Şu An Okunan
Joachim Trier ile Tekrar Üzerine Söyleşi: ‘Herkes Her Şeyi İstiyor’

Joachim Trier ile Tekrar Üzerine Söyleşi: ‘Herkes Her Şeyi İstiyor’

Joachim Trier

2007 yılında İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale’ye uzanan Tekrar’ın Norveçli yönetmeni Joachim Trier ile film üzerine söyleştik.

Söyleşi: Senem Aytaç


Advertisement

Bu söyleşi, Altyazı’nın Haziran 2007 tarihli 63. sayısında yayımlanmıştır.


Tekrar (Reprise, 2006) alaycılıkla romantizm arasında kalmış genç bir kuşağı anlatıyor. Her şeyin daha önceden yapılmış olduğu hissinden gelen bir sinizm bu neslin temel sorunu gibi görünüyor. Filmi yaparken zihninizde böyle bir fikir var mıydı?

Tekrar birçok yerde bir kuşak filmi olarak algılandı. Ben filmlerime kesin olarak belirlenmiş temalarla başlamıyorum, ama içinde bulunduğum koşullar ister istemez belirli temaları öne çıkarıyor. Ben de bu filmdeki karakterlerin yaşlarındayken, olaylara aşırı ironik bir yaklaşımla bakardım. Ama Tekrar’ın kahramanları yeni bir kuşağın parçası. Bir nevi ciddiyet özlemi içindeler, ironiden kurtulmak istiyorlar. Bunun yaşla da ilgisi var. 20’li yaşların başında, bir tür kimlik arayışında oluyorsunuz. Ben de karakterlerin bu yönleri üzerine sorular sormak istedim.

Filmde karakterlerden biri “ironik punk hızla sinik bir ticari tutuma evrildi,” diyor. Bu karakterlerin punk kültürüyle ilişkisini nasıl görüyorsunuz?

Punk’ın benim hayatımda çok etkisi var. Ama sadece punk’tan ve onun kuralları yıkma düşüncesinden değil, örneğin cazdan da etkilendim. Eskiyle yeniyi bir araya getirme çabası diyebiliriz buna. Biraz Fransız Yeni Dalgası gibi… Yeni Dalga’nın öykü anlatımındaki oyunbazlığı hep ilgimi çekmiştir. Ayrıca, İskandinavya’da doğrudan doğruya ‘asi’ olmaya denk düşen bir politik duruş geleneği yok. Punk, hippilerin politik romantizmlerine, ’68 kuşağına da karşı duran, eleştirel bir kültür. Ama içinde iyimser, analitik bir eleştiri anlayışı da var. Benim için punk bir tavır. Bir düzen karşıtlığı, bu düzen ‘asi’lerin düzeni bile olsa…

Bu film aynı zamanda yazarların ve sanatçıların hayatları etrafında oluşturulan mitle onların gündelik hayatları arasındaki uçurum üzerine de bir film…

Evet, büyük yazar mitleriyle büyüyorsun ve kimse sana yazarların tek bir cümle üretemeden öylece havaya bakarak geçirdikleri saatleri anlatmıyor. Filmdeki gençler kendi kendilerine “Anlatacak bir öyküm var mı?” diye sorup duruyorlar. Norveç, çok güvenli ve ayrıcalıklı bir yer, bununla da hesaplaşmak istedim. Aslında biraz Erik gibi; o da kendini tanımlayabilmek için bir tür sıkıntının, felaketin özlemini çekiyor. Yeni başlayan ‘ciddi yazar’ hayatının, arkadaşlarının çocukça tavırlarıyla bir arada yürümeyeceğini düşünüyor. Kişisel olarak, insanın pek çok farklılığı içinde barındırabildiğini düşünüyorum. Tek bir şey değilsin. Ama gençken ben de sadece tek bir şey olabileceğimi sanırdım.

Tekrar, Reprise

Filmdeki karakterler karşı cinse kapalı, kadınları dışlayan bir erkek grubu. Sizce bu karakterlere kadın düşmanı mı?

Böyle bir genelleme doğru olmaz, hepsi birbirinden farklı. Mesela, ‘Porno Lars’ kadın düşmanı rolünü oynuyor, çünkü çok güvensiz. Philip’in kadınlara ve aşka yaklaşımı ötekilere göre daha olgun. Erik de bir şekilde daha az gelişmiş, bir ilişki içinde olma fikri bile onu korkutuyor. Norveç, kadın hakları konusunda son derece gelişmiş bir ülke. Bazı şeyler aşılmış olduğu için bu konu üzerine rahatça espri yapabiliyoruz. Bu iyi bir şey bence. Ama yine de filmin kadın düşmanı olduğuna katılmıyorum. Bazı karakterler bu şekilde yorumlanabilir, ama zaten her şeyin kusursuz olduğu, ideal bir dünyanın öyküsünü anlatmak istemem.

Erik ilişkisini bitirip yazmaya devam ederken, ilişkisini sürdüren Philip bir daha yazmamaya karar veriyor. Filmde yazı yazmakla kadınların birbirini dışladığına dair bir diyalog da geçiyor…

Erik, belki de henüz yeterince tecrübeli olmadığından böyle düşünüyor. Filmin ilham kaynaklarından biri Henry James’in 1888’de yazdığı ‘Ustalık Dersi’ diye kısa bir öykü. Bir sanatçının hayatıyla, burjuva hayatı arasındaki ikilem ve çelişki üzerine bir öykü. Günümüzde herkes her şeyi istiyor. Sanatçı olmak, aile kurmak, zengin olmak… Bunlar arasında bir tercih yapmak, bir şey yaratmak için başka şeylerden fedakârlık etmek gerek. Film de bu sorular üzerine. Tamamen kadın-erkek meselesi üzerine olduğunu söylemek yanlış olur. Film tüketici burjuva hayatı üzerine eleştirel bir görüş ortaya koymaya çalışıyor.

Erik de bir burjuva hayatı sürdürüyor ama…

Elbette, hâlâ annesiyle yaşıyor mesela. Ama kafası çok karışık, bulunduğu yerde mutlu değil.

En azından statüsünü sorguluyor yani.

Kesinlikle. Erik, pasif bir karakter. Kari’nin çok pasif bir karakter olması üzerinden filmi eleştirenler var. Oysa filmdeki erkekler de pasif… Pasif, kafası karışık, net bir misyonu olmayan karakterleri seviyorum. Bu film, klasik dramaturjik çatışmayı reddediyor, gizli bir çatışması var.

Marguerite Duras, yazın sanatında feminizmin, öteki zamana, öteki dramaturjiye, öteki öykü anlatım biçimine öncelik vermek olduğunu söylemişti. Mesele, sadece cinsiyet değil; erkeğin büyük misyonlarının dışında geçen öteki zamana bakmak da. Bu yaklaşım çok ilgimi çekiyor. Öteki hikâye anlatma biçimleriyle ilgileniyorum. Klasik erkek dramaturjisini eleştirmeyi önemsiyorum. Ama Tekrar tabii ki erkekler üzerine bir film. Bu soruların kolay cevapları olduğunu düşünmüyorum.

Philip’in patolojisinin ne olduğu filmde açık bir şekilde söylenmiyor. Bu noktayı özellikle mi belirsiz bıraktınız?

Senaryoyu birlikte yazdığım Eskil Vogt ile benim şizoafektif rahatsızlığı olan bir arkadaşımız var. O yüzden bu konulara oldukça aşinayız. Ne bütünüyle hayal ürünü bir karakter yaratmak, ne de psikolojik hastalıkların sosyolojik bir analizi olan bir film yapmak istedik. Psikolojik hastalık bizim için kimlik arayışının ya da kimlik kaybının bir metaforu. Pek çok insan Van Gogh’un deli olduğu için büyük bir sanatçı olduğunu düşünüyor, ama biyografisini okursanız patalojisinin ağır olduğu dönemlerde hiçbir şey üretemediğini görürsünüz. Korkunç bir trajedi bu. Deliliği üstün sanatın bir gereği olarak gören pek çok sanatsal mit var. Biz bu tür klişeleri yıkmak istedik.

Tekrar, Reprise

Filmin flashback kullanımı ve hızlı kurgusu, anlatısını oldukça karışık hale getiriyor. Biçimsel özelliklerine karar verirken neleri göz önüne aldınız?

Bu bir tercih değil aslında. İlk aşamalardan itibaren biçimsel özellikler de senaryoyla beraber ortaya çıkıyor. Ama özellikle bu filmde, karakterleri aynalayan bir tarz yaratmak istedik. 20’li yaşlarının başındaki bu gençler çok ciddi bir meseleden bahsederken, birden okudukları bir kitaptan, sonra yanlarından geçen güzel bir kızdan bahsetmeye başlayabiliyor, oradan oraya atlıyorlar. Filmin de bu tür episodik bir anlatım biçimi var. Bu tarzı sadece seyirciyi yabancılaştırmak için değil, onları belli bir düşünme ve dünyayı görme biçimine itmek için de kullanıyorum.

Filmin sonunda bir senaryo olduğu (tıpkı başdaki üst ses gibi), finalde olanların aslında ‘gerçekten’ olmadığı hissine kapılıyoruz. Bu sizce “ne fark eder ki” türünden bir ifadede olduğu gibi, karamsar bir hayat görüşü barındırıyor mu?

Biz açık uçlu bir son yapmak istedik. Kesin yargılarda bulunmak yerine sorular sormayı tercih ediyorum. Hem açık uçlu olan hem de seyirci için duygusal kapanış sağlayabilecek bir son yapmak istedik ki, izleyiciler sinemadan çıktıklarında film üzerine düşünmeye devam etsinler. Bazı insanlar kapanışı oldukça karamsar buluyor, bazılarıysa umut verici… Filmin sonunda Erik’e neler oldu sorusunun cevabını ‘oldu’, ‘yaptı’ biçimde değil de ‘olabilir’, ‘yapabilir’ şeklinde bırakmayı tercih ettik. Bunu ‘kesinlikle oldu bunlar’ diye yorumlayanlar da var, muğlak bulanlar da. İnsanlar çok farklı tepkiler veriyorlar ve ben de bir filmde bunu seviyorum.

Filmin başında, taslaklarını postaya verirken, yazar adayları “Gerçekten dünyayı buna maruz bırakmak istiyor muyum?” diye soruyorlar kendilerine. Bu sizin de kendinize sorduğunuz bir soru mu?

Evet, her zaman (gülüyor). Bundan kaçabileceğinizi sanmıyorum. Kendinize sürekli “Ben ne yapıyorum?” diye soruyorsunuz. Film seyirciyle buluşana kadar da bu böyle devam ediyor. Bence film yapmanın güzel taraflarından biri de bu. Şu anda ikinci filmimi yazıyorum ve bu soruyu kendime her gün soruyorum.


Tekrar, 1 Mayıs’tan itibaren MUBI Türkiye’de izlenebiliyor. MUBI’nin Altyazı okurlarına özel kampanyasıyla 30 gün boyunca MUBI’ye ücretsiz erişim sağlayabilirsiniz.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.