Şu An Okunan
Erdem Tepegöz ile Gölgeler İçinde Üzerine Söyleşi: ‘Bildiğimiz Gerçek ve Daha Sonrası’

Erdem Tepegöz ile Gölgeler İçinde Üzerine Söyleşi: ‘Bildiğimiz Gerçek ve Daha Sonrası’

Erdem Tepegöz

Erdem Tepegöz’ün yeni filmi Gölgeler İçinde, zamanı ve mekânı belirsiz bir distopik evrene, çalışmanın tek yaşam formu olduğu bir dünyaya götürüyor seyircisini. Yönetmenle günümüzde bir distopya öyküsü kurmanın imkânlarını, filmin çekim macerasını ve bugüne kadarki festival yolculuğunu konuştuk.

Söyleşi: Ekrem Buğra Büte

Erdem Tepegöz, ilk uzun metrajı Zerre ile dikkat çekmiş ve gelecek projeleri için merak uyandırmış bir yönetmen. Başrolünde Jale Arıkan’ın yer aldığı, kadrolu bir iş hayali kuran Zeynep’in bir yandan geçim sıkıntısı ve işsizlik bir yandan da sağlık sorunlarıyla uğraşmasını konu eden Zerre, ortaya koyduğu incelikli karakter çalışması ve anlatısını yerleştirdiği sınıfsal bağlamın sahiciliğiyle oldukça beğeni toplamıştı. Tepegöz yeni filmi Gölgeler İçinde’de yine tek bir karakterin peşinde bir anlatıyı takip ederken bu kez arka planına çok daha geniş bir bağlam ekliyor ve bir distopya anlatısı kuruyor. Zamanını ve mekânını bilmediğimiz bir maden ocağında, modern bir kölelik hayatı yaşayan bir grup insanın hayatına Numan Acar’ın hayat verdiği ana karakterin gözünden tanıklık ediyoruz. 

Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl 42. Moskova Uluslararası Film Festivali’nde yapan Gölgeler İçinde buradan Jüri Özel Ödülü’yle dönmüştü. Film Türkiye prömiyerini yaptığı 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ise toplam beş ödül kazandı ve ardından dünyanın farklı bölgelerindeki film festivallerini dolaştı. Gölgeler İçinde’nin vizyon yolculuğu ise bu hafta başlıyor. Bu vesileyle yönetmen Erdem Tepegöz’e filmin ortaya çıkma koşullarını, bir distopya öyküsü kurmanın zorluklarını ve filmin seyirciyle buluşma sürecini sorduk.

İlk uzun metrajınız Zerre (2012), Türkiye sinemasının son döneminde örneklerine daha sık rastladığımız, sınıfsal çelişkilere dayalı karakter odaklı bir anlatıyı takip ediyordu. Gölgeler İçinde ise sinemamız için görece taze diyebileceğimiz bir türe, distopyaya yöneliyor. Böyle bir film yapma fikri nasıl ortaya çıktı? 

Sosyal temalı hikâyeler uzun yıllardır araştırdığım bir alan, toplumsal sınıfları okudukça ve inceledikçe sinemasal açıdan kullanılması gereken çok fazla çatışma ve giz olduğunu fark ettim. Bu çatışmayı ve sınıfları farklı bakış açısı ile nasıl sinemaya aktarabilirim sorgulaması, beni bu türde eser üretebilir miyim cüretine itti. Distopya ve bilimkurgu evreninin, bir laboratuvar olarak kullanılabileceğini ve bazı sınıfsal, toplumsal sorunlar için ilgi çekici bir yapı olabileceğini düşünüyorum. Genelde bildiğimiz klişe bilimkurgu kalıpları yerine bu türün sınıf çelişkileri ve benzer kavramlar için farklı bir araç olup olamayacağını denemek istedim. Aslında izleyicinin içinde yaşadığı yapılara uzaktan bakma ve deney alanı gibi gözlemleme fırsatı verdiği için beni heyecanlandırdı diyebilirim. Bu açıdan Zerre‘deki gibi tek bir karakterdeki benzer sorunları, kendi mücadelesi olan bir sınıfın sıkışmışlığı üzerinden distopik bir evrende anlatmak istedim.

Distopya, Türkiye sinemasında örneklerine çok sık rastlamasak da kendi konvansiyonlarını fazlasıyla üretmiş bir alan. Dolayısıyla yeni bir söz söylemenin çok kolay olduğu bir tür değil. Hem senaryo yazım hem de çekim aşamasında türün geleneğiyle nasıl bağlantılar kurdunuz? Özgün bir ses üretebilmek için nelere dikkat ettiniz? Bu bağlamda filmin ilham kaynaklarından bahsetmek ister misiniz?

Evet en çok korktuğum şey belki bu handikaplardı. Ne kadar kaçsanız da türün girdaplarına maalesef kapılabiliyorsunuz. Ben de ne kadar kaçsam da kısmen etkilendiğimi, kapıldığımı fark ediyorum. Ama en büyük zorluk o biçimsel dünyayı yaratırken kendi kodlarını, ritüellerini, düşünme ve davranış biçimini geliştirmeye çalışmak. Bunun için birçok kaynaktan yararlanmaya çalıştım. Başlarda Rus bilimkurgu edebiyatı beni çok etkilemeye başlamıştı ama bu durumun fark etmeden öyküye sızan bir replikaya dönüştüğü noktada antropolojik metinleri araştırmaya başladım. Ve aslında kabilelerin veya farklı toplumsal sınıf ritüellerinin oldukça bilimkurgusal olduğunu fark ettim. Bu açıdan Gölgeler İçinde’deki topluluğu kendi yaşama biçimleri, alışkanlıkları ve sistemleri olan, antropolojik olarak incelenebilecek bir toplum gibi inşa etmeye çabaladım.

Gölgeler İçinde

Distopya yapısı gereği üretildiği döneme yönelik ideolojik söylem üretme üzerine kurulu bir tür. Bir yandan güncel bir söylemi üretirken bir yanda da bağlamı evrensel, zamansız bir çerçevede tutmak için nasıl bir denge vardı aklınızda?

İnanılması güç ütopik ve distopik eserler bile aslında üretildiği dönemden ilham alarak evrensel bir boyuta kapı açıyorlar. Bu açıdan bir eserin yaratıcısı kadar, onun yaşadığı dönem ile de yorumlanması gerektiği kanaatindeyim. ‘Yazan’, ‘izleyen’ gibi aslında ‘yazdıran’ diye üçüncü bir değişkenin ve gözlemcinin varlığı genelde görmezden gelinir. Yazdıran hem zaman-mekân olarak hem de kolektif bilinçaltı gözlemleri olarak karşılık bulabiliyor. Bu açıdan kendi gözlemlerimi bir soruya indirgersem o ‘Neyin içindeyiz?’ sorusu olarak karşılık bulurdu. Bunu politik düzlemde veya mikro aile içerisinde veya yaşadığımız hayatın cevapsızlığı için sorgulayabiliriz. Pandemi süreci de bir şeyin içinde olmamızı zorunlu kılarken ekonomik sistemler de ötesini bir türlü öngöremediğimiz bir kapalı sistemi betimliyor. Örneğin dijital para ve coin kavramı hâlâ çıkışını ve duvarın arkasını bilmediğimiz bir yapı. Bu açıdan Gölgeler İçinde de üretildiği dönemin kodlarını yorumlarken, onu başka bir bakış açısı ile başka bir boyut içinde gözlemlersek ne düşünürdük fikriyle şekillendi. Aslında bildiğimiz ‘gerçek’, şimdiye kadar öğrendiğimiz ‘gerçeklik’tir. Filmde de asıl denge bu iki ‘gerçek’ arasında gidip geliyor. ‘Ya sonra?’ sorusu her seferinde kendi yeni gerçeğini oluşturuyor.

Filmde bir tür toplumsal gerçeklik kaybı yaşayan bir grubun içinden çıkan bir isyancının hakikate ulaşma çabasını izliyoruz. Bu çabanın tek taşıyıcısı ise isyan oluyor. Filmin günümüzde işaret ettiği anlam dünyasını da hesaba katarsak, ümit ve isyan arasında bir bağ görüyor musunuz?

Genelde bu iki tarihî kavram arasında bağlantılılarmış gibi bir algı var ama ben direkt bir bağ olmadığı kanaatindeyim. Tabii ki bu benim şahsi gözlemim. Çok kavramsal ve derin konular. Ümit biraz yazgıyı beklemek, olasılıklardan birine bel bağlamak gibi yazgısal ve sahte bir güven alanı oluşturuyor; halbuki isyan artık yazgıyı değiştirme bilincine ulaştığında ve bazen kaybedecek bir şeyin olmadığında ortaya çıkan bir hareket biçimi. Belki bir düşüncenin veya hareketin dışarıya taşması ile hakikate ulaşması için gereken güçlü bir ifade gibi. Ümitsizlik, isyana daha yakın bir kavram. Filmde de aynen bu şekilde gözlemliyoruz. Kahramanın fabrikanın yapısını öğrenme ümidi isyana neden olmuyor. Yazgısını değiştiremeyeceğine dair ümitsizliği bir isyana dönüşüyor. 

Gölgeler İçinde

Gölgeler İçinde’nin dünyasında hem hikâye hem de atmosfer bakımından mekânsal gerçeklik önemli bir yer teşkil ediyor. Sıklıkla mekânın gizemini, verdiği ve vermediği anlamları çözmeye çalışıyoruz. Filmin çekim mekânını nasıl belirlediniz? Çekimler açısından zorlu bir yer miydi? 

Filmi Gürcistan’ın Chiatura adlı sadece fabrikalar ve madenlerden oluşan bir kasabasında çektik. Mekânın senaryo aşamasında da başrol gibi bir görev üstlenmesi aslında beni en çok düşündüren konuydu. Çünkü gerçekten yaşayan bir organizmaymış hissi, izleyicinin bu dünyaya inanması açısından çok elzemdi. Mekânı ilk gördüğümde görsel olarak çok etkilenmiştim ama asıl beni heyecanlandıran şey bu bölgede yıllardır çalışan gerçek fabrika işçilerinin aynen filmdeki gibi bu bölgeden hiç çıkmadan fabrikalarda madenlerden çıkan taşı yıkayarak bir ömür geçirmiş olmalarıydı. Yaptıkları işin teknik kısmı hariç hiçbir detay bilmiyorlardı. Ne için buradalar ve dış dünyada ne var diye sorgulamadan sabah akşam bir çark gibi aynı kapanın içindelerdi. Aynen filmdeki işçiler gibi. Ayrıca çekim yaparken bir taraftan çalışan devasa fabrikalar en büyük zorluk olarak karşımıza çıkmıştı. Teknik ekibin çok zorlanmalarına rağmen alanında profesyonel isimler olmaları ve gerçekten canla başla çalışmaları sayesinde o bölgeden iyi bir görsel malzeme ile çıkabildiğimizi düşünüyorum.

Film Altın Portakal’daki Türkiye prömiyeri sonrası özellikle teknik alanlardaki özeniyle oldukça beğeni toplamıştı. Jüri de görüntü yönetimi, müzik ve sanat yönetimi gibi alanlarda Gölgeler İçinde’yi ödüllendirdi. Filmi görsel ve işitsel olarak kurguladığınız hâline kıyasla aklınızdakileri ne kadar gerçekleştirebildiniz? Çekim şartları ve film ekibinin dahli süreçte ne kadar belirleyici oldu?

Teknik olarak seyirciyi o fabrikada çalışan bir işçi gibi rahatsız edecek bir görsel ve işitsel yapı kurmak istiyordum. Görüntülerin maden fabrikaları gibi kirli bir estetiğe sahip olması, makinelerin korkutucu uğultusu, sürekli uzaklardan gelen fabrika çalışma sirenleri o bölgeyi daha algısal deneyimleme imkânı sunmalıydı. Bu tabii sadece benim tasavvurumla olmasından öte teknik ekibin ve yapımın ön hazırlığını iyi yapması ile gerçekleşebildi. Bu açıdan görüntü yönetmenim Hayk Kirakosyan ve sanat yönetmenim Armen Ghazaryan çok başarılı ve koordineli bir çalışma gösterdiler. Mekânların birçoğunda prova yapma fırsatımız olmamasına rağmen, ne yapmak istediğimiz üzerine çok fazla ön çalışma ve hazırlık yapmıştık. Bölgenin zorlu bir yapısı olmasının handikaplarını, film ekibinin gerçekten başarılı emekleri sayesinde atlattık ve bu görsel evreni kurabildik.

Gölgeler İçinde

Filmin anlatısında önemli bir rol üstlenen bir başka unsur ise Numan Acar’ın oyunculuğu. Rol ve hikâyenin getirisi olarak oldukça bedensel bir performans ortaya koyuyor. Konuşmasından, diyaloglardan çok fiziksel bir eylem içindeyken, bedensel bir hareketlilik içerisinde izliyoruz kendisini. Hikâyeyi kurgularken bu sizin için ne kadar önemliydi? Numan Acar’la karaktere çalışırken özellikle dikkat ettiğiniz kısımlar nelerdi? Rol için başından beri aklınızda olan isim o muydu?

Ana karakteri biraz donuk, robotlaşmış, tek tip bir üslupta kurmak istiyordum. Biraz o sınıra yakın kurgulamak en baştan beri aklımda olan bir karakter detayıydı. Seyircinin hikâyedeki karakter ile özdeşleşmesi yerine biraz yabancılaşma duygusunun öne çıkmasını planlıyordum. Suratı ve ifadesi güçlü, biraz hayvani bir bedensel performans içindeyken duyguları veya oyunculuk performansı olarak daha robotik bir eylem kalıbını çizmek istiyordum. Başrolümüz projeye geç dâhil oldu ve programının yoğunluğu nedeniyle maalesef yoğun bir ön hazırlık ve prova yapma şansı bulamadık.

Son olarak katıldığınız festivallerde seyircinin şu ana dek filmi nasıl karşıladığından ve vizyon beklentilerinizden bahsetmek ister misiniz?

Vizyondan açıkça hiç beklentim yok. Artık vizyona çıkmak sinemacılar için, en iyi müzisyenlere bile sorulan ‘peki kasedin var mı’ sorusu gibi bir anlam kazanıyor. Salon bulmak ve seyirciyi salonlara getirmek artık çok zor. Film festivalleri daha büyük önem arz etmeye başladı bu süreçlerde. Gölgeler İçinde tür sinemasına yakın üslubu nedeniye, festival yolculuğunun zor geçeceğini göze alarak, festival beklentimin fazla olmadığı bir iş olmuştu ilk tasarımlarda. Ama filmin tahmin etmediğim kadar yoğun bir festival yolculuğu oldu. Şu ana kadar on sekiz ülkede gösterilmesinin ve aldığı ödüllerin kaygılarımı boşa çıkardığını itiraf etmeliyim. Belki de biraz derdi olan ve toplumsal sorunlara değinmek isteyen bir bilimkurgunun, tür sınıflaması dışında konumlanması ile alakalı olabilir. Çünkü gittiğim festivallerde en tartışmalı, yoğun soru-cevap ve basın gösterimleri Gölgeler İçinde için gerçekleşiyordu. Bu açıdan Gölgeler İçinde‘nin yolculuğu beni yeni projelerimde risk almam için tekrar cesaretlendiriyor. 


Gölgeler İçinde, 24 Eylül’den itibaren sinemalarda.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.