiği kalp krizinden sonra içine düştüğü kısırdöngü de, onun durumunun önemsenmemesinden, ona karşı gerekli duyarlılığın gösterilmemesinden değil, bir yaştan sonra “azaltılması gereken masraflardan” kurtulmak için tasarlanmış yasalardan, kurallardan, uygulamalardan kaynaklanıyor. Tüm bu süreçte sistemin temel önceliği, işleyişi için yük hâline gelen insanlardan kurtulmak.

Ekonomik durumu Londra’da, annesinin yakınında yaşamasına el vermediğinden devlet tarafından Newcastle’a yerleştirilen, burada iki çocuğuyla ayakta kalmak için çırpınan Katie’nin hikâyesi de sistemin bu niteliğinin bir diğer boyutunu vurguluyor. Benzer bürokratik engellerle boğuşan Katie evine eşya alamıyor, faturalarını ödeyemiyor. Çocuklarını doyurabilmek için çaresizlik içinde her yolu deneyen Katie’nin marketten bir şeyler aşırırken yakalanmasını, oradaki yönetici tarafından bir seferliğine “affedilmesini”, marketin güvenlik görevlisinin ona sözde yardım eli uzatmasını ve ardından yaşananları Yeşilçamvari senaryo hamleleri diye yaftalayıp geçmemek gerek. Zira, Katie’yle Daniel’ın yeniden karşılaşmasındaki ağdalı tona rağmen, burada anlatılan bir “kötü yola düşme” hikâyesi değil; her adımı önceden planlanmış bir sömürü sisteminin tasviri. Katie’nin içine düştüğü tezgâh, çaresizlik içindeki insanları mümkün olan her şekilde sömüren bir sistemin sayısız yönteminden yalnızca biri, çizilen genel tablonun ufak bir detayı.

Ben, Daniel Blake

Filmin Daniel ve Katie’nin mücadelesini bir sistem meselesi olarak tanımlamaktaki ısrarı, devletin bu iki karakterin karşısına çıkan temsilcilerinde de kendini gösteriyor. Örneğin her ikisinin de görüştüğü, yalnızca sistemin dikte ettiği kuralları uygulamakla yetinen, insani duygularını yitirmiş görünen memureye karşılık, Daniel kendisine, özel bir ilgi göstererek yardımcı olmaya çalışan bir başka memureyle de karşılaşıyor. Ancak ihtiyaç sahibi insanların karşısına “duyarlı” ya da “duyarsız” birinin çıkması sonucu değiştirmiyor, çarklar planlandığı gibi dönmeye devam ediyor.

Filmin son bölümündeki olayları fazlaca dramatik bularak eleştirmek mümkün. Ancak Loach ve Laverty’nin hikâyeyi sona erdirme biçimleri, Daniel ve Katie arasında film boyunca süren kıymetli dayanışmanın geriye masalsı, kof bir iyimserlik bırakmasını engelliyor. Ne kadar iyi niyetli ya da çalışkan olurlarsa olsunlar, birbirlerine ne kadar yardım ederlerse etsinler, işçi sınıfı mensupları yaşarken maruz kaldıkları sömürüden, ölmekle de kurtulamıyorlar. Bu düzende onlara reva görülen son, daha ucuza mal olduğu için herkes uyurken düzenlenecek bir cenaze töreninden ibaret.


NOTLAR

1 Mike D’Angelo, “Some Cannes regulars get weird, but only one of their curiosities thrills”, 13 Mayıs 2016, erişim 6 Kasım 2016, <goo.gl/7LbK7f>.

2 David Jenkins, “I, Daniel Blake”, Little White Lies, 21 Ekim 2016, erişim 7 Kasım 2016, <goo.gl/CdhF2R>.


Ben, Daniel Blake, MUBI Türkiye’de gösterimde.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.