Şu An Okunan
Altın Portakal Günlükleri 2020 #5

Altın Portakal Günlükleri 2020 #5

57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ödül yarışı giderek hızlanıyor. Son iki gününe girilen festivalde 8 Ekim günü Orçun Benli’nin Gelincik ve Tankut Kılınç’ın Dersaadet Apartmanı filmleri dünya prömiyerlerini gerçekleştirdi. 

Festivalin beşinci gününde seyirciyle buluşan ilk film, Bu Son Olsun (2012) ve Gulyabani (2014) filmleriyle tanınan Orçun Benli’nin son filmi Gelincik’ti. Gelincik, ’90’lı yıllardaki faili meçhul cinayetlerin sorumlularından birisinin zihnine taşıyor seyircisini. Filmin ana karakteri eski polis memuru Ayhan’la (Kaan Yıldırım) teşkilattan ayrılıp inzivaya çekilmek üzere eski dağ evine doğru giderken tanışıyoruz. Filmin bugün ve geçmiş arasında mekik dokuyan senaryo kurgusu Ayhan’ın karanlık geçmişini görünür kılmaya başlıyor. Bir yandan karakterin geçmişte büyük bir soğukkanlılıkla gerçekleştirdiği yargısız infazları diğer yandan filmin şimdiki zamanında Ayhan’ın yaşadığı korkuyu takip ediyoruz. Filme gizemli biçimde dâhil olan Karadayı’nın (Ahmet Mümtaz Taylan) tetiklediği paranoyayla Ayhan’ın zihninde (ve tamamen onu takip eden Gelincik’in anlatısında) yavaş yavaş bugün ve geçmiş, gerçek ve hayal arasındaki sınırların bulanıklaşmaya başladığını görüyoruz.

Orçun Benli’nin filmi, özellikle ilk yarım saatinde -Ahmet Mümtaz Taylan’ın seyirciyi ikircikte bırakan oyunu ve senaryodaki paralel akışın önemli katkılarıyla- kurduğu psikolojik gerilim atmosferiyle bu türün temel dayanak noktalarından merak ve erteleme duygularını ayakta tutmayı başarıyor. Ancak film, sonundaki her şeyi açıklayan “ters köşe”ye katkı yapmak uğruna başta sorduğu soruları cevapsız bıraktıkça merak duygusu dağılmaya, erteleme hissi gücünü yitirmeye başlıyor. Filmin final bloğunda her türlü anlatısal sınırın çöktüğü, sanrıyla gerçek arasındaki ayrımın yitirildiği kaos bölümünün içinden çıkıldığı anda her şeyi açıklayan büyük hakikate varılana kadar filmi taşıyan temel dayanakların gücünü çoktan yitirdiğini görüyoruz. Sonda açıklanan hakikatin ilginçliği de 2020 yılında hâlâ bir buluş vaat ediyor mu, tartışma konusu. 

Öte yandan Gelincik’in geçmiş ve bugün arasında gidip gelen senaryosunda karakterin geçmişi ve yaşadıkları hakkındaki gerçekler açıklandıkça filmin yitirmeye başladığı merak duygusunun yerini bir politik angajman almaya başlıyor. ’90’lı yılların Türkiye’sinin, dönemin sol örgütlenmesi ve Kürt halkı üzerinde bıraktığı karanlığı, bu insanlık suçlarının zanlılarının birinin gözünden izliyoruz bu hikâyede. Beyaz torosların, kimliği bilinmeyen ama “örgüt üyesi” olduğundan emin olunan gençlerin, yargısız infazların, işkence evlerinin dünyasını, o dünyanın yaratıcılarından birinin paranoyası üzerinden takip ediyoruz. Filmin politik olarak sorunlu hâle gelen yeri de burası. Zira neredeyse tamamen karakterin zihniyle kısıtlanmış bu dünyaya bir noktada mesafe almayı, ona dışarıdan bakmayı tercih etmeyen film anlatmak istediği anti-kahraman hikâyesinin işlemesine imkân tanıyacak pencereyi asla açmamış oluyor. Günün sonunda ’90’lı yılların işkence suçlusu polislerinden birisinin yaşadığı travmaları izlediğimiz bir hikâyeden ibaret kalıyor film. Buna hâlâ ihtiyacımız var mı, soru konusu şüphesiz.

8 Ekim Perşembe günü festivalde dünya prömiyerini gerçekleştiren bir diğer filmse Tankut Kılınç’ın ilk uzun metrajı Dersaadet Apartmanı’ydı. Kılınç’ın filmi son 10-15 yılımızı domine eden bir gerçekliği, Yeni Türkiye çılgınlığını konu ediniyor. Odak noktasında ise kentsel dönüşüm, kent kültürüne ait kamusal alanların korunması, hızla yaşanan sınıfsal erozyon gibi konular var. ABD’de yaşayan ve çok önemli bir fizik profesörü olan Altan’ın ailesini kaybetmesinin ardından çocukluğunun şehri İstanbul’a dönüşünü izliyoruz. Moda’da, tarihî bir apartmanda oturan, üst-orta sınıf bir ailenin çocuğu karakterimiz. Bisiklet meraklısı, doğa âşığı, sanatsever ve duyarlı biri. Altan’ın bembeyaz, tartışmasız biçimde iyiyi temsil eden karakterinin karşısındaki her şey ise katıksız olarak kötüyü temsil ediyor. İstanbul’a şöyle bir uğramış herkesin aşina olacağı inşaat görüntüleri, devasa beton yığınları, şehri istila eden hafriyat kamyonları, çakal müteahhitler, çıkarcı vatandaşlar… Altan, ona destek veren bisikletçi dostları ve radyodaki bir ses dışında herkesin ve her şeyin kötüyü temsil ettiği bir dünya kuruyor yönetmen. 

Tankut Kılınç’ın 8 yıl gibi uzun bir süre emek vererek, şahsi duygularla ve büyük ölçüde gerçek olaylara, o olayları bizzat yaşayan (filmde kendisini canlandıran bisikletçi Gürsel Akay gibi) insanları filmde oynatarak yer verdiği filminin bir türlü kuramadığı hakikat duygusu biraz da buradan kaynaklanıyor. Filmin göz devirten sembolist anları, bir kakafoni yaratmaya çalışırken grotesk bağırtılara dönüşen şehir görüntüleri, neredeyse hiçbir anda işlev kazanamayan amatör oyunculuk performansları ve kolaycı hikâye örgüsü belli dinamiklere hizmet eden bir anlatıdan çok artık duymaktan bıktığımız bayat, faydasız bir serzenişin 90 dakikaya yayılmış hâli olmaya mahkûm ediyor filmi. Filmin sonundaki ümitvar ton, en az filmin kendisi kadar şaşırtıcı ve nafile bir çaba hâline geliyor dolayısıyla. Dersaadet Apartmanı, genel olarak güçlü bir sinema duygusunun pek kolay bulunmadığı Ulusal Yarışma seviyesinin bile çok uzağında, kişisel ve amatör bir çaba olmakla kalıyor maalesef. 

Altın Portakal’da Ulusal Yarışma yarın düzenlenecek Fikret Reyhan’ın Çatlak ve Derviş Zaim’in Flaşbellek filmleriyle son bulacak. Ödüller ise cumartesi akşamı düzenlenecek kapanış töreninde dağıtılacak.

<<<

>>>

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.