Şu An Okunan
Beni Adınla Çağır: Söylemek mi, Ölmek mi?

Beni Adınla Çağır: Söylemek mi, Ölmek mi?

Gösterildiği her yerde övgülere boğulan Beni Adınla Çağır, tensel sı̇nema dı̇lı̇yle benzersı̇z bı̇r deneyı̇me dönüşen bı̇r kuı̇r aşk hı̇kâyesı̇. Luca Guadagnino’nun fı̇lmı̇, ı̇kı̇ erkeğı̇n karşısına kendı̇ arzularından başka dı̇reneceklerı̇ bı̇r şey çıkmadığı zaman ne olur dı̇ye soruyor.


Bu yazı, Altyazı’nın Şubat 2018 tarihli 180. sayısında yayımlanmıştır.


Miami’nin arka sokaklarında büyüyen eşcinsel siyah bir gencin hikâyesini anlatan Ay Işığı’nın (Moonlight, 2016) büyük bir sürpriz yaparak En İyi Film dalında Oscar kazanması, muhafazakâr Akademi’nin bile Donald Trump’ın yeni beyaz Amerika hayali karşısında ne kadar endişeli olduğunu gösteriyordu. Aynı Akademi’nin, 2005 yılında Oscar öncesi dağıtılan hemen her ödülü kazanan Brokeback Dağı’na (Brokeback Mountain, 2005) En İyi Film Oscar’ını vermemesi ise büyük gürültü koparmıştı. Son yıllarda endüstri ödüllerinde ve festivallerde LGBTİ+ filmlerinin görünürlüğünde ciddi bir artış var. Kimileri bu yeni akımı ‘Kuir Sinema Rönesansı’ olarak adlandırılıyor. Filmekimi’nde Türkiye prömiyerini yapan ve sadece Türkiye’de değil dünyada da büyük bir beğeniyle karşılanan büyüme hikâyesi Beni Adınla Çağır (Call Me by Your Name, 2017), bu rönesansın doruk noktalarından biri. Büyüme öykülerine LGBTİ+ filmlerinde sıklıkla rastlıyoruz. Örneğin, cinselliğini ve kendini keşfeden Adèle’in öyküsü Mavi En Sıcak Renktir (La Vie d’Adèle, 2013), Gregg Araki’nin ergenlik çağındaki bir erkek seks işçisini 
ele aldığı Tenin Gizemi (Mysterious Skin, 2004) kuir büyüme hikâyelerinin en önemli örneklerinden. Diğer yandan, LGBTİ+ karakterlerle ilgili büyüme hikâyeleri ergenlik dışında, hayatın farklı dönemlerinde yaşanan yeniden doğum sancıları olarak da karşımıza çıkabiliyor. Örneğin karısının ölümünün ardından seksenli yaşlarında oğluna açılan Hal’e odaklanan Yeni Başlangıçlar (Beginners, 2010), böyle bir ‘büyüme’ öyküsü anlatıyor.

2017’de Sundance Film Festivali’nde ilk gösterimini yaptıktan sonra büyük ses getiren, Berlin ve Toronto gibi festivallerde övgülerle karşılanan Beni Adınla Çağır yukarıda adı geçen filmlerle akraba görülebilir. Elio’nun, akademisyen babasının asistanlığını yapmak için altı haftalığına İtalya’daki yazlık evlerine gelen Oliver’la yaşadığı yaz aşkını anlatan film, her iki karakterin de kişisel tarihindeki büyük bir dönüm noktasını eşsiz bir tensel bir sinema diliyle anlatıyor. Beni Adınla Çağır’ın bu kadar ses getirmesi ve izleyicileri duygusal olarak sarsan bir deneyime dönüşmesi, uyarlandığı eserin duygusal derinliğinin yanında, Luca Guadagnino’nun anlatım tercihleri ve yönetmenlik becerisiyle de doğrudan ilişkili. Olay örgüsüne bakılınca sıradan bir yaz aşkını ele alıyor gibi görünen film, estetik yaklaşımı sayesinde sadece edebiyatın yakalayabileceği bir derinliğe ulaşıyor.

Aynı adlı romanın bir bölümünden uyarlanan Beni Adınla Çağır’ın en önemli meziyetlerinden biri, herhangi bir antagonizmanın var olmadığı bir aşk hikâyesi anlatması. Luca Guadagnino, öyküde ‘kötü’ bir karakter
 yer almadığı için birçok yapım şirketinin projenin 
altına girmeyi reddettiğini söylüyor. Hattâ bir yapımcı Guadagnino’dan, anne karakterini iki karakterin aşkının önündeki bir engel olarak yeniden yazmasını bile talep ediyor. Diğer yandan kitapta Elio’nun ağzından anlatılan hikâye filmde değişikliğe uğrayarak tanrısal bir bakış açısına sahip olmuş. Fakat Guadagnino, çoğunlukla karakterinin bakış açısına yerleştirdiği kamerayla dünyayı onun gözünden izlememize izin veriyor, Oliver’ı tanımaya başladığında biz de onun gibi Amerika’dan gelen bu gizemli yabancıyı röntgenlemeye başlıyoruz. Elio’nun yavaş yavaş Oliver’la ilgilenmeye başlamasını karakterin beden diliyle ve bakışlarıyla anlatan filmin en etkileyici anlarından biri, Elio’nun bir açık hava partisinde sigara içerken uzun uzun Oliver’ı izlediği sahne.

Filmde herhangi bir antagonizmanın yer almaması
 Elio ile Oliver’ın birbirine kolayca yaklaşabilmesinin önünü açıyor. Dahası, Elio kendini keşfetmesi için onu teşvik eden bir anne babaya sahip. İtalya’nın kırsalında doğayla baş başa kalan Elio ve Oliver’ın karşısında, birçok LGBTİ+ filminde görmeye alışkın olduğumuz toplumsal ya da kişisel bir çatışma yer almıyor. Ne ölümcül bir hastalığa yakalanmışlar, ne etraflarındaki karakterler onları dışlıyor, ne de aralarında sınıfsal bir uçurum var. Beni Adınla Çağır sanki şunu söylüyor bize: “LGBTİ+ karakterler neredeyse tüm ömürlerini o ya da bu şekilde bir var olma mücadelesi vererek geçirdi, geçirmeye devam ediyor. Peki kendi arzularından başka direnecekleri bir şey karşılarına çıkmayınca geriye ne kalıyor? Kuir aşkın engelsiz hâli nasıl oluyor?” Geriye sadece birbirlerinin bedenlerine ve zihinlerine tutkuyla bağlanan iki kişinin duygularını tasvir etmek kalıyor.

ELIO’NUN YÜZÜ
Beni Adınla Çağır kendinden önceki birçok LGBTİ+ filminin mirasını taşısa da bambaşka bir sinema anlayışından beslenen bir film. Guadagnino Beni Adınla Çağır’ı, bundan önceki filmleri Benim Adım Aşk ve Sen Benimsin’le beraber tutkuya dair bir üçleme olarak görüyor. Karakterlerin duygularını, tattıklarını, duyduklarını, dokunduklarını seyirciye de hissettirmeye çalışan tensel sinema dilini, kelimelerle ifade edilemeyecek hislerin arayışına giren aşkın sinema anlayışıyla akraba görebiliriz. Temellerini Yasujiro Ozu’nun attığı aşkın sinema dilinin açtığı ihtimallerden besleniyor Luca Guadagnino. Kendisini en fazla etkileyen yönetmenlerden birinin Ozu’nun en önemli mirasçılarından Hou Hsiao-hsien olduğunu söylemesi o yüzden pek de şaşırtıcı değil.

Olay örgüsünü takip etmektense duyguları takip eden bir yapıya sahip bu filmler, klasik anlatı sinemasının izleyiciyle kurduğu hiyerarşik ilişkiyi de kırmaya çalışır. Perdede gerçeklik ilüzyonu yaratan klasik anlatı sineması seyirciyi edilgen konuma iten bir estetiğe sahiptir. Seyirci karakterin peşinde hikâyenin içinde kaybolur. Onun başına gelenler seyirciyi heyecanlandırır, güldürür, korkutur,
vb. Fakat aşkın sinema anlayışında yönetmen seyirciyi
 bu edilgen konumdan çıkarmaya çalışır. İzleyici üzerinde tahakküm kuran ve karakterin başına gelenlerin izleyicide duygusal tepki yarattığı bir sinemadan ziyade, karakterin hislerinin izleyici tarafından da paylaşıldığı bir sinema ortaya konmaya çalışılır. Film ve izleyici arasında duygusal bir bütünlük kurulur.

Guadagnino’nun böyle bir sinemanın peşinden gittiğini, sırf filmin kapanış jeneriğine bakarak bile söyleyebiliriz. Biraz buruk biten ama yine de güzel duygularla hatırladığı yaz aşkının etkileriyle baş etmeye çalışan ve gözyaşlarıyla kederini atmaya çalışan Elio’nun yüzüne dakikalarca bakmamızı istiyor Beni Adınla Çağır. O an yaşadığı kederi bize de hissettirmeyi, derinlere gömdüğümüz yerden çıkarıp getirmemizi ve onunla beraber ağlamamızı istiyor belki de. Ve klasik anlatıda karakterle kurulan empati ilişkisinden daha güçlü bir ilişki kuruyoruz Elio’yla. Kendimizi, Elio’nun yerine koymaktan ziyade, onunla duygudaşlık yaşarken buluyoruz. Elio’nun filmin sonunda gözlerimizin içine bakarak ağlamasının nedeni
 de burada yatıyor. Karakterin kameraya bakmasıyla, öykü dünyasıyla bizim dünyamız arasındaki görünmez duvar Brechtyen bir şekilde kırılmıyor, yıkılıyormuş gibi görünen o duvar karakterle aramızda duygusal bir etkileşim yaratıyor (Filmde çok daha radikal başka bir Brechtyen bir numaranın olduğunu da not düşelim: Elio’nun duygularını sinema estetiğiyle somutlaştıran filmde, Elio’nun uzun süre eve gelmeyen Oliver’ı beklediği ve endişelendiği sahnede pelikül kopuyor!).

Filmin istediği etkiyi yaratmasında, duyguların yoğunlaşmasına vesile olan uzun planlar büyük bir öneme sahip. Beni Adınla Çağır özellikle son yarım saatinde neredeyse hiçbir diyaloğa yer vermeyen, sadece karakterlerin beden diliyle konuşmaya başlayan bir film. Yalnız kaldıkları anlarda karakterlerle uzun uzun vakit geçirmemize izin veriyor. Elio’nun Oliver’ı dans pistinde uzaktan izlediği ya da onun odasına girip eşyalarını karıştırdığı sahnelerde acele etmiyor Luca Guadagnino. Karakterlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiyi nesneler üzerinden de anlatıyor. Musluğa asılmış bir mayo bile iki karakterin arasındaki cinsel gerilimi hissettiren bir imgeye dönüşüyor.

TARİH, DOĞA ve AŞK 
Oliver ve Elio arasında çekişmeye neden olan entelektüel birikimleri zamanla birbirlerine olan ilgilerinin artmasına vesile oluyor. Oliver’ın kayısı kelimesinin etimolojisine dair yaptığı uzun açıklama ya da Elio’nun Oliver’ı etkilemek için Bach’ın ünlü bir parçasını farklı versiyonlarıyla çalması, karakterlerin birbirlerine duydukları ilginin yükseldiğini anladığımız sahneler. Ardından ilk dokunuş, ilk öpüşme geliyor. Elio ve Oliver arasında uzun süre istemli ya da istemsiz çeşitli dokunuşlarla büyüyen cinsel tansiyon ilk kez seviştikleri akşam doruk noktasına ulaşıyor. Elio’nun Oliver’ı öpme şekli, ona başını sürtmesi, ayak parmaklarıyla birbirlerine utangaç bir şekilde temas etmeleri, balkonda ellerinin birbirlerine değmesi gibi ayrıntılara kamerasını çeviren Luca Guadagnino, böylece bizi iki karakterin tutkusuna ikna ediyor. Sinemasal olarak daha da etkileyici olanı, yönetmenin ikisinin bedenleriyle yaşadığı devinimi uzun ve geniş planlarla göstermeyi tercih etmesi. Birbirlerine açıldıkları sahnenin ya da beraber doğaya kaçtıkları ilk sahnenin de uzun planlarla çekilmesi bu duygusal yoğunlaşmayı yaratan etkenlerden biri.

Senaryoya imza atan James Ivory’nin yönetmenlik koltuğundan çekilmesinden sonra filmi yönetmeye soyunan Luca Guadagnino, projeye mekân danışmanı olarak başlamış. Mekânı da filmin başkarakterlerinden biri gibi kullanmadaki başarısı, Guadagnino’nun o bölgede yaşıyor olmasıyla da yakından ilgili. İtalya’nın Crema adlı kasabasında çekilen film 1983 yazında geçiyor. Kitapta 1988 yılında geçen öyküyü neden 1983’e taşıdığı sorulduğunda Guadagnino, 1983 yazını Reagan ve Thatcher döneminin zehrinin henüz hayatlara damgasını vurmadığı ‘son yaz’ olarak gördüğünü söylüyor. Şu an hâlâ o dönemin olumsuz etkilerinin sürdüğünü belirten yönetmen kaybettiklerimizin melankolisini hissedeceğimiz bir döneme dair bir film yapmak istediğini belirtiyor. Öte yandan film, 1983 yılında geçmesine rağmen zamansız bir hisse da sahip. Özellikle 1980’li yılların ikonografisini oldukça gösterişsiz bir şekilde kullanan yönetmen bugün daha çok kitsch’liğiyle hatırlanan bir dönemin aslında sadece bundan ibaret olmadığını da gösteriyor.

İtalyanca, Fransızca ve İngilizce konuştuğunu gördüğümüz Elio, Yahudi ve Amerikan asıllı bir aileden geliyor. Kendisini İtalyan, Fransız, Amerikalı ve Yahudi olarak tanımlıyor. Oliver ise Amerikalı bir Yahudi. Filmde bu çok kimlikliliğe ve çok dilliliğe yapılan vurgu karakterleri bir nevi kimliksiz, aidiyetsiz hâle de getiriyor. Film karakterlerin cinsiyet kimliğine dair net cümleler kurmaktan da uzak duruyor. Kadınlarla ilişkileri olduğunu gördüğümüz Elio ve Oliver’ın eşcinsel mi biseksüel mi olduğuna dair herhangi bir net yargıya varamıyoruz. Herhangi bir zamana ait olabilecek, herhangi bir mekânda geçebilecek, herhangi iki kişi arasında yaşanabilecek bir aşka şahit olduğumuzun altını çiziyor film böylece. Karakterleri toplumla yaşayabilecekleri çatışmalardan uzak tuttuğu gibi kimliklerinin sabitlenmesinin getireceği yükten de arındırıyor Beni Adınla Çağır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma anıtlarla, antik dönemden kalan heykellerle süslü bir İtalyan kasabasında geçen filmde, tarihi eserler sadece birer anıt olmaktan öte duyguları içine hapseden abideler olarak karşımıza çıkıyor. Elio’ya okuması için bir metin verdikten sonra kendisini bir külçe gibi suya bırakan Oliver’ın bedeniyle, yüzlerce yıl önceden kalma bir heykelin sudan çıktığı sahnelerin arka arkaya gelmesi oldukça önemli. Hatta Oliver’ın bir Yunan tanrısı gibi resmedildiği bile söylenebilir. Uzun boylu, güzel vücutlu sarışın bir alfa erkeği görünümündeki Oliver’ın suyun içinde bulunan heykelin kolunu tutarak Elio’yla el sıkışması, onun filmin dünyasındaki sembolik yerini de tasvir ediyor.

Bu bakımdan Oliver ve Elio arasındaki aşk, daha önce benzerlerinin çokça yaşandığı ima edilen bir aşkın tekerrürü olarak da okunabilir. Bu aşkın geçmişte yaşandığı, şimdi de yaşanıyor olduğu ve gelecekte de yaşanacağına dair en büyük kanıt, karakterler ve tarihî eserler arasında kurulan bu ilişki. Bay Perlman’ın Antik Yunan’dan kalma bir erkek heykelinin feminen kıvrımlara sahip olduğunu anlattığı sahne, homoerotizmin tarihin dört bir köşesine sindiğini de gösteriyor.

Elio ile Oliver’ın aşkı da, ilk öpüştükleri çayırdan birbirlerine ilk açıldıkları meydana kadar, beraber vakit geçirdikleri her köşeye siniyor âdeta. Birbirlerine karşı hissettikleri tutku taşın, toprağın, suyun içine karışıyor. Karakterler birbirlerinin adlarını haykırıyor, adları bomboş vadilerde yankılanıyor. Doğal olmadığı söylenen, bir anomali olarak görülen eşcinsel aşk neredeyse doğanın çağrısıyla yeşeriyor. Doğa onları kucaklıyor, deniz, toprak ve yazın yakıcı güneşi onları sarmalıyor. Belki kimsenin değil ama doğanın ve tarihin şahitliğinde bir aşk yaşıyor Elio ile Oliver. Birbirlerine ilk açıldıkları sahnenin Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir heykelin altında gerçekleşmesi de o yüzden filmin dünyası içinde anlamlı bir yere oturuyor.

Filmin son bölümünde oğluyla konuşan Bay Perlman, Elio’nun kederini dilediği gibi yaşaması gerektiğini öğütlediği uzun monolog bölümünde şöyle bir cümle kuruyor: “Doğanın en zayıf noktalarımızı ortaya çıkarmak gibi bir huyu vardır”. Elio ve Oliver kültürel alandan uzaklaşınca, uzun bir bisiklet yolculuğu yapıp kendilerini doğanın kucağına bıraktıklarında doğanın çağrısına kulak veriyorlar. Oliver önce günah işlemek istemediğini söylese de, kendisini baştan çıkaran Elio’ya hayır diyemiyor. Annesinin okuduğu kitapta geçen “Söylemek mi, ölmek mi daha iyi?” cümlesinden ilham alarak duygularını açıklamaya karar veren Elio söylemeyi, yani yaşamayı tercih ediyor. Etrafınızı çevreleyen insanlardan, kültürden ve normlardan uzaklaşınca sizden geriye ne kalır diye soruyor Beni Adınla Çağır. Biz Elio’nun gözleri yaşlı yüzüne bakarken, kulağımıza usulca “yaşamı seçin” diye fısıldıyor.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.