Şu An Okunan
Tufan Taştan ile Sen Ben Lenin Üzerine Söyleşi: ‘Anlattığımız Politik Bir Masal’

Tufan Taştan ile Sen Ben Lenin Üzerine Söyleşi: ‘Anlattığımız Politik Bir Masal’

Tufan Taştan, Sen Ben Lenin

Sen Ben Lenin, Türkiye’de bir sahil kasabasına ulaşan eski bir Lenin heykelinin yaratabileceklerini sorgulayan bir alternatif tarih hikâyesi anlatıyor. Filmin yönetmeni Tufan Taştan ile senaryo üretim sürecini, tek mekânlı yapının olanaklarını ve ilham kaynaklarını konuştuk. 

Söyleşi: Ekrem Buğra Büte

Kısa filmleri ve sinemacılığının yanı sıra sanatçı ve yazar kimlikleriyle de tanınan Tufan Taştan’ın ilk uzun metrajı Sen Ben Lenin, Türkiye’nin yakın tarihinden ilgi çekici bir olayın peşine düşüyor. 1990’lı yılların başında, muhtemelen Karadeniz kıyısındaki eski Sovyetler Birliği şehirlerinden birisinden denize düşüp Akçakoca sahiline vuran Lenin heykelinin ilginç öyküsü yakın zamanda çeşitli şekillerde yeniden gündeme gelmiş, hattâ hakkında bir belgesel de çekilmişti. Tufan Taştan, bu olayı alternatif bir tarih düzlemine yerleştirip “Bu heykel o kasabanın meydanına dikilmek istenseydi ne olurdu?” sorusunun peşine düşüyor. Bir yandan polisiye bir anlatı oluştururken bir yandan da kara mizah tonu yüksek, nüktedan ve eleştirel bir Türkiye portresi oluşturuyor. 

Tufan Taştan’ın senaryosunu Barış Bıçakçı’yla birlikte kaleme aldığı, görkemli oyuncu kadrosuyla dikkat çeken Sen Ben Lenin, bu hafta itibariyle vizyonda. Bu vesileyle yönetmene filmle ilgili aklımızdaki soruları yönelttik.

Sen Ben Lenin gerçek ve oldukça çarpıcı bir hikâyeden yola çıkıyor. Öte yandan yakın zamanda farklı biçimlerde gündeme gelmiş, kamuoyunun dikkatini de çekmiş bir konu bu. Böyle bir film yapma hikâyesi nasıl ortaya çıktı, süreç nasıl ilerledi, anlatabilir misiniz? 

Aslına bakarsanız, gerçekle aramızda uzaktan bir akrabalık ilişkisi var. Lenin heykelinin 1993 yılında Akçakoca’da sahile vurması ve meydana dikilmek istenmesi bizim hareket noktamızdı. Yola çıkmamızın temel nedeni yarım kalan bir gerçeği sinemanın gücü aracılığıyla tamamlama arzusuydu. Ardından bizim de beklemediğimiz şeyler oldu. Lenin mi kasabayı, kasaba mı Lenin’i değiştirecek derken kendimizi başka bir sorunun cevabı içinde bulduk. Yarattığımız kurmaca kasabada Lenin’i kasaba meydanına diktirip bir de üstüne çaldırarak kendi hikâyemize giriştik. Sinemanın büyüsü de bu olsa gerek. Gerçekten yola çıkmak ama kendi gerçeğini yaratmak. Lenin’le başlayan ve Ahmet Abi’yle son bulan bir filmde bulduk kendimizi.

Film bir yandan polisiye bir öyküyü takip ederken diğer yandan bir tek mekân anlatısı sunuyor. Tek mekânın sunduğu imkânlar ve zorluklar nelerdi? Yapıyı başından beri tek mekân olarak mı tasarladınız? Örneğin karakterlerin camdan bakıp her seferinde farklı gördükleri sahile ulaştıkları ya da sokağa çıkıp heykeli bizzat aradıkları farklı versiyonlar da var mıydı aklınızda?

Bu çektiğimiz film bizim ikinci senaryomuz diye başlayabilirim. Barış’la birlikte 2015 yılının Kasım ayında ilk senaryomuzu yazmaya başladık ve bitirdikten sonra iki üç yıl onu hayata geçirmek için uğraştık fakat maddi olanaksızlıklar yüzünden beceremedik. İlk senaryomuz bu filmin öncesiydi aslında. Lenin heykelinin Sovyetler’de yıkılmasıyla başlayıp denizdeki serüveni, kasabada kıyıya vurması, tanınması, dikilmesi ve çalınmasıyla son bulan bir hikâyeydi. Bu senaryoyu bir kasaba filmi olarak çok karakterli ve çok mekânlı bir yapıda tasarlamıştık. Daha klasik yapıda bir film olacaktı. Fakat maddi olanaksızlıklarla başlayan süreç bizi ikinci senaryoya sürükledi. Kısa zamanda, tek mekânda bu hikâyeyi nasıl hayata geçirebiliriz sorusunun cevabı olarak başladık bu filmi yazmaya. Heykeli kimin çaldığı sorusuyla birlikte, kara mizahı polisiye bir damarla birleştirdik. Sonra da Lenin’in gölgesinin içinden kasabanın kendi hikâyesi ortaya çıktı. Bazen kendi kendime iyi ki bu hâlini yapmışız diyorum, daha özgün bir film çıktığını düşünüyorum ortaya. Gerçekle aramıza ne kadar mesafe koyarsak, bir filmi ne kadar ileriden başlatırsak o kadar güzel oluyor bence.

Tufan Taştan, Sen Ben Lenin

Sen Ben Lenin’in oyuncu kadrosu oldukça kalabalık, öte yandan her biri farklı  alanlarda başarılı pek çok ismin de filmde rol aldığını görüyoruz. Böyle bir oyuncu kadrosu oluşturmak nasıl mümkün oldu? İlk uzun metrajınızda çok sayıda önemli isimle çalışmak sizin için nasıl bir deneyimdi? 

Muhteşem bir deneyimdi. On iki günde bu filmi çekebilmiş olmamda onların katkıları çok büyük. Bazen tekrar almadan çektiğim, zamanın çok kısıtlı olduğu anlar oldu. Hızlı hareket ettiğimiz ve filmi kotarmaya çalıştığımız tüm zamanlarda hepsinin emeği ve yeteneği büyüktü… Hepsi birbirinden değerli oyuncu arkadaşlarım bizim hayalimize inandı ve bizimle yola çıktı. Onları da etkileyen ve bu filmde olmalarını sağlayan tek şey senaryoydu. Anlatmak istediğimiz hikâyeyle hemhâl oldular. Bu nedenle tüm ekip elini taşın altına koydu. Elbette oyuncuların bir kısmını hiç tanımıyordum önceden, bir kısmını daha önce çalıştığım kısa filmlerden biliyordum, bir kısmı ise arkadaşımdı fakat herkesi belirleyen ve harekete geçiren, hikâyenin gücü oldu.

Filmin senaryosu sizinle birlikte Barış Bıçakçı’nın imzası taşıyor. Bıçakçı projeye ne noktada dâhil oldu? Birlikte çalışma pratiğiniz nasıldı? Kendisinin edebiyatçı kimliği anlatının kurulmasında ne gibi noktalarda etkili oldu? 

Bir gün Barış’ı arayıp bu gerçek olayı konuştuktan sonra “Lenin heykeli kasabanın meydanına dikilseydi ne olurdu?” sorusunu sordum. Barış’ın “Film olurdu” dediği 2015 yılından sonra bu hikâye ve Barış’la yolculuğumuz başladı. Öncesinde bir Ankaralı olarak arkadaşımdı. Sonra bu hikâyeyi birlikte senaryoya aktarmamızla başlayan süreç bugüne kadar devam etti ve ediyor. İki kişi bir senaryo yazmak, birlikte konuşmak, tartışmak çok geliştirici bence. Mesele o iki kişinin uyumunda. Ben Barış’la çok iyi anlaşıyorum, sinemaya bakışımız ve anlatmak istediğimiz hikâyeler ortak, dertlerimiz bir. Onun edebiyatçı kimliği tartışmasız katkı sunuyor, derinleştiriyor dramatik yapıyı. Sadece senaryo değil, bu filmin bütün aşamalarında yanımda oldu Barış. Hattâ hâlâ devam ediyoruz çalışmaya. Ki bir de bu filme çalışırken Söz Uçar (2017) isimli bir kısa film sıkıştırmıştık araya Barış’la. Şimdi de pandeminin başında başladığımız yeni filmin senaryosunu bitirmek üzereyiz.

Tufan Taştan, Sen Ben Lenin

Sen Ben Lenin, polisiye unsurlarını kara mizahla ve politik taşlamayla bir araya getiren bir film. Bir yandan absürd bir ‘katil kim?’ hikâyesini takip ederken diğer yandan devlet organlarının işlevsizliğine, başta resmî olmak üzere birçok ideolojinin nafileliğine tanık oluyoruz. Bu iki kanal kâğıt üzerinde birbirlerine engel de olabilecek özellikler taşıyor. Bunlar arasındaki dengeyi kurmak için nelere dikkat ettiniz? 

Senaryo aşamasında bizi en çok zorlayan konulardan biri bu oldu. Politik bir hikâyenin içinde polisiye ve kara mizah unsurlarını  birleştirmeye çalıştık. Kocaman bir koro tarafından ansambl bir ekip aracılığıyla anlatılan bir hikâye var ortada. Bu senaryodaki her karakter kendi gündeliğiyle ana hikâyeye dâhil olunca ister istemez kara mizah ortaya çıkıyor. Bireysel ve toplumsal olan birleşiyor. Bunu çıkaran ve hikâyeyi baştan sona taşıyan ise senaryonun polisiye yapısı oluyor. Biz bu iki yapıyı kendi özelliklerini koruyarak harmanlamaya çalıştık. Bazen kendi polisiyesiyle alay ederekten… Senaryo sırasında başlayan bu harmanlama sette devam etti ve kurguda son buldu. Denge, kurgu sürecinde de beni en çok zorlayan şeylerden biriydi. 

Film bir yandan oda tiyatrosunu hatırlatan bir biçimsel yapı kurarken diğer yandan edebiyattan, siyaset tarihinden pek çok referansa da başvuruyor. Filmi izlerken politik sinema tarihimizden pek çok eseri de hatırlıyoruz. Filmin referans dünyasından bahsetmek ister misiniz? Hikâyeyi oluştururken başvurduğunuz belli referans noktaları var mıydı, tekrar bakıp incelediğiniz filmler ya da metinler oldu mu? 

Açıkçası çok zor bir soru benim için. Sen Ben Lenin için söyleyebileceğim direkt bir referansa sahip değilim, ki amacım da filmimizin kendi özgünlüğünü yaratmasıydı. Fakat dünya sinemasının bir sonucu olarak bugün bu senaryoyu yazan ya da bu filmi yöneten ben olarak varım. İzlediğim, sevdiğim, hatıramda olan birçok filmin ve yönetmenin etkilerinin sonucuyum. Oda tiyatrosu konusuna gelince… Ben tiyatro ve sinemayı –sinematografiyi unutmamakla birlikte– temelde kurguyla ayırıyorum. Sen Ben Lenin’in ise tamamen bir kurgu filmi olduğunu düşünüyorum. Kocaman bir hikâyeyi otuza yakın karaktere dağıtıyor. Gerçeğin ve hikâyenin zamanıyla oynuyor bunu yaparken. Bunun tiyatroda yapamayacağınız bir kurguda, ritimde ve zamanda geçen bir masal olduğunu düşünüyorum. 

Tufan Taştan, Sen Ben Lenin

Sizi sinemanın yanı sıra yıllar içerisinde farklı sanatsal üretim alanlarında çalışmış kimliğinizle, sokak tiyatrosu ve performans sanatı gibi alanlardaki işlerinizle de tanıyoruz. Ayrıca yazar kimliğiniz de söz konusu. İlk uzun metrajınızı çekerken farklı alanlardaki tecrübelerinizden nasıl faydalandınız?

Sanatın farklı disiplinlerinden beslenmek bence çok geliştirici. Sanatta ortak noktanın hikâyede düğümlendiğini düşünenlerdenim. İster tiyatro, ister sinema, isterseniz resim yapın hepsinin ortak noktası bence anlattığınız hikâyeden başlıyor. Bir oyun, bir şiir, bir öykü, bir beste ya da bir senaryo… Hepsinde ortak nokta, anlatma arzunuzla başlıyor. Ben düzenle derdi olan bir insanım, amacım bir anlatıcı olarak hikâyeler anlatmak, bu derdimi insanlarla paylaşmak. Bugüne kadar sokak tiyatrosu, happening, performans sanatları ya da metin aracılığıyla hikâyelerimi anlatmayı denedim. Ardından çektiğim kısa filmlerle sinemaya adım attım. Sinemanın bütün sanatları kapsayıcı olan büyüsüne inanıyorum. Sinema yaparken müziği de tiyatroyu da resimi de kullanabiliyor olmak çok kapsayıcı. 

Sen Ben Lenin ilk gösterimini 40. İstanbul Film Festivali’nde yaptı. Ardından yurtiçi ve yurtdışındaki çeşitli festivallerin ardından şimdi de vizyonda seyirciyle buluşuyor. Seyircilerden aldığınız ilk yorumlar nasıldı, vizyondan beklentileriniz nasıl?

İstanbul, Ankara ve Adana’daki gösterimlerde çok güzel yorumlar aldık. Festivallerin hepsinde seyircinin ilgisi çok yoğundu. Yediden yetmişe bir izleyici kitlesi vardı karşımızda. Özellikle gençlerin ilgisinin yoğun olması bizim için değerliydi… Vizyon için heyecanlıyız. Biz bir masal bıraktık seyirciye, bu masal artık bizden çıktı, şimdi onların. Nasıl tepkiler alacağımızı, insanların nasıl yorumlar yapacağını merakla bekliyoruz. Sonuçta anlattığımız politik bir masal. Biz derdimizi paylaşmak istedik, bakalım bizim sanatımız seyredenlerin hayatına ne kadar temas edecek.


Sen Ben Lenin, 26 Kasım’dan itibaren sinemalarda. 

-->
© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sepetim
Sepetiniz boş.