Şu An Okunan
Berlinale Günlükleri 2020 #2

Berlinale Günlükleri 2020 #2

Todos os Mortos

Çarşamba akşamı itibariyle, Berlinale’nin ana yarışmasındaki filmlerin büyük bölümü izleyici karşısına çıkmış durumda. Cumartesi akşamı verilecek ödüller öncesinde Altın Ayı tahminleri de şekillenmeye başladı.

Marco Dutra ve Caetano Gotardo’nun birlikte yönettiği Todos os Mortos (All the Dead Ones) 19. yüzyılın sonunda, Brezilya’da köleliğin kaldırıldığı dönemde geçiyor. Parlak günleri geride kalmış toprak sahibi Soares ailesiyle yanlarında uzun süre çalışmış Afrika asıllı Ina etrafında kurulan öykü, ilk etapta sade bir kolonyalizm eleştirisi gibi görünüyor. Ina iki yıldır ayrı kaldığı kocasını ümitsizlik içinde beklerken, bir yandan da Soares ailesinin teklifini geri çeviremiyor ve ihtiyar Bayan Romilda’yı sağlığına kavuşturmak adına, atalarının inançları doğrultusunda bir ayin gerçekleştiriyor. Hikâye giderek mistik bir boyut kazanırken, yönetmenler ses kuşağındaki beklenmedik tercihleriyle her şeyi büyük bir incelikle günümüz Brezilya’sına bağlıyorlar. Sömürgeci kültürün bir gecede tarihe gömülmediğini, dahası yüz yıl sonra hâlâ sokakları dolaşan bir hayalet olduğunu etkileyici bir görsellik, kurgu ve ses tasarımıyla ortaya koyuyor Todos os Mortos. Hiç kuşkusuz yarışmanın en hayranlık uyandırıcı filmlerinden biri.

İkiz kardeşler Damiano ve Fabio D’Innocenzo’nun ikinci uzun metrajı Favolacce (Bad Tales) Roma’nın banliyölerinde, bir yaz tatilinde ve takip eden sonbaharda geçen bir dram. Bir gün küçük bir kızın günlüğünü bulduğunu ve sayfaları çevirdikçe kızın hayatını hayal etmeye başladığını söyleyen bir üst sesin anlatımıyla başlayan film, ardından bizi bir dizi sorunlu banliyö ailesiyle tanıştırıyor. D’Innocenzo Kardeşler’in duygularını ifade etmekte zorlanan babalar, çocuklarıyla iletişim kurmakta zorlanan anneler ve ilk duygusal deneyimlerinde tökezleyen çocuklar etrafında ördükleri senaryo şiddete yatkın, mutsuz ve çıkışsız bir banliyö tablosu çiziyor. Filmin yer yer dramatik, yer yer komik hikâyesi boyunca alttan alta kendini hissettiren gerilim ise, sarsıcı bir finale doğru ilerliyor. Yönetmenlerin filmi tanımlarken başvurdukları “Amerikan Güzeli’nin içinde ne Amerika ne de güzellik olan versiyonu” ifadesi, Favolacce’den ne beklemeniz gerektiği konusunda son derece isabetli bir tanım. Bu arada, yarışmadaki diğer İtalyan filmi Volevo Nascondermi’de fiziksel olarak tanınmaz hâlde rol alan Elio Germano’nun bu filmde de başrollerden birini üstlendiğini ekleyelim.

Eliza Hittman’ın prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü’yle dönen Never Rarely Sometimes Always’i, yarışmanın en güzel sürprizlerinden biri. Bir okul müsameresiyle ve ardından gelen klasik okul zorbalığı sahneleriyle başlangıçta ezbere bildiğimiz bir yolu takip edecek tipik bir Amerikan bağımsızı izlenimi bırakan film, başkarakteri Autumn’un kuzeni Skylar’la birlikte, istenmeyen bir hamilelik yüzünden Pennsylvania’dan gizlice New York otobüsüne atlamalarıyla boyut değiştiriyor. On altı-on yedi yaşlarındaki iki kuzenin yalnızca birbirlerine güvenerek çıktıkları yolculuk, arka plana muhafazakârlık, para ve erkeklik egemenliğindeki günümüz ABD’sinin karamsar bir portresini yerleştiriyor. Büyük ölçüde yakın planlarla çalışmasına rağmen Hittman, iki başkarakteriyle arasına nerede mesafe koyması gerektiği konusunu çok iyi çalışmış. Kahramanlarının duygusal ve fiziksel olarak geçtikleri zorlukları soğukkanlılıkla ama şefkatle aktaran film, Autumn’un bu noktaya nasıl geldiğiyle ilgili soruları cevapsız bırakarak da çok yerinde bir tercih yapıyor ve esas önemli olana, yani genç kızın bugününe odaklanmamıza olanak tanıyor. Eleştirmenlerin büyük beğenisini kazanan ve Screen Daily’nin geleneksel yıldız tablosuna en tepeden giriş yapan Never Rarely Sometimes Always’i jürinin de görmezden gelmeyeceğini tahmin etmek zor değil.

Sally Potter’ın Javier Bardem ve Elle Fanning’i bir araya getiren yeni filmi, New York’u mesken tutan bir diğer dram. The Roads Not Taken, yaşadığı travmatik deneyimlerin etkisiyle ruh sağlığını yitiren, bakıma muhtaç bir adam hâline gelen yazar Leo ile onu dişçiye ve göz doktoruna götürmeye çalışan gazeteci kızı Molly’nin yirmi dört saatine odaklanıyor. Leo’nun zihni sürekli farklı dönemlere ve muhtemelen yazdığı romanlara kayarken Molly onu günümüz gerçekliğine çekmeye, bugünde tutmaya çalışıyor. Ancak ne yazık ki Potter’ın senaryosu son derece yüzeysel. Travmatik geçmiş, baba-kız ilişkisi, bir ara devreye giren eski eş hep ilk akla geldikleri şekliyle, birer fikir olarak kalmış sanki senaryoda. Aynı şekilde diyaloglar da ya zaten gördüğümüz şeyleri tekrarlıyor ya da yönetmenin bilmemizi istediği şeyleri bize eğreti bir şekilde açıklamasının aracı oluyor. Tüm bunlar, iyi bir performans ortaya koymaya çabalayan oyuncuların da elini kolunu bağlıyor elbette. The Roads Not Taken’ın yarışmanın en zayıf filmlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Gelelim yarışmanın en tartışmalı filmine: Ilya Khrzhanovskiy ve Jekaterina Oertel’in birlikte yönettikleri DAU. Natasha, mükemmel insanın yaratılmaya çalışıldığı gizemli bir Sovyet enstitüsünün kantininde çalışan Natasha’nın öyküsünü anlatıyor. Natasha ile kendisinden çok genç iş arkadaşı Olya’nın aşk ile nefret arasında gidip gelen ilişkisini, her gün kantine gelen bilim insanları ve askerlerle kurdukları ilişkileri izliyoruz uzunca bir süre. Ilya Khrzhanovskiy’nin Stalin dönemi SSCB’sine dair yıllar süren bir çalışmayla kurduğu devasa bir sette çekilmiş olan film, birçok filmden ve farklı sanat işlerinden oluşan çok kapsamlı bir projenin parçası. Nitekim Ilya Khrzhanovskiy’nin Ilya Permyakov’la birlikte çektiği 355 dakikalık DAU. Degeneratsia (DAU. Degenration) da festivalin ‘Berlinale Special’ bölümünde izleyiciyle buluşuyor. İnsan ilişkilerindeki şiddeti ve acımasızlığı Fassbinder tarzı bir çıplaklıkla resmeden DAU. Natasha’nın son bölümünü oluşturan sorgu ve işkence sekansı izleyiciyi fazlasıyla huzursuz ederken, göstermenin ahlakı üzerine soruları da beraberinde getiriyor. Tüm bunlara ek olarak, filmin politik pozisyonu da ayrı bir tartışma konusu. Pek çok eleştirmenin Lars von Trier filmlerini andıran bir duygusal manipülasyon olarak gördüğü DAU. Natasha, DAU projesinin tamamı bağlamında kuşkusuz daha sağlıklı değerlendirilebilecek iddialı bir yapım. Ancak her halükârda, Khrzhanovskiy ve Oertel’in etkileyici mizansenlerine, uzun planlarına, oyuncu yönetimlerine ve Jürgen Jürges’in ustalıklı görüntü yönetimine kayıtsız kalmak mümkün değil.

Festival sona yaklaşırken, henüz izleme fırsatı bulamadığımız Hong Sang-soo imzalı Domangchin Yeoja (The Woman Who Ran) ve Nina Hoss ile Lars Eidinger’i bir araya getiren Schwesterlein’ın (My Little Sister) yanı sıra, Tsai Ming-liang’ın merakla beklenen Rizi’si (Days) ve Muhammed Resulof’un Sheytan Vojud Nadarad’ı (There is No Evil) da ödül töreninde adı geçebilecek filmler arasında görünüyor.

Berlinale Günlükleri 2020 #1 >>>

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.