Şu An Okunan
İz Sürücü: Tarkovski’nin Çağrısı

İz Sürücü: Tarkovski’nin Çağrısı

Tarkovski sineması uzaydan düşmüş gibi tuhaf, hep yanı başımızdaymış gibi tanıdık bir bölge. Sinemamıza ondan etkilenen bir kuşak egemen olduğundan, bugün onun başyapıtı İz Sürücü’yü (Stalker, 1979) yeniden izlemenin etkisini tarif etmek de filmdeki bölgeyi tanımlamak kadar zor. İz Sürücü MUBI Türkiye‘de yayında.

Bu yazı Altyazı’nın Aralık 2015 tarihli 156. sayısında yayımlanmıştır.

“Neydi o? Bir meteor mu? Kozmik uçurumun sakinlerinin bir ziyareti mi yoksa? Öyle ya da böyle, küçük ülkemiz bir mucizenin, Bölge’nin doğuşuna şahit oldu. Derhal oraya birlikler gönderdik. Geri dönmediler. Sonra Bölge’yi polis kordonlarıyla çevreledik. Belki doğrusu da buydu. Ama, aslında, bilmiyorum…”

İz Sürücü’nün başlangıcında, yani üzerinde parlak sarı yazılarla jeneriğin aktığı boş bar sahnesinden hemen sonra, belki de ‘çok çok uzak bir galakside’ demenin Tarkovskice bir yolu olan bu cümleler akar. Filmin gerçekliğiyle ilgili algımıza ne yapmak istendiği meçhul şekilde, bu cümlelerin “Nobel Ödülü sahibi Profesör Wallace ile yapılan bir röportajdan” alıntı olduğu iddia edilir. Bu yazıda kullanılan pek çok ufak tefek bilgiye kaynaklık eden Geoff Dyer, heyecan verici bir İz Sürücü okuması yaptığı kitabı ‘Zona’da1, bunun Mosfilm’in ısrarıyla, filmde olup bitenlerin Sovyetler Birliği’yle olan muhtemel bağlantısını en baştan reddetmek için eklendiğini söylüyor. Belli ki ‘küçük ülkemiz’ demenin yeterli olacağı düşünülmüş. Ancak 2015 yılında İz Sürücü’yü (muhtemelen ilk defa) izleyen bir izleyicinin deneyimi açısından bakarsak, ki niyetim yazı boyunca bu perspektifi korumak, gerçek bir ödülü almış olan hayalî bir profesöre referans vermek filmin devamında epey yaşayacağımız ikircikli duygunun ilk tohumlarını eker: Profesör Wallace diye biri olabilir mi? Küçük ülke dediği şu eski Sovyet ülkelerinden hangisidir? Bu film Çernobil’le ilgiliydi, değil mi?

Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak (2002) filminin baş karakteri Mahmut’un videoya takıp izlediği troley sekansı dolayısıyla İz Sürücü’yü ve genel olarak Tarkovski’yi kaçınılmaz olarak 2000 sonrası yönetmen kuşağımızın en derin arzularıyla özdeşleştiren bir ‘olağan sinefil’ içinse, başta alıntıladığım cümleler başka bir bağlama mucizevi bir şekilde yerli yerince oturup beklenmedik bir anlam kazanabilir. En azından bana öyle oldu. 2015 yılında, filmi ikinci kez izlerken bu cümlelerin, Tarkovski’nin Türkiye’de bir kuşak için ifade ettikleriyle yüklü olduğunu fark ettim. Özellikle kültürel ortamı düşünüldüğünde küçük bir çevreden ibaret küçük ülkemize 2000’lerde Tarkovski sineması bir meteor gibi düştü. Kozmik uçurumun sakinlerinin bıraktığı bir hediye gibiydi. Bölge gibi yavaş, gizemli, yabancı ve mucizevi; bölge gibi sıradan, tanıdık, bizdendi. Derhal oraya birlikler gönderdik. Geri döndüklerinde anlaşılmaz bir dili konuşuyorlar, o tuhaf yavaşlıkla ve İz Sürücü gibi saplantılı bir şekilde aynı şeylerden bahsediyorlardı. Öyle ki, belki de geri dönmemişlerdi. Belki de zamanında tedbir alıp, etrafını polis kordonlarıyla çevirmeliydik…

İz Sürücü’yü ilk defa, bundan on beş-on altı yıl önce, zihnim ‘sanat sineması’ denen o bölgede ürkek ilk gezintilerini yapıyorken izlediğimde benim için ifade ettiklerini tam olarak hatırlayabilmeyi çok isterdim. Sadece Tarkovski ile değil, temsil ettiği sinemayla da yeni tanışıyordum, Tarkovski gibi filmler çekmek isteyen kuşaktan ise haberim dahi yoktu. Nuri Bilge Ceylan Uzak’ı çekmemişti, önceki filmlerini de ben izlememiştim. Sinemanın bir ya da birkaç adamın varoluş krizlerinin peşinden giden bir sayıklamanın, bir hipnozun emrine verilmesine ilk kez şahit oluyordum. Muhtemelen Yazar’ın dertlerinin de, İz Sürücü’nün onun inançsızlığına karşı duyduğu yataklara düşürücü öfkenin de, Profesör’ün yaşadığı ahlaki ikilemlerin de varlığını heyecan içinde henüz keşfediyordum ve bunların bu yalınlıkla hem de sinema perdesinde ifade edileceğini hiç düşünmezdim. Garip bir şekilde o ilk izlemeden geriye pek az şey kalsa da, zihnime bırakılan imge, o somut his, hep çok canlıydı. Sanki diğer Tarkovski filmlerinin aksine İz Sürücü’yü bir daha izlemeye gerek yoktu, hafızamda bir odada capcanlı duruyordu zaten. Oysa hatırladığım birkaç adamın nükleer bir kazanın ardından boş bir arazide ilerlemesi gibi bir şeydi. Bir de filmin ‘hayatın kendisi’ hakkında olduğu.

HAYATIN KENDİSİ
Gerçekten de Bölge denen ve insanın içinde en derinlerde gizlenen dilekleri gerçekleştirdiği söylenen bu gizemli yere doğru yola çıkan üç kişi, Yazar, Profesör ve İz Sürücü, hayatın farklı duraklarında yaşadığımız ruh hâllerini özetleyen, evrensel bütün kimlikleri bir şekilde temsil eden dertlere sahiptir. Bir şeyin adı konduğu anda yitip gittiğini söyler Yazar; Profesör en derinde yatan o dileklerle ilgili bir karamsarlığa sahiptir; İz Sürücü ise bölgeye duyduğu inancın gücüyle hayatta kalır, bölgenin varlığından başka bir tutkusu, arzu edeceği bir şey yoktur. Öyleyse makinalı tüfeklerle taranmayı göze alarak buraya neden gelmişlerdir? Ya da tembel izleyicinin en başta sorduğu sorunun yanıtını isteyelim biz de: Bölge neyi anlatan bir metafordur? Tarkovski bu soruyu hem filmografisinin bütünündeki tavrıyla, hem de birkaç söyleşisinde açıkça ve tümden reddetse de –elbette hiçbir şey bu kadar basit, üç saate yaklaşan bu hipnotik başyapıt, bu sinema büyüsü de öyle bir tek fikrin hizmetine verilecek kadar kıymetsiz değildir– bölgenin düpedüz hayata karşılık geldiğini ima eder gibi olmuştur. Bu umabileceğimizden de ayrıntılı bir yanıttır elbette ve her şeyi izah etmese de, ziyaretçilerin göze aldığı tehlikeleri de, filme tuhaf bir tutkuyla bağlanan izleyicinin kalbinde duyduklarını da biraz olsun açıklar.

Filmin başından sonuna hiçbir şey mantıklı değildir. Yazar’ın bölgeye olan inancı zaman içinde değişip mutlak bir sinizmden, bir tür imana doğru ilerlese de, vakti geldiğinde o odadan içeri girmek için yanıp tutuştuğunu, bunun için ölümü göze alacağını hiçbir zaman düşünmeyiz. Profesör ise sessiz bir muammadır ama gerçekten Nobel Ödülü peşinde olsa bile, bunun onun için tuhaf bir arazide yapılan bir yürüyüşten kıymetli olmayacağını düşündüren bir bilgeliğe bürünmüştür. İz Sürücü’nün aldığı risk de, ödediği bedel de hepsinden fazladır, Bölge’nin dışında her yerde hapiste gibi olduğunu söyler. Oysa Bölge’de ne bulduğuyla ilgili en ufak bir fikrimiz yoktur, kendisinin dilekleri gerçekleştiren o odaya hiç girmediğini biliriz sadece. Filmin sonunda ulaşacakları yerde hâlâ hiçbir şey yerli yerine oturmamıştır. Mucize kabilinden gördüğümüz şeyler ise pekâlâ (içkiyle ya da imanla) kafası güzel üç adama öyle gelmiş olabilir. Yazar zaten yanlış olduğundan korktukları yöne doğru ilerlerken bir ses tarafından durdurulur (–Sen mi bağırdın? –Hayır, sen bağırmadın mı?). Profesör’ü bir yerde bırakıp kesinlikle öleceklerine ikna olduklarından hemen sonra onun olduğu yere geri dönerler. Ancak İz Sürücü bunun imkânsız olduğunu söyleyip durmasa, zaten nereden nereye gittiklerini takip edemeyen izleyici açısından bu meşhur T.S. Eliot2 mucizesi de hiçbir şey ifade etmeyecektir. Etrafta gördükleri iskeletler, kıyma makinesi denen bir yer, Bölge’nin ne kadar tehlikeli olduğunu söyleyip durur. Oysa o iskeletler savaşta, nükleer bir felakette, binlerce şekilde ölmüş olabilir, kıyma makinesi de içinden yürüyüp gittikleri bir tüneldir.

Peki, allah aşkına, kumaş paçalarına bağlayarak ileri fırlattıkları somunları takip etmelerinin nedeni nedir? ‘Zona’nın yazarı Dyer’ın da dediği gibi, seyirci için filmin kendisi gitgide Bölge’ye dönüşür: İzleyici de, Bölge’ye giren misafirler gibi İz Sürücü’nün dünyasına bir şekilde girer, onun büyüsüne kapılır ve içinde tedirginlikle ilerler. Ama aşırı ciddiyetle yaşanan bu absürd yolculuk, sahiden en çok hayatın kendisine benzer. Bir noktadan diğerine varmak için sahiden çok zamanımız vardır ama bir nedenimiz yoktur. Şunu da atlatırsak, içimizde, en derinde saklı olan arzuların yerine geleceğini umarız. Ancak çoğu zaman arzuları gerçekleştirecek o odadan içeri girmeye niyetimiz yoktur. Zira bazen arzuları gerçekleştirmek için sadece onları gerçekleştirmek gerekir. Bölge’deki ulaşılması zor oda iradenin kendisi midir? Öylece yıllar geçer, birer karakter değil arketip olduklarını düşündürecek şekilde Yazar, Profesör ve İz Sürücü diye anılan üç karakterin tartıştıkları şeyleri tartışıp dururuz: İnsanlık sanat eserleri yaratmak için vardır, der Yazar. Diğer bütün insani etkinlikler içinden bencilce olmayan tek şey budur. Saçmalama diye azarlar onu Profesör. İnsanlar açlıktan ölüyor, aydan mı geldin sen? Bu konuşmalar bir tür sıradan insan olan İz Sürücü’yü hasta eder. Entelektüellerden nefret eder, onların imansızlıkları kelimenin gerçek anlamıyla yataklara düşürmüştür onu. Oysa filmin sonunda birdenbire asıl kendisinin dev bir kütüphaneye sahip olduğunu görürüz. Tarkovski İz Sürücü’de durmadan “Çünkü… İşte.” diye yanıtlar soruları. Yazar bir yerde kafasına dikenli bir taç örüp takar. Mesih midir? Yoksa İz sürücü mü bir tür Mesih’tir? Hem evet hem hayır, hem önemli hem değil.

TARKOVSKİ’NİN ATTIĞI SOMUNLAR
Tarkovski’nin kendisi ise küçük ülkemizde fazla telaffuz edilmekten adı anlamını yitirmiş bir Mesih’tir. Filmin etrafındaki ‘mucizeler’ bu hissi güçlendirir. Çernobil’den önce Çernobil’i betimleyen bir film bu (üstelik Dyer odanın yakınında yapılan telefon konuşmasının sızıntının başladığı 4 numaralı odadan bahsettiğine dahi dikkat çeker). Tarkovski’nin kendisi ve karısı dahil birkaç kişinin çekim yapılan bölgedeki kimyasal atıklar yüzünden ölmüş olduğu da iddia edilir.

Bir sebepten, Tarkovski’nin çağrısı burada, dünyanın her yerinde olduğundan daha çok yanıt aldı. Örneğin başka bir ülkede Neden Tarkovski Olamıyorum… (2014) diye bir film çekilebileceğini sanmam. Bunun nedenleri arasında Doğu ile Batı arasındaki kadim ayrımların da olduğuna kuşku yok. Örneğin Dyer filmin başında İz Sürücü’nün karısının serzenişinde bir Dostoyevski twist’i olduğundan dem vurur. “Kendini düşünmüyorsan karını ve çocuklarını düşün.” Ona göre normal olan, bir adamın sadece kendisini düşündüğü için karısından azar işitmesidir. Oysa burada, Doğu’da, neredeyse artık duymayacağımız kadar tanıdık bir repliktir bu.

Tarkovski sineması uzaydan düşmüş gibi tuhaf, hep yanı başımızdaymış gibi tanıdık bir bölgeydi. Bugün İz Sürücü’yü yeniden keşfetmek zordur çünkü sinemamıza ondan etkilenen (ve elbette ondan etkilenen filmlerden etkilenen) bir kuşak egemen oldu. Örneğin, haklı olarak sinema tarihinde bir zirve olarak anılan troley sekansı başta olmak üzere pek çok yerde durmadan gördüğümüz kameraya kafalarının arkasını gösteren adamlara çok alıştık. Ya da birdenbire belirip kaybolan dipsiz bir kuyunun üstündeki ışık oyunlarının bir benzerini, belki daha güzelini, Semih Kaplanoğlu’nun Bal’ından (2010) hatırlıyoruz. Doğanın içinde ilerlerken bir yandan da kendi içlerindeki odalarda yolculuk eden bu adamların, bu “güzel ruhların” o yaralı ve melankolik hâlleri, çok iyi tanıdığımız, hatta artık başka türlüsünü bilmediğimiz bir şey hâline geldi. Tarkovski’nin attığı somunu takip eden yönetmenler, İz Sürücü’nün yazarın yanındaki güzel kadını Bölge’ye almaması gibi (“Sen git, bir şey açıklayacağım” der İz Sürücü. Kadın gider ve sonra geçen iki buçuk saat boyunca aslında hiçbir şey açıklanmayacaktır) kadınları da bölgelerine hâlâ pek sokmuş değiller. Doğu’nun ritmiyle ilerleyen, Tarkovski büyüsünü hissettiren filmler izlediysek de, elbette bir İz Sürücü daha görmüş değiliz. Yine de, İz Sürücü’yü bugün bir kez daha izleyince, nasıl bir mucizeyle karşı karşıya olduğumuz da, gönderdiğimiz öncü birliklerin duyduğu sadakat de açıkça görülüyor.

Yazar, Bölge’ye girmeden hemen önce “Dünyayı demirden kurallar idare eder” diye şikâyet ediyordu. “Bu çok sıkıcı bir şeydir. Kurallara karşı gelinmez, kurallar karşı gelinmeyi bilmez.” Sinemayı da demirden kurallar idare eder. Kurallar karşı gelinmeyi bilmez. Ama İz Sürücü mucizelerle dolu bir filmdir. Kerameti kendinden menkul, kendi kendini yaratan, mucize olduklarını söylediklerinden öyle olduklarına inandığımız mucizeler…

NOTLAR
1 Geoff Dyer, Zona (İstanbul: Everest Yayınevi, 2014)

2 Bu sahne akla ister istemez T.S. Eliot’ın ‘Dört Kuartet’inde geçen dizeleri getirir: “Geri kalmayacağız araştırmaktan ve bütün araştırmalarımızın sonu, yola çıktığımız yere varmak ve orayı ilk kez tanımak olacaktır.” İfadesine sık sık ihtiyaç duyduğumuz bir durumdur bu. Bir yeri varılan yer yapan şey ona içkin değildir, deneyim dönüştürür. İz Sürücü bu duyguyu en iyi anlatan filmlerin başında gelir.

 

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.