Şu An Okunan
Kuru Otlar Üstüne: Hiç Görmediğim Deniz

Kuru Otlar Üstüne: Hiç Görmediğim Deniz

Prömiyerini 76. Cannes Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde yapan Nuri Bilge Ceylan imzalı Kuru Otlar Üstüne, yönetmenin sinemasındaki en karanlık hikâyelerden birini anlatıyor. Atanmayı bekleyen bir öğretmene odaklanan film, karanlık taraflarını didik didik ettiği karakterine sürekli uzayıp kısalan bir mesafeyle yaklaşıyor.

Bir Zamanlar Anadolu’da (2011), isminden başlayarak bize neredeyse zaman-mekânsız bir masal anlatır. Anadolu’da ve kuru otlar üstünde olduğumuzu bilsek de, gecenin ıssız karanlığında, ara ara ortaya çıkan hayaletler ve mum ışığının yarattığı göz yanılsamalarıyla gitgide kayboluruz. Bu nedenle de hem her yeri, hem de hiçbir yeri anlatır sanki. Kuru Otlar Üstüne‘de (2023), artık nerede ve ne zamanda olduğumuzu kesin olarak biliyoruz. Yine taşradayız, bu sefer Doğu’da, Erzurum’da. Gece değil, kar hâkim. Samet, her şeyden bıkmış, zamanla etrafındakilere kulak kapamayı seçmiş, yorgun ve olmaktan korktuğu her şey olmaya başlamış bir resim öğretmeni. Nuray ise, Ankara’daki gar patlamasında bacağını kaybetmiş ve Erzurum’daki ailesinin yanına dönmüş bir başka öğretmen. Samet aslında Uzak’taki (2002) Mahmut’tan, İklimler’deki (2006) İsa’dan, Bir Zamanlar Anadolu’daki Doktor Cemal’den, Kış Uykusu’ndaki (2014) Aydın’dan ve Ahlat Ağacı’ndaki (2018) Sinan’dan parçalar taşıyan, her bakışında ve cümlesinde sizi Ceylan’ın bir başka karakterine götüren, tanıdık fakat bir o kadar da yabancı bir karakter. Taşraya ve hayata karşı yorgun düşmüş idealizmi, aidiyetsizliği, kibri ve diğer bazı çelişkileriyle tanıdık. Kimi zaman sizi ürküten karanlık tarafları ve anlaşılmazlığı, hepsinden de ötesi, öfkesiyle ise yabancı. 

Nuray ise, daha önce Ceylan sinemasında karşımıza hiç çıkmamış bir panzehir sanki; sıkıntısını ve aidiyetsizliğini başkalarından bulan, içine bakmaktan korkan Samet’e karşı bir kara ayna. Nuray, geriye dönüp bakıldığında tek bir karakteri hatırlatıyor bana Ceylan sinemasında, o da aslında var olmayan bir karakter zaten. Bir Zamanlar Anadolu’da‘daki Savcı Nusret’in hiç görmediğimiz, sadece hikâyesini duyduğumuz, intihar etmiş olan karısı. Kadınlar bazen çok acımasız oluyor doktor. Acısının gerçekliği, buna neden olan politik gerçekliğe karşı mücadelesi ve dayanışmaya olan inancıyla; Samet’in bencilliğine uydurduğu varoluşsal kılıflara karşı tavizsiz, ona acımayı reddeden bir karakter Nuray. 

Ve Sevim. Samet’in en sevdiği öğrencisi. Neşeli, hayata sıkı tutunan, belli ki hep çok sevilmiş bir kız çocuğu. Samet’in bir an önce uzaklaşmak istediği köyde geçirdiği zamanın tek tesellisi; yanında tasasızca güldüğü ve belki kendisini iyi hissettiği tek kişi. Ama bu bir fantezi. Samet’in kurduğu, Sevim’in gerçekliğiyle ve kim olduğuyla hiçbir ilgisi olmayan bir hayal aslında. Sevim, aynı zamanda filmde gördüğümüz çocuklar arasında “İstanbul Türkçesi” konuşan tek çocuk. Görev süresinin dolmasını ve bir an önce İstanbul’a atanmayı bekleyen, bu yüzden de hiç kimseye ve hiçbir şeye ait hissetmeyen Samet’in bağlandığı tek kişi. Bir hayal, bir ideal. Samet’in içinde sıkışıp kaldığını sandığı çirkinlikten bir kaçış, bir umut. Film boyunca birbirleriyle hiç karşılaşmayan ve aslında filmin iki ayrı ana parçasını oluşturan Nuray ve Sevim, Samet’in karanlığının iki uç noktası. Onun marazlarına ayna tutarken, aynı zamanda ona karşı çıkarak sürekli gerçekliklerini hatırlatan karakterler ikisi de. Kendisine yöneltilen bakışı reddeden Sevim ve Sevim’in söyleyemediği her şeyi Samet’in yüzüne bir tokat gibi vuran, onu yeryüzüne indiren Nuray. 

Umut Etmenin Yorgunluğu

Filmde ara ara tekrarlanan bir imge var. Gece yatağına kıvrılmış, büyük bir iç sıkıntısıyla uyumaya çalışan, ağır ağır soluk alan Samet’in yarısı gölgede kalmış yüzü ve bedeni. Dışarıdan çatışma sesleri geliyor, Samet cama arkasını dönüyor ve yorganı biraz daha yukarı çekiyor. Samet’e çok uzağız. Ceylan, filmin başından itibaren oldukça uzun bir süre Samet’in yüzüne yakın plan yapmıyor – ta ki Samet çok, ama çok öfkelenene kadar. Samet’le ilgili anlamamızı ya da görmemizi hissettiği asıl duygu bu belli ki, öfke. Samet’in gece odasında uyuduğu anlarda daha da ağır basan huzursuzluğun, bir türlü çekip gidememenin yarattığı sıkışmışlığın; Ceylan’ın önceki filmlerindeki daha aşkın, muğlak ve varoluşsal iç sıkıntısından bariz bir farkı var. Uzaklara dalıp gidecek sabrı kalmamış, beklemekten bıkmış, umut etmekten yorulmuş bir karakterin bardağından taşan son damla sanki bu. Resim yapmaktan vazgeçmiş bir resim öğretmeni Samet. Bir sahnede öğrencilerinden biri soruyor: Hocam hep aynı şeylerin resmini yaptırıyorsunuz. Başka şeyler çizelim, deniz mesela. Deniz mi gördünüz diyor Samet, görmediğiniz şeyi nasıl çizeceksiniz? Hastanede yattığı esnada resim yapmaya başlamış olan Nuray’la, Nuray’ın resimlerinin asılı olduğu evde, uzun bir gece geçiriyor Samet. Hayata, eylemliliğe, dayanışmaya, yalnızlığa, aileye, bağlanmaya, kaçmaya, kalmaya, durmaya, susmaya – ve “umut etmenin yorgunluğuna” dair konuşuyorlar. Nuray’ın umudunu, dayanışmaya, örgütlenmeye, ideal bir dünyaya olan inancını romantik buluyor Samet, hiçbir yere ve ideolojiye ait olmadığından, hayata dair gerçekçi ve karamsar bakışından bahsediyor. Görmediği şeylere bir süredir inanmıyor Samet, onları hayal edemiyor, sanki resim çizmeyi de bundan bırakmış biraz. Belki de yine bu yüzden, kaybettiği eski benliğini, umutlarını ve ideallerini gözlerinde görmeyi umduğu; henüz hayatın yormadığı, kendisinden daha güçsüz ve mücadele etmek zorunda kalmayacağı bir kız çocuğu seçiyor kendine ideal olarak, Sevim’i. Sanki onunla kendine yeniden başlamak istiyor. Sevim, kendisine yöneltilen bu karanlık ve bencil bakışı reddettiğinde, asıl kırılması gerçekleşiyor Samet’in. Bastırdığı öfkesi açığa çıkıyor; dönüştüğü insan, uzaklaşmaya çalıştığı burası ve şimdi tüm ağırlığıyla açığa çıkıyor. 

Samet artık resim yapmıyor, ama fotoğraf çekiyor. Belli ki artık görmediği şeyleri çizmek, hayal etmek yerine gördüklerine daha yakından ve uzunca bakmayı tercih ediyor. Ceylan, pek yakınına girmediği, film boyunca ara sıra uzayıp kısalan bir mesafeyle yaklaştığı Samet’in iç dünyasının bir parçasını bize bu fotoğraflar aracılığıyla gösteriyor. Ancak fotoğraflar sanki Samet’ten bağımsızlar, kendi varlıkları var. Filmin akışını bir an için durdurup tüm ekranı kaplıyorlar. Hem Samet’in hem de onun çok dışında ve ötesindeki, başka bir gözün gördükleri bunlar sanki. Okuldaki iş arkadaşlarını, köyün sakinlerini, yolda karşılaştıklarını çekmiş Samet, insan manzaraları… Samet’in bakış açısına en yaklaştığımız bu anlarda bile, başkalarına bakıyoruz aslında. Sadece başkalarına bakarak, kendi yansımasını onların gözünde görerek var olabilen; İstanbul’a gitse bile değişmeyecek olan yalnızlığıyla, kendiyle yüzleşmekten korkan bir adamın bakışlarına tanık oluyoruz. O yüzden çerçevenin içinde o yok. Hiçbir yere ve insana ait olmadığını söyleyen, hiçbir şeye bağlanmak istemeyen Samet’in gitmek için gün saydığı köyde biriktirdiği anlar ve anılar bunlar. Dışarıya gösterdiği, olduğunu iddia ettiği adamın çatlaklarından sızanlar. Yine de hatırlamak ve unutmamak için. 

Hikâyenin zaman-mekânından kopuk bu fotoğraflar, aynı zamanda bizi filmin ağır duygusundan bir an için çıkaran nefes anları. Bu filmde daha önce Ceylan’ın sinemasında rastlamadığımız türden, karakterlerle ve sahnenin duygusuyla ilişkimizi bozan bazı biçimsel denemelere rastlıyoruz. Yönetmenin kendi deyişiyle, filmin yapıntılığını ele veren denemeler bunlar. Film bu anlarda kendi karanlığından koruyor gibi bizi sanki. Sonuçta diyor, bir hikâye anlatıyorum. Hiç görmediğim o denizi çiziyorum size. 

-->
© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.